9 Kasım 2021 Salı
VARLIĞIMIZ, YARINIMIZ VE ONURUMUZDUR
31 Ekim 2021 Pazar
MELTEM SOKAĞI
Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki
kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık
çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı. Aralıklarla yağan yağmurun gizemli
damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.
Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan
su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal
ettim.
İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına,
düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım. Kutuplardan ekvatora,
ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm. İnsanların, dağların
zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım. Ovayı bırakıp
dağlara koşanlara hak verdim. İmrendim.
Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an
kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için? İnsanoğlu neyin peşinde
idi? İnsani değerler neler olmalıydı? Bir yandan yanlış yapan diğer yandan
başkalarını suçlayanlar. Savunmalar. Saldırılar. Yaşam biçimimiz bu mu
olmalıydı?
Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan
taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları
umutsuzluğa düşürüyor. Yaşanan bu sürecin insanları umutsuzluğa düşürmesi elbette kaçınılmaz. Bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu
açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma
hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin,
korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma
düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer içinde insan yoksa
bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?
Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla,
insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir
olmaktan var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz. Gün gelecek uğrunda mücadele
edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.
Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz
güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan
insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en
azından moral vermek için uğraş vermeliyiz. Birbirimizi demoralize etme çabası
içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır. Ancak elbette
bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.
Ekim ayının soğuk ve ayazın hüküm sürdüğü bir öğle
vaktinde olsam. Sincan'da Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine
özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların
oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki
aceleciliği görsem yeniden.
Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini,
yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup
göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini
de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş,
apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık,
çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun
soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen
insanlarla “diyalogunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Gittikçe zorlaşan yaşam koşullarından toplumun her
kesimi etkileniyor. Öğrenciler, ana ve babalar, sizler, kısaca toplumu
oluşturan bütün kesimler. Etkilenmeyi en aza indirmenin bizlerin elinde
olduğunu unutmadan yaşam mücadelesine ortak olmak için çaba sarf etmeliyiz.
7 Ekim 2021 Perşembe
HAYAT ZOR, İNSANLARI TANIMAK DAHA DA ZOR
Minibüsten
inan amca Sinan'ın omuzuna nasırlı elini babacan tavırla koymuş "güle güle git evlat. Tırnağına taş değmesin. Yolun açık
olsun. Senin gibi gençlere ihtiyacımız var. Geleceğimiz sizlersiniz. Bizle
artık yaşlandık. Üç beş hayvan, bir kaç dönüm tarlayla günümüz geçti. Sizler
ekmeğinizi uzakta olsa gideceğiniz yerde kazanın. "
Yaşlı
amcanın sözlerine karşı diyecek bir şey yoktu. Amcanın elini öpüp vedalaştı.
İlçede yolcu otobüslerinin mola verdiği lokantaya gitti.
Kendi
geleceğinin yolculuğuna çıkmıştı. Lokantanın önündeki hareketliliğe inat sessizliğe
bürünen Sinan otobüsün gelmesini kuytu bir köşede, elinde kırık bavulu ile
beklemeye başladı. Havanın ayazı yakıcıydı. Üşüyordu. Ellerini eski paltosunun
ceplerine koymuş, yakasını da kulaklarına kadar çekmişti. Etrafta beyaz renk
hakimdi. Yer yer buz tutmuş kar öbekleri vardı. Boğazı kurumaya, aldığı nefes
kirpiklerinde buz tutmaya başlamıştı. Soğuktan kaçmak, içini ısıtmak için yan
tarafta bulunan küçük çay ocağına sığındı. Üst üste iki bardak sıcak çay
Sinan'ı az da olsa rahatlatmıştı.
Çay ocağının
sahibi orta yaşlarda güler yüzlü biriydi. Sinan'ın elindeki bavulu görünce
otobüs beklediğini anlamıştı. İçinden "bu
kış günü bu çocuk elinde kırık bir bavulla nereye, neden gider" diye
düşündü.
"Oğul, yolculuk nereye bu kış günü" diye sordu.
"Ankara'ya amca" diye cevap verdi Sinan.
"Hayırlısı oğul"
"Sağol amca, otobüs gecikir mi acaba?"
"Fazla gecikmez. Birazdan gelir. Biletini aldın
mı? Almadıysan lokantaya git ordan al."
"Aldım amca sağol"
Sinan, çay
parasını verip tekrar dışarıya çıktı. Çünkü çay ocağı küçük bir yerdi. Fazla
kalmaya gerek yoktu. Hem içtiği çayda içini ısıtmış, rahatlamıştı.
Bir süre
sonra otobüs geldi. Yolcular verilen yarım saatlik molada hem karınlarını
doyurmuş hem de diğer ihtiyaçlarını gidermişti. Nihayet mola süresi bitmişti.
Sinan, bavulunu bagaja verdikten sonra otobüse bindi. En arkada bulunan dörtlü
koltuktaki yerine oturdu. Yolcular da tek tek gelip yerlerini aldılar. Uzun
sürecek yolculuk başlamıştı.
Yorucu bir
yolculuğun sonunda ayazın hüküm sürdüğü başkente gelmişti. Otobüs terminalinde
abisi beklemişti Sinan'ı. Ankara'nın yabancısısın yol yordam bilmezsin diye.
Birbirlerine sarıldı iki kardeş. Uzun yıllar olmuştu görüşmeyeli. Eve gidince
gece geç saate kadar oturup dertleştiler. Çalışmak zor demişti abisi. Sabır gerektirir.
Özveri gerektirir. İşini anlattı. Geçimini. Sinan'ın yanına gitmesine ve göreve
başlayacak olmasına sevinmişti. "Emeklerin
boşa gitmedi. Hem kendi yolunu çizmiş, hem de bizlerin beklentisini boşa
çıkarmamış olacaksın." diyerek hem sevincini belirtmiş hem de anne ve
babasını sormuştu.
"İyiler" dedi Sinan. "Yaşlansalar
da eskisi gibi dermanları olmasa da çalışıyorlar. Genç değiller. Yorgunlar.
Dertleri bizleriz. Bizlerin muhannete muhtaç olmadan hayatımızı huzur içinde
geçirmemiz. Onların varlığı bizler için önemli."
Abisinin "emeklerin boşa gitmedi." sözleri
üzerine;
"Doğru dersin" diye cevap verdi Sinan. "En çok da onlar sevindi. Hele de
küçük kardeşim Hasan'ın sevincine diyecek yoktu. Köyde kaldığım sürece içinde
bulunduğum duygu karmaşasını en iyi onlar biliyor. Yakından tanık oldular. Zor
şey işsiz olmak. Geleceğe tutunmak için bir dalı olmamak. Şimdi hem ben hem de
onlar mutlular. Bakalım zaman ne gösterecek."
"Verdiğin karar önemli" dedi abisi. "Hayat dikenlerle, taşlarla, çalılarla dolu. Karşına çıkacak
dikenlerle mücadele etmeyi de herkese güvenmemeyi de öğreneceksin. Neyin doğru
neyin yanlış olduğunu da tecrübe edeceksin. Hele bir git görevine başla. Daha
ilk günden bazı zorluklar karşına çıkacak belki de."
"Doğru dersin. Yaşadıkları toprakların
şekillendirdiği insanlar içselleştirdikleri mutluluğun da trajedinin de gereğini
yerine getirecek, yaşadıkları travmanın yansıması belki de bizleri vuracak."
"İşte " dedi abisi "tam
da bu nedenle insanların düşüncelerini iyi okumak, psikolojilerini, yaşamdan ne
beklediklerini anlamak lazım. Dikenlerin azaltılması buna bağlıdır."
İri yarı,
güler yüzlü, güven veren düşünceleri ile abisinin söylediklerini yabana atmamak
lazımdı. Öyle ya insanların içinde bulundukları ruh durumu psikolojilerinin
belirleyicisi değil miydi?
"İnsanları tanımak kolay değil" dedi Sinan. "Sözleri başka, davranışları başka olanlar
toplumu sarıp sarmalamış durumda. Söz konusu para, mal mülk ise bencillik,
kibir had safhada."
"Bunu anladığına göre önemli olanın çok para
kazanmak değil, sağlam bir meslek edinmek ve o mesleğin gereğini yerine
getirmek olduğunun da bilincindesin demektir. Yani bir bakıma kendini doyurman,
yazı yabana muhtaç olmaman önemli. Tabi ki
insanların hepsi aynı değildir. İyisi de vardır, kötüsü de. Akıllısı da
vardır akılsızı da, doğrusu da vardır eğrisi de, ahlaklısı da vardır, ahlaksızı
da, üç kağıtçısı da vardır fakir fukaranın elinde tutanı da. Bunları
birbirinden ayırt etmek lazım."
"İnsanları bu hale getiren şey nedir?" diye sordu
Sinan "neden insanlar mal mülk için,
çıkar için bir başkasına zalimlik eder?"
"Hayat zor, insanları tanımak daha da zor. Kendi
çıkarı için bir diğerine zalimce davranmayı seçenlerin sayısı azımsanmayacak
kadar çok. Amaç daha çok kazanmak, güç sahibi olmak, bunların çoğunun kibrinden
geçilmez. Çoğu cahildir, kendinden başkasını düşünmez." diye cevap
verdi abisi. "Hayatı zorlaştıran
toplumun çıkarı yerine kendi çıkarını düşünenlerin sayısının azımsanmayacak
kadar çok olmasıdır. Bunu zamanla daha iyi görecek ve anlayacaksın.
Tökezlememek için doğru olmalısın, vicdanlı olmayı, adaletli olmayı, insanlara
hak ettiği değeri vermeyi bilmelisin. Hayallere kapılma. En korktuğum şey
hayallere kapılmak hayatın gerçeğinden uzaklaşmaktır"
Doğru
diyordu abisi. İki yüzlü insanlardan uzak durmalı, sorunları çöze çöze yol alınmalıydı. Olgunlaştıkça
hayatı basite almamalıydı insan, sen onu basite alırsan bir gün o da seni
basite alırdı.
15 Eylül 2021 Çarşamba
BEYAZ BİR SAÇIN İÇİNDE...
Bir beyaz saçın içinde, karşılaştığımız
çok insan vardır.
Hayatımıza yön veren anılarımız ve olaylar vardır.
Şahit olduğumuz adalet ve adaletsizlikler vardır.
Mutluluklar ve acılar vardır.
Kaybettiklerimiz vardır.
Çocukluğumuz, gençliğimiz vardır...
Bu bağlamda, halk arasında bilinen şu sözü unutma,
"kendine ağır geleni başkasına yapma"...
Sonu belli olmayan bir yoldur hayat.
Neyin ne zaman nerede karşına çıkacağını
bilemezsin.
Öyle bir an gelir ki, bir şeyler alır götürür
senden engel olamazsın.
Bazen hayatın getirdiklerinden kaçmak istesen de kaçamazsın...
Yapman gereken "seçme ve karar verme hakkını doğru
kullanman" olmalıdır...
7 Eylül 2021 Salı
BİN TON YÜK ASILIYKEN OMUZLARINDA
"İnsan yaşadığı
travmanın sonucunda ya kaderine boyun eğer ya da travma öncesine geri döner. Ya
acısının ağırlığında çaresiz kalır ezilir ya da şafağın sökmesi gibi acıyı
söküp atar. "
diye düşündüm.
Geç olmuştu. Herkesin günün yorgunluğu ile gözleri kapanmaya
başlamıştı. Yanan ocağın ateşi de yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. İstirahate çekildiler, yatıp uyudular.
Saatler sonra şafağın alacasında, günün koşuşturmacasının
ilk dakikalarında anamın konuşmalarını, babamın kuru öksürüğünü, küçük
kardeşimin hayvanları dışarı çıkarmak için çıkardığı gürültüyü, kısacası evin
içindeki gürültü patırtıyı duyduğumda uyandım.. Lakin, ne horozların sesi, ne
kardeşimin çok sevdiği kangal köpeğinin havlaması, ne dışarıdaki seslerin giderek artması, ne sokak
kapısının gürültüyle açılıp kapanması, ne anamın kahvaltınızı yapın aç karnına
dışarı çıkmayın uyarıları derin uyuşukluğumdan uzaklaştıramamıştı beni.
Durumunu fark eden anam yanına yaklaştı. Dağılmış saçlarımı usulca düzeltti.
"Oğul" dedi, "kalk yüzünü yıka açılır kendine
gelirsin. Bak bugün hava daha güzel. Dünkü fırtınadan eser kalmamış. Kahvaltını
yaptıktan sonra dışarı çıkar dolaşırsın."
Anamın yüzüne baktım. Ses etmeden yatağımdan ağır ağır
doğruldum. Her tarafım tutulmuş gibiydi. Vücudum kalkmama direniyordu. Yorgundum.
Yan tarafta bulunan eskimeye yüz tutmuş pantolonumu ve yakası yıpranmış mavi
gömleğimi giydim.
Kendi kendime "dün
dışarıda fırtınalar kopuyordu. " dedim. Bunalmıştım. Başım çatlayacak gibi ağrımış, beni
sersemletmişti. Zar zor kendimi eve atmıştım. "Bu havalar insanı yaşamından bezdirir" diye düşündüm.
Evin önüne çıkıp maşrapaya doldurduğum soğuk suyla yüzünü yıkadım. Anamın dediği gibi kendime gelmiş, vücudumda
uyuşukluk kalmamıştı.
Yüzümü kuruladığım havluyu omzuma attım. Tekrar içeri
girmekten vazgeçip evin yan tarafındaki bostanın içine girip küçük bir taşın
üzerine oturdum. Yeşermiş taze soğan yapraklarına hayranlıkla baktım. Ne güzel
de büyümüşlerdi. Etrafta kanat çırpan serçelerin çıkardığı sesleri dinledim.
Ağaç dallarının rüzgârda çıkardığı hışırtıya kulak verdim. Bir süre daha
bostanın içinde oturup yeni bir gelecek özlemiyle düşünceye daldım. Sonrasında
etraftaki sesler gittikçe azalıp uzaklaştı. Bir süre sonra da duyulmaz
oldu.
Anamın sesi de duyulmaz olmuştu. Belli ki günlük işlerini
bitirmenin telaşındaydı. Zamanın sakinleştiriciliğinde zihnimi yoran duygular
farkına bile varmadan sessiz bir düşünceye itiyordu beni. Ana yollardan oldukça
uzak, ilçe merkezine zorunlu olmadıkça gidilmeyen bu köyde, bu şartlarda
yaşamak başkalarına göre bir kaderdi belki, kanıksanmıştı çaresizce ama bana
göre değildi. Yol haritasını kendim çizmeliydim. Yeni bir yaşam kurmalıydım. Dar
zamanıma büyük dünyalar sığdırabilmeli, zor olanı başarmalıydım. Düşüncelerimi
gerçekleştirmeye çalışırken ailemle bağlarımı zayıflatmamalı onlardan destek
almalı, onlara destek olmalıydım. Köy yaşamında uzun süredir değişmeyen
koşulların ağırlığı su götürmez bir gerçek olduğuna göre ilerleyen zamanda
maddi ve manevi özgürlüğümü kendim belirlemeliydim. Hayat şartlarının her daim
yokuşlarla, dikenlerle, taşlarla döşeli olduğunu unutmadan.
Bir süre sonra anam söylenerek geldi. Çehresinde yorgunluk
vardı. Yanında divana oturdu.
"Kahvaltını
yapmadın sen oğul" dedi. "Dur sana çay koyayım, peynir ekmek bir
şeyler ye aç durulmaz. Hastalanırsın. Bir de o derdi başımıza çıkarma."
"Yok be ana çok
olmadı kalkalı. Acıkmadım daha. Acelesi yok. Bak sen sabah beri yorulmuşsun.
Dinlen biraz. Sonra da birlikte güzel bir kahvaltı yaparız. Zaten gün öğleye
yaklaşmış. Sen de acıkmışsındır."
Ana yüreği bu dinler mi hiç. Yorgunluğuna bakmadan kahvaltı
hazırlamaya başladı. Tezek alevinden kararmış çaydanlığı ocağın üzerine koydu,
taze yufka ekmeği ile peyniri de yere serdiği sofra bezinin üzerine. Çayın bir
süre demini almasını bekledikten sonra bardağa doldurduğu çayın birini kendisi
aldı diğerini de bana uzattı.
"Sabahtan beri
bir şey yemedin oğul" dedi usulca. "Aç durulmaz. İnsanın her daim karnı
tok sırtı pek olmalı".
"Doğru dersin
de ana sabah erkenden bir şey yemeyi içim almadı. Sonra birlikte kahvaltı
yaparız diye de işlerini bitirmeni bekledim."
"Oğul, işler
bitmez. Her gün aynı şeyleri yapmak zorundayız. Şartlar değişmedikçe de bu durumu değiştiremeyiz. Değişeceği de yok. Nasıl değişsin ki. Her gün
aynı şeyleri yapmak zorundayız.
Yapılacak işler de belli zaten. Farklı bir uğraş mı var. Sabah erkenden kalkar
önce hayvanların bakımını yaparsın sonra evin diğer işlerini. Bak oğul, bir insanın kendine has erdemleri, kusurları
varsa, günahları varsa bizimde kendimize has yapılması gereken işlerimiz, bir
yaşam tarzımız var."
"İyide ana,
insan yaşam tarzını değiştirmesi için çaba sarf etmeli."
"Nasıl
yapacağız bu söylediğini. Yıllarca
bildiğimiz, yaptığımız işler aynı. Bizden geçti artık kurulu düzenimizi
dağıtıp, başka yerde yeni bir iş ve yaşam kurmak. Belki bunu sizler
yapabilirisiniz. Gençsiniz, her işi yapabilecek güce sahipsiniz. Önünüzde uzun
bir hayat var. Taşı sıksanız suyunu
çıkarırsınız."
Anamın söylediklerini düşündüm bir an. Söyledikleri açık ve
doğruydu. Bugüne kadar nasıl yaşamışlarsa bundan sonra da aynı şekilde yaşamaya
devam edeceklerdi. İsteseler de bunu değiştiremeyeceklerdi. Nasıl yaşadıklarına
dair sorulacak sorulara verecekleri cevaplar da değişmeyecekti. Yaşamın
güçlüğü, karşılaştıkları dertler, sıkıntılar, kaygılar onları bekliyor
olacaktı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Ömürlerinin bitmek tükenmek bilmez
acılarla, çilelerle geçtiği akıllarına bile gelmezdi bu durumda. Çünkü her gün
aynı çileyi çekiyorlardı yaz kış değişmeden. Dünden bugüne hayat şartları
onları vakitsiz acılarla, sıkıntılarla, zamansız derinleşen alın çizgileriyle
baş başa bırakmıştı.
Başımı ı yere eğip karmakarışık düşüncelere daldığımı gören
anam sofrayı topladı. "Duracak vakit
değil, kalan işleri bitirmem lazım" dercesine beni düşüncelerimle baş
başa bırakıp sessizce uzaklaştı.
6 Eylül 2021 Pazartesi
SAYGI DUYULMASI GEREKEN BİR İNSANDI BABAM
Yüzüme
bakan babam titreyen sesiyle "oğul"
dedi, "okumanızı istedim sizlerin. Senin
ve kardeşlerinin. İstedim ki bizim çektiğimiz yokluğu ve sıkıntıyı sizlerde
çekmeyesiniz. Yaşam zorluklarla doludur. Gün gelecek belki de dikenler, taşlar
ayağınıza değecek. Zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşacaksınız. Gitmek, buradan
uzaklaşmak istediğinizi biliyorum. Uzaklara gidip yeni bir yaşam kurma
isteğinizde haklısınız. Sizlere ömrüm boyunca rahat bir yaşam sunamadım.
Çalıştım çabaladım, elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım. Lakin
yapabileceğim bu kadardı. Daha fazlasını istesem de yapamadım. Daha iyisini
sizler yapacaksınız bundan eminim. Ancak bu şu demek değildir. Okuyup buradan
uzaklara gitmek rahat bir yaşam sürmenizi sağlamaz. Nereye giderseniz gidin doğru
yoldan ayrılmayın, muhtaca yardım edin, yoksulu koruyun ve muhannete muhtaç
olmamak için çalışın. Geldiğiniz yeri unutmayın. Gittiğiniz yerde inşallah
bizlerin çektiği sıkıntıları çekmezsiniz.
İnsanı yok sayan, hiç bir insani ilişkiye değer
vermeyen anlayıştan uzak durun. Güce erişmek ve her daim güçlü kalmak yolunu
seçmeyin. Samimi olmayan davranış içinde
olmayın. Bu davranışı benimseyenlerden uzak durun. Haksızlığa her daim karşı
çıkmasını bilin, haksızlık yapmayın. Kimseyi ötekileştirme yolunu tutmayın,
aşağılamayın."
Orta boylu,
gecesini gündüzüne katıp yağmura, çamura, soğuğa aldırmadan günlük işleri
bitirmeye çalışan, kavruk yüzlüydü babam. Kahverengi gözlerinde insana dostluk
ve güven veren bir sıcaklık vardı. İri burnunun kusurunu bıyıkları gizliyordu. Yılların
yorgunluğuna rağmen dik duruşundan bir şey kaybetmemişti. Uzun yıllar büyük bir
özveri ile mücadele etmişti. O mücadelesi yılların yıpratıcılığına rağmen devam
ediyordu. Öte yandan kırsaldaki yaşamı ile hesaplaşması hem yitip gitmiş kuşağa, atalarına bir saygı duruşu hem de gelecek
kuşağa yol göstericiydi.
Ocağın
üzerindeki yemek tenceresini indiren ana yer sofrasını hazırlarken eşine
bakarak " yeter artık bırak çocuklar
yemeklerini yesinler. Günün yorgunluğunu çıkarsınlar. Başladın yine vaaz
vermeye." diye çıkıştı.
Eşinin serzenişine
aldırmayan baba sofranın başında her zamanki aldırmazlığıyla konuşmaya devam
etti.
"Yahu bir sus kadın. Ben çocuklar hayatın
zorluklarını, gel gitlerini görsünler, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt
etsinler, zalimin yanında yer almasınlar, haklının ve muhtacın yanında
dursunlar, gelip geçici günü birlik kararlar yerine yaşamlarını zora sokmayacak
kararlar alsınlar istiyorum. Hayat kolay değil. Kolay olsa bu sıkıntılar yerini
rahat bir yaşama bırakmaz mı? Hayatın yolu dikenlerle, taşlarla döşeli. Mühim
olan o dikenlere taşlara takılıp tökezlememek. Elin adamı kapısının önünde
tembel tembel oturuyor, bunlarda mı otursunlar?"
"Merak etme tökezlemezler." diyen ana en
küçük oğlunun dağılmış dalgalı ve uzun saçlarını eliyle düzeltti.
Dertlerle yıpranmış
bedeni, yanan ocakta tezeklerin alevlere teslim olması gibi, yorgunluğa yenik
düşen baba sustu. Günün kızılca kıyametinde yaşadığı şok yeterince güçlü
olmalıydı ki sofranın kalkmasıyla sırtını ağır aksak ocağın kenarına yasladı.
Yüzünde ki derin çizgiler yaşadığı zor yaşam koşullarının dışa vurumuydu. Yıllarca
saçları ağarıncaya kadar bir köşede saklanmadan, ilkbaharda ani fırtınalara,
sonbaharda ani kara ayaza aldırmadan tarlada tapanda karın tokluğuna çalışmış,
çocuklarını yetiştirmek, okutmak, kimseye muhtaç etmemek için gecesini
gündüzüne katmıştı. Tek
derdi bin bir zorlukla yetiştirdiği çocuklarının kendilerinin çektiği sıkıntı
ve çileyi çekmemesiydi. Durgun ve sessiz bir şekilde ceketinin yan cebinden
tütün tabakasını çıkardı. Sigara kağıdından bir yaprak kopardı. Baş parmağı ile
işaret parmağı arasına yerleştirdiği sigara kağıdını hafifçe çukurlaştırıp
içine bir miktar tütün koydu. Sardığı sigarayı ispirtosunu eksik etmediği
çakmağı ile yaktı. Sigarasından derin bir nefes alırken dikkatle çocuklarının
yüzüne bakıyordu. Öfke yoktu bu bakışlarda, yılgınlık yoktu, hayata dair nefret
de yoktu, sadece tökezlemeden kan ter içinde, eli sabanında, bazen yakıcı güneş
altında bazen hastalıkla boğuşarak işlediği kara toprakta aldıkları ile büyütülen
çocuklarına olan sevgi vardı.
29 Ağustos 2021 Pazar
SÖZ SÖYLEMEK İRFAN İSTER, ANLAMAK İNSAN
İletişim teknolojisinin gelişmesi, dünyanın dört bir
yanında bulunan insanlarla, diğer yandan ülkemizin en ücra köşesinde bulunan
insanlar arasında iletişimi artırması elbette olumlu bir gelişmedir.
Lakin, esas sorgulanması gereken şey, acaba insanlar
arasında doğru bir iletişim kurulabiliyor mu?
Gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına, bilgisayar
ekranlarına, akıllı telefonlara, bu bağlamda sosyal medyaya düşen haberleri
izliyor, yapılan yorumları okuyoruz.
Öyle bir noktadayız ki, ülkemizde ve dünyada yaşanan
olaylara yapılan yorumlara baktığımızda, herkes kendisinin doğru başkalarının
yanlış düşündüğü kısır döngüden, garabetten kurtulamıyor.
Söyledikleri ve düşündükleri yanlışta olsa,
"dediğim dedik çaldığım düdük" sevdasından vazgeçmiyor.
Burnu havalarda.
Yaşanan olayların
Yazılıp çizilenlerin
Yapılan yorumların
İleri sürülen düşüncelerin doğru olup olmadığını
sorgulamadan, araştırıp gerçeği öğrenme gereğini duymadan balıklama atlıyoruz.
Sonrası gelsin yalan yanlış haberler
Ötekileştirmeler
Hakarete varan sözler.
İnsan düşünüyor, toplum bu duruma nasıl geldi?
Bunun mutlaka sosyolojik bir açıklaması olmalı.
Farklı düşüncede olanlar birbirlerini anlamak yerine
"hadi ordan" demeyi seçiyor.
İnsan zaman zaman geri çekilip izlemeli hem toplum
yaşamını, hem de kendi yakın çevresini.
Çünkü, yaşam bizi er geç sınar.
Söylediklerimiz, sustuklarımız ve yaptıklarımızla.
Anadolu'da bir deyim vardır, "burnunda kıl
aldırmamak" diye.
Egosu, kibiri ve bencilliği yaptıklarının önüne
geçenlerin bu ülkeye bir faydası yoktur.
Gerçeği kabul etmeyen, kendi düşüncesinde direnip
hatalı karar verenlerin yaptıkları bir işe yaramaz.
Diğer yandan ne dinlemeyi ne de anlamayı seçenek olarak görmüyoruz.
Dinlemeyi ve anlamayı çoktan unuttuk.
Sosyal medya yazılı ve görsel basını çoktan bertaraf
etmiş durumda.
Tüm dünyada bu böyle.
Teknolojinin önüne geçmek de olanaksız.
Ki zaten buna gerek de yoktur.
Her yetişkinin elinde ve hatta çocukların elinde akıllı
telefonlar ve tabletler var.
Sabah kalktığımız da yaptığımız ilk iş, sosyal medyaya
göz atmak oluyor genelde.
Özellikle Facebook, Twitter gibi alanlarda yazılanların
bir kısmı insanı şaşkına çeviriyor.
Yazılanlara doğru bildiğimizi yazdığımızda
"bırakın anlamayı dinlemeyi ya okkalı bir küfürle, hakaretle
karşılaşıyorsunuz ya da engelleniyorsunuz."
Fuzuli'nin dediği gibi, "söz söylemek irfan ister,
anlamak insan."
17 Ağustos 2021 Salı
BOYNU EĞRİ DEĞİL DİK OLMAK LAZIM
Tarih boyunca insanların birbirine karşı iki davranışı
söz konusudur.
Bunlardan biri saldırı, diğeri savunmadır. İnsanlar
hayatta kalmak ve yaşamak için yüzyıllar boyunca birbirleriyle kavga etmişler,
bu kavgaları günümüze taşımışlardır.
Zorlu yaşam şartlarında hayatta kalmak için kendi
aralarında dayanışma kurmuş birlik oluşturmuşlardır.
Gelinen durumda söylenecek bir tek söz vardır.
İnsanların içinde bulunduğu durumun nedeni yetersiz eğitim ve kültür
eksikliğidir.
Eğitim ve kültür eksikliği diğer tüm sorunların ana
kaynağıdır.
Yıllardır esir olunan bu tabu mutlaka yıkılmalı.
Yeterli eğitim ile insanların birbirine karşı olan adalet ve saygı anlayışı
geliştirilmelidir.
Birbirlerine karşı saygılı olan insanlar özgürdür.
Başkalarının isteği ile değil, kendi doğru bildiği ile yola çıkanlar özgürdür.
İnsanların oluşturduğu toplumda mutlaka çakır dikenleri
de vardır.
Tıpkı insan bedeninde var olan hastalıklar gibi içinde
bulunulan toplumlarda da birtakım hastalıklı anlayışlar vardır.
Bunu anlamak için tarihin tozlu sayfalarını çevirmemiz
yeterlidir. Kimi toplumlar başarıya ulaşmak için çalışır. Kimileri de diğer
güçlerin oyuncağı haline gelir.
Yeni dünya düzeninde, galebe gelmeye çalışan emperyalist
yayılmacılık ve Globalizm sarmalında güçlü olan diğerini yok etmek, kendine
boyun eğdirmek için sinsi ve kirli
planlarını uygulamaktan kaçınmazlar.
Bu güçler kendi refahları için, ağacın gelişmekte olan
dallarını acımadan koparmakta bir beis görmezler.
Ağacı zayıflatmaya,
bir tas suya ve kendilerine muhtaç hale getirmeye çalışırlar.
Boynu eğri değil dik olmak, teselli aramamak, başarılı
olmak için çaba göstermek lazım.
12 Ağustos 2021 Perşembe
DUYGU KÖRLÜĞÜ HER YERDE
On
yıl önce yazdığım bir yazı. Bir anı. Şimdilerde, hele ki İstanbul'da benzer
durumu görmek olanaksız.
Yazıda
anlatılan yer Ankara Sincan'da bir park.
****
Sabahla
birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine
dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı.
Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın
başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm.
Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne
zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma
yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına
geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki.
Gülümsedim.
Mutfakta
fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni
tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa
gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları
yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan
kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya
başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi
doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların
önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde
gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya
toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı.
O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım),
tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana
döner sorarlardı.
“Söylesene
Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü
bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye
laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın”
der işin içinden sıyrılırdım.
Selam
verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi
okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk
seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi
bu durum.
Az
ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma
yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında
kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir
ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş
bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini
bırakırcasına oturdu.
Ceketinin
yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı.
Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi
sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele
ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden
kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme
baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu
aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu
ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç
dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de
duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı
biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her
şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir
kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm.
Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan
korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz
Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın,
hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı
duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz.
Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu
varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.
Hüseyin
GÜZEL
12.08.2011
1 Ağustos 2021 Pazar
AKCİĞERLERİMİZ YANIYOR
"Milli
Savunma Bakanlığı, Muğla'nın Marmaris ilçesindeki orman yangını nedeniyle
Turunç Mahallesi'ndeki yurttaşların tahliyesi için iki çıkartma gemisinin
bölgeye gönderildiğini duyurdu."
Haberden
de anlaşıldığı gibi durum vahim
Durum
gittikçe ağırlaşıyor.
29
Temmuz’da Manavgat'ta orman yangını çıktı.
Sonrasında
Toros silsilesi boyunca yangın çıkan alanların sayısı arttı.
Bir
besi çiftliğinde onlarca koyun, koç ve kuzunun öldüğünü gösteren video ve
resimler düştü sosyal medyaya.
Birbirlerine
sokulmuş halde yere yatmış, tutuldukları yerden kurtulamayıp yangın yüzünden
can vermişlerdi.
Yangının
sonuçlarından biri bu.
Yüzlerce
hayvanın telef olması.
Piknik
yapılan alanlara gelişigüzel atılan cam şişe ve benzeri çöpler artan sıcaklarda
kuru otların tutuşup yanmasında büyük etken.
Ormanlık
alanlarda bu şekilde atılan çöplerin temizlenmesi,
Piknikçilerin
de çöplerini sağa sola atmaması, bu konuda bilinçli olması lazım.
Yangına
müdahale eden görevlilere büyük çaba ile çıkan yangınlara müdahale ediyor.
Yöre
halkı ile birlikte.
Vatandaş
elleriyle etraftaki kuru otları temizliyor.
Yangın
sıçramasın diye.
Bu
yaşananlar insana acı veriyor.
Çaresizce
seyredip kahroluyoruz.
Artık
bakmaya bile yüreğimiz kaldırmıyor.
Yardım
edememenin çaresizliğini yaşıyoruz.
Günlerdir
ülkenin akciğerleri yanıyor.
Yanan yerlerdeki
vatandaşların acil yardım çağrıları sosyal medyada yankılanıyor.





