22 Temmuz 2016 Cuma

OĞUL GEL KAHVALTINI YAP

Uyandığımda güneş epey yükselmişti. Sabahın ilk ışıkları ile etrafı çınlatan bağırış çağırışlar yerini dinginliğe bırakmış, çocukların bağırış çağırışları da duyulmadığına göre tere yağı sürülmüş ekmek dürümlerini çoktan yemişlerdi. Gürültüyle yanan ocağın başında anam "oğul gel kahvaltını yap" diye seslendi. Ekmek sacının üzerinde ısıtıp arasına peynir koyduğu sıcak yufka ile bir bardak sıcak çayı bana uzattı. İsteksizce aldım. Aç durmakta olmazdı. Kahvaltımı yaptıktan sonra pencereden içeri sızan ışığın verdiği durulukla kapıyı aralayıp dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Yaprakları rüzgarla hışırdayan ulu ağacın altına doğru yürüdüm.
Evden ayrıldığımda vakit öğleye yaklaşmıştı.  Tek başınaydım, yanımda kimsecikler yoktu. Yeni bir günün ışıkları etrafı aydınlatırken, serin bir havanın etkisiyle sokaklar ıssız ve sessizdi.  Çekingen bir güneşin ışıkları eşliğinde alacakargaların canhıraş bağırışları sessizliği bölüyordu. Ulu ağacın gölgesi altında bir süre durduktan sonra sıkıldım.  Ağacın yanında ayrılıp çakıl taşlarıyla bezenmiş dar sokağa saptım. Taştan ve kerpiçten yapılmış, beyaz toprakla sıvanmış sıvaları dökülmekte olan evler içlerinde kimsecikler yokmuş gibi sessizce bana bakıyordu. Yeşilliğini çoktan kaybetmiş, bozarmış topraklar yorgunluk ve derin bir sessizlikle evlere eşlik ediyordu. Etrafta fundalıklar, çalılıklar, güller yoktu. Bozkır alabildiğine geniş bir alanda uzanıyordu. Dağ yamaçlarında Alacadoğanlar, Şahkartalları düzlükleri seyretmekte. İddiasız topraklarda insanlar hayallerinin peşinde evlerine kapanmış yaz yorgunluğunun rehavetindeler.
Güneş evrildikçe hava bozmaya başladı. Deli bir yel esip gürlüyor. Önüne ne gelirse alıp götürüyor. Tek götüremediği şey hatıralarım ve yaşadıklarım. Köyün içinde kızılca kıyamet kopmak üzere. Bedenimi acımasızca döven yel sırtımdaki gömleği hiçe sayıp vücudumu ürpertiyor.  Etrafta bir tek söğüt yaprağı bırakmama telaşıyla estikçe esiyor. İnce toz tabakası etrafa savrulurken yoğun  toz bulutundan göz gözü görmüyor. Umutsuzca yorgun evlerin kuytularına sığınıyorum.  Fırtınalı dağlardan kurtulup, ölü bir bozkırda öylece kalakalmış gibi, öyle çaresizce. Yaz boyunca buralara bir tek damla yağmur düşmedi. Yakıcı bozkır sıcağında, görüp göreceğimiz tek bulut da uzaklarda bıraktığı yağmurdan arınmış olarak parlayıp durdu.
Her gün ufukta titrek bir ışıkla çarpıcı bir manzara göz alabildiğince uzanırken yaz boyunca hemen hergün mutsuz, hayal kırıklığına uğramış, ızdıraplar içinde hissediyordum kendimi. Yine baba ocağında, yine işsiz, yine geleceğimden endişeliydim. Kahır dolu günler birbiri peşi sıra  geçmiş, zümrüt yeşili buğday tarlaları yerini sarı bir renge bırakmıştı. Sararan, kuruyan otlar sanırsın beni işaret ediyordu. Dar sokağın kuytusunda üzeri düzleşmiş, kızıltoprak rengi taşa oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp, etrafa boş gözlerle bakmaya başladım. Kızılca kıyamet kopuyordu. Bu bir serap değildi elbette mevsimin ve yaşamın bir döngüsüydü. Doğanın hırçınlığı karşısında aciz kalanlara doğanın verdiği bir ders olmalıydı bu.  Hazan mevsimini yaşıyordu yer gök, tekmil canlı.  

Mavinin ve grinin birleştiği, yoksulluğun ve acının coğrafyasındayım. Onlarca yıldır kuraklıkla boğuşan topraklarda, suyun olmaması yaşam için ölümcüldü. Sulu tarım yapma olanağı yoktu. Çünkü su yoktu. Çorak topraklarda devam eden yaşam mücadelesi köylerin kimliğini belirler. Bozkırın sessizliğini hiç kimse bozmak istemese de, bir deri bir kemik kalmış, kavruk yüzler her şeyi anlatır. Stres onların vazgeçilmezi. Çoğunun kendi işlerinden başka kaygıları yok. Kan ter içindeki köylü, yakıcı güneş altında, toprağı işler. Köylünün yaşayışında değişmeyen hep aynı durgunluk devam eder. Onlar günün yorgunluğu ile kendi derdindeler. Başkalarının çıkarlarıyla, yaşamlarıyla ilgilenmezler.

21 Temmuz 2016 Perşembe

YARALI YÜREĞİM


Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul

24 Haziran 2016 Cuma

DİYALEKTİK

Diyalektik kavramı, tez ve antitezin ortaya konulmasıyla belli bir konu üzerinden ortak değerlerin inşası anlamına gelir.
Bir bakıma tartışma sanatı demektir. Yani muhataplarını karşıtlıkları kullanarak ikna etme yöntemidir.
İlk çağdan bu yana insanoğlu doğru olana ulaşabilmek için yaşanan ve gelişen olayları akıl süzgecinden geçirmiş, verileri eleştirmiş, yanlış olanı ayıklamış ve böylece doğru davranışı ve düşünceyi bulmaya çalışmıştır.
Tartışmanın ilk kuralı karşılıklı saygıdır. Bunu yapmayıp dediğim dedik çaldığım düdük saplantısında ısrar edersek gerçeğe ulaşmamız olanaksızdır.
Diyalektiğin izini sürerek bugünkü yaşama düzeyine ulaşmış ileri toplumlarla aramızdaki fark her geçen yıl açılmışken biz hala tekme ile, küfür ile, hakaret ile birbirimizi yiyip duruyoruz. Varoşları doldurmuş olanlar bizden bunu mu yoksa karşılıklı diyalog ortamı içerisinde saygıyı kaybetmeden tartışma sanatının temel koşullarını yerine getirmemizi mi bekliyor?
Karşılıklı saygının olmadığı yerde tartışma değil, fikir ve düşüncelerin çukura itildiği, kelimelerin soysuzlaştırıldığı durum vardır. Güreş minderine çıkmış iki kişinin karşılıklı salvolarla birbirini yenmek için verdiği kıyasıya mücadelede olduğu gibi mutlak kazanma arzusu öne çıkar ki bu durum diğerinin fikir ve düşüncelerine değer vermemek ve kendi fikir ve düşüncelerinin tek ve mutlak doğru olduğunda ısrar etmek anlamına gelir.
Bu durumda tartışma değil karşılıklı atışma söz konusudur ve bunun da kimseye faydası yoktur.
Geçen günlerde internet ortamında kendi düşüncelerini tek doğru olarak gören, eleştiriye zinhar müsaade etmeyen biri ile bir konu üzerinde tartışacak oldum ve maalesef karşılıklı fikir alışverişi değil, adeta meydan muharebesi yaklaşımı karşısında, sonuçta bir bakıma çalıyı dolanmak durumunda kaldım.
Tartıştığımız konu çeşitli coğrafyaların içinde bulunduğu şiddet ortamıydı. Şiddet üretilen  bölgelerdeki insanların içinde bulundukları zor yaşam koşullarıydı.
İnsanoğlunun bunu hak etmediğini, şiddet ile bir yere varmanın dün olduğu gibi bugünde mümkün olamayacağıydı. Lakin bazı gerçekleri aklı bir karış havada olanlara anlatmak deveye hendek atlatmaktan da zor.
Yaklaşım insan odaklı olmalı. İnsan haklarını ve yaşamın kutsallığını savunmak lazım.  Laf ebeliği yapmanın ya da havanda bulgur yerine demir dövmeye çalışmanın kimseye faydası yok. Karşındaki bulgur yerine demir dövmeyi tercih eden bir yaklaşımda olunca bu durumda beyni yerine bıngıldağı ile düşünenlere gerçeği anlatmanın olanağı da yok.
Oysa ki gerçekçi ve akılcı yaklaşımlar var olan sorunları çözebildiği gibi, insanlar arasındaki iletişimi de kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır.
Yeter ki yol haritasını net ve şeffaf bir şekilde ortaya koyalım ve insanları kendi hezeyanlarımıza ve çıkarlarımıza göre dizayn etmeyelim.
İnsan doğasında etki tepki ikilemi söz konusudur. Her etkinin az da olsa bir tepki alacağını hesaba katmalı, bireysel ve toplumsal bazda atılacak adımları hesap ederek hareket etmeliyiz.
Aksi durumda keskin sirke küpüne zarar verecek ve sonuçta düz yolda hedefe varmak yerine, ortamdan uzaklaşılacak ve çalı dolaşılacaktır.
Hiç şüphesiz doğrunun yanında yanlışta vardır ve bizler yanlışları doğrulardan ayırmasını bilmeliyiz.
İnanları yanlışa değil doğruya, demokrasiye, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam biçimine ve insan haklarının önemine yönlendirmeliyiz.
Yeryüzü günümüz teknolojisi dikkate alındığında kocaman bir mega köye dönüşmüş durumda.
Uzak  bir coğrafyada oluşan bir durumu anında takip etmek, öğrenmek ve hatta düşünce belirtmek artık anlık bir durum.
İşte tam da bu noktada farklı bir fikir ve düşüncenin varlığı söz konusu olabilir. Lakin doğru tektir. Benzer konuda iki doğru yoktur. Doğruyu kabul edip etmemek diğerinin bileceği iştir.
Lakin olan biteni kendi düşüncemize göre yontmaya çalışıp farklı bir yaklaşıma tahammül etmemek, yanlış yorumladığını kabul etmemek, yanlışından dönmemek ve bir de argo kelime ve deyimlerle işin kolayına kaçmak doğru olmasa gerek.



8 Haziran 2016 Çarşamba

TERÖR

Terör olaylarının ve çatışmaların yarattığı ağır kriz savunmasız masum insanları vuruyor.
Eli silahlı kanlı katillerin kurbanları masum çocuklar, yaşlılar, kadınlar.
Krizin ortaya çıkardığı ağır insani tabloda çatışmalar sonucu ailelerini yitiren binlerce çocuk.
Yıkılan harap olan binalar.
Yıkıntılar, toz ve toprak içinde çıkarılan yaşamını kaybetmiş ya da ağır yaralı bedenler.
Ukrayna, Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Yemen, Nijerya, sudan ve diğerlerinde..
Bir çok çocuk yuvasının yetim, öksüz çocuklarla dolup taştığına işaret ediliyor.
Kimi aileler çaresizlikten, ilgisizlikten evlatlarına sahip çıkamıyor.
En büyük darbeyi yiyenler terörün acımasızlığını baş tacı etmiş Işid, Boko Haram  ve benzeri terör örgütlerinin eline düşmüş kadınlar, kızlar.
Tecavüze uğrayan, infaz edilen masum insanlar.
Ve ülkemize yönelik terör olaylarının baş aktörleri Pkk ve Işid.
7 Haziran'da İstanbul Vezneciler'de...
8 haziran'da Mardin Midyat'ta haince yapılan terör saldırıları.
Yaşamını kaybeden polisler, savunmasız insanlar.
Geride kalan gözü yaşlı insanlar.
Babasının işten gelmesini bekleyen çocuklar.
Terörün lanetlenmesi her vatandaşın görevi olmalı.
Yaşayabileceğimiz, gidebileceğimiz başka bir toprak parçası yok.
Yerinden yurdundan edilmiş Suriye'li sığınmacıların göç yollarında yaşadıkları dram ortada.
Vatanımıza sahip çıkmalıyız.
Birlik ve beraberlik içinde teröre geçit vermemeliyiz.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

AMİNA FİLALİ'NİN TRAJEDİSİ

Şafak vakti Sahra Çölü'nün batı sınırında, kum tepelerinin üzerinde sisin son gri filizleri gökyüzünün içinde kıvrılıyor. Bir Alaca Doğan, üzerinde akasya topluluğunun bulunduğu yükseltiye doğru uçuyor.  Çöl Tilkisi, son bir gayretle yakınlardaki su kaynağına doğru yol alıyor.
Zor doğa koşullarında hayat devam ederken 15 Mart 2012 günü Fas'ın  Larache kasabası  16 yaşındaki Amina Filali'nin intiharı ile sarsıldı.
Olay sonrası gelen tepkiler ülkede kadınların yaşamak zorunda olduğu sorunları gündeme getirdi. Bu sorunların başında tecavüz olayları ilk sırada yer alıyordu.
Amina Filali tecavüze uğramış, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, evlendirildiği tecavüzcüsü şiddet ve tecavüze devam etmiş, çocuk yaştaki Amina'da daha fazla dayanamayarak intihar etmişti.
Fas yasalarına göre 18 yaşından küçük kadınların evlenmesi yasak. Ancak bazı özel durumlarda buna izin veriliyor, hatta teşvik ediliyor. Amina Filali olayı bunun en bariz örneğidir.
Peki o özel durum nedir?
Elbette ki tecavüz.
Fas  Ceza Yasası'nın 475. maddesine göre, 18 yaşından küçük bir kızı kaçıran, taciz ya da tecavüz edenler mağdurla evlenirse ceza almıyordu. 
İlgili yasa sözde her iki tarafın rızası ile uygulanıyor. Lakin gerçekte burada tek taraf var.
Çünkü tecavüzcüsü ile evlenmeyi reddeden kadınlar ve aileleri suçlu kendileriymiş gibi toplumsal baskıya , dedikoduya maruz kalıyorlar. Bakire olmayanlar saygı görmüyor.
Kadının ailesi de bu durumda zorunlu olarak namus adına tecavüzcüsüyle evlendirmeyi kabul ediyor.
Tecavüzcüsü de kaçırıp döverek ırzına geçtiği Amina'yı almaya hazır.
Yargıcın önerisi, genç kızın tecavüzcüsü ile evlenmesi.
Çaresizce yargıcın önerisini kabul ediyor.
Amina'nın kaderine razı olmak ve geriye kalan ömrünü tecavüzcüsüyle geçirmekten başka çaresi yok.
Amina artık kocasının (tecavüzcüsünün) mülkiyetinde.
Gördüğü şiddet  nedeniyle ne ailesinden ne de devletten yardım isteyebiliyor.
Tecavüzcüsüyle 7 ay evli kalan Amina daha fazla dayanamayıp fare zehri içerek intihar ediyor.
**********
14 Ocak 2016'da TBMM'de bir meclis araştırma komisyonu kuruldu.
"Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin Meclis Araştırma Komisyonu."
Komisyonun hazırladığı  rapor taslağında yer alan öneri kabul edilirse  çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca sorunsuz ve başarılı bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanması öngörülüyor. Eğer istismarcı 15 yaşın altındaysa, istismar suç olmaktan çıkarılıyor.
Bu durumda ailelerin 15 yaş altı  çocuklarını fiilen evlendirilmelerinin yolunu açıyor.
Oysa el bebek gül bebek yetiştirdiğimiz çocukların acımasızca tecavüze uğramaları sonrasında tecavüzcüleri ile evlendirmeleri yaşanan travmayı hafifletmez. Hayallerini, geleceğini, yaşamını, eğitimini alt üst eden bu olayın kabul edilmesi olanaklı değildir. Çocuk istismarcılarına gerekli ceza verilmelidir. Eğer komisyonun önerisi  kabul edilirse tecavüzlerin önüne nasıl geçilecek?
Canı sıkılan gitsin bir çocuğa tecavüz etsin. Çocuk hayatında en büyük travmayı yaşasın. Psikolojisi bozulsun. İnsanlara olan güveni sarsılsın.  Buna rağmen çocuğun tecavüzcüsüyle evlenmesinin yolu açılsın.
Bunun kabul edilebilir bir yönü var mı?
Bu şeklide gerçekleşen bir evlilik sağlıklı bir evlilik olabilir mi?
"Bir kereden bir şey olmaz" zihniyetini bir kenara bırakalım. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Çocuklarımızın istismarcılarına gerekli caydırıcı cezaları vermek yerine tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin yolunu açmayalım.




18 Mayıs 2016 Çarşamba

KARIN TOKLUĞUNA MAHKUM EDİLENLER

Anadolu köylerinin, kasabalarının ve o köylerde kasabalarda yaşayan on binlerin bugünkü geldiği konumdaki durumları ve açmazları, Anadolu topraklarını vahşi kapitalizme ve onun işbirlikçilerine kurban edenlerin uygulamalarının sonuçlarıdır.     
Anadolu’yu “anlamaz, görmez, duymaz” benzetmesiyle çoraklaştıran zihniyetin bu duruma gelinmesinde yadsınamayacak rolü vardır.
Bir zamanlar öğrencilere ders kitaplarında “Türkiye dünyada tarım ürünleri bakımından, kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir” gerçeği öğretilirdi. Maalesef artık o gerçekte tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır.
Yine bir zamanlar tarım imkânları yeterli olan, ekilen ürünlerde yeterli verim alınan ve mısır, pirinç, buğday ambarı olan ülkemizde gıda krizi yaşanıyor olması; basiretsizliğin ve kapitalizmin ülkemiz tarımı ürünlerine koyduğu kotanın kaçınılmaz sonucudur.
İnsanın benliğine sızan yoksulluk korkusu ve güven kaybı insanlarımızı yerinden yurdundan etmiş, büyükşehirlerin varoşlarında yaşama savaşı vermeye itmiştir. Köyünden kasabasından kopan insanlar, göç ettikleri şehir merkezlerinde yoksulluğun pençesinde kıvranırken “asgari ücretin” dar kalıplarına hapsedilmiş durumdadır.
Karın tokluğuna mahkûm edilenlerin bir kısmı sosyal güvencenin dahi ne olduğunu bilememenin eşiğine getirilmişler; çalıştıkları işyerlerinde sosyal güvenceye alınmalarını dahi, işten atılırım korkusu ile dile getirememektedirler.
Hatta öyleleri var ki asgari ücretin altında çalışmalarına ve çalıştıkları süre yaklaşık bir yılı geçmesine rağmen aldıkları ücretin artırılmasını dahi isteyememekteler (her altı ayda bir asgari ücretin belirlendiğini düşünürsek).
Anadolu’nun değişik coğrafyalarında yaşayan insanlarımızın bir kısmı tarım ile iç içedir. Bir zamanlar Anadolu köylüsü hem kendilerinin, hem de toplumumuzun gıda ihtiyacını giderecek ürünü rahatlıkla üretirken gelinen noktada “feryat” etme durumunda ise insan ister istemez yıllardan beri uygulanan yanlış ve dışa bağımlı tarım politikalarının yanlışlığını sorgulama gereğini duymaktadır.
Örneğin bir Eskişehir'in bir Sivas’tan, bir Kırşehir’den, bir Erzurum’dan farkı yoktur. Yani yaşama mücadelesi veren diğer şehirlerimizin dağ köyleri ile ova köyleri ile orman köyleri ile Eskişehir'in köyleri aynı kaderi paylaşmaktadır.
Bu açmazdan kurtulmanın çaresi ise, dışa bağımlılıktan kurtulmaktan geçer. Devletimizin, dayatılan kapitalist uygulamaların değil ülkemize uygun tarım ve ekonomik politikaların hayata geçirilmesi yönünde karar almasından geçer.
Ülke nüfusu hızla şehirlere akmakta bu bağlamda da köylerimiz boşalmaktadır. Çünkü köylerde gelinen noktada toprağı olanların dahi mazot ve benzeri harcamalar yüzünden çiftçilik yapabilme olanakları zora girmiştir.
Diğer yandan uygulanan yanlış su kullanımları sonucu, su havzalarında var olan yer altı su seviyesi düşmüş, yanlış sulama nedeni ile tarım topraklarının bir kısmı çoraklaşmış, erozyona açık konuma getirilmiştir.
Aşırı hayvan otlatma nedeni ile meralarda ki bitkilerin aşırı tüketilmesi, meraların yok olma aşamasına gelmesine neden olmuştur. Yani ülkemiz bir yandan da hızla çölleşme yolundadır.
Sorunlar fazladır. Ancak zamanında ve yeterli önlemler alındığında sorunların üstesinden gelmemek için bir sebepte yoktur.
Ülkemizin bir şekilde tarım, orman ve su konusunda “yol haritası” çizmek zorunda olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
“İnsanlara balık vermekten çok, balık tutmayı öğretmek” gerektiği gerçeğini yabana atmamak gerekir diye düşünüyorum.
Sorunlar bellidir. Önemli olan bir şekilde o sorunların ortadan kaldırılması, köylerimizin ve kasabalarımızın göç vermekten çıkarılması,  yetiştirilen ürünler ve yapılan hayvancılık ile kendi kendine yeter konuma getirilmesidir.


15 Mayıs 2016 Pazar

OSMANLICA HEVESLİLERİ


Kimi yazıların altına yapılan yorumları bazen üzülerek okuruz. Yapılan yorumlarda yorumcunun düşüncesini öğreniriz. Yorumcunun dünya görüşünü, hayata bakış açısını, bilgi ve becerisini öğrenmenin kısa yoludur aynı zamanda o yorumlar.
Bir internet sitesinde dilimiz hakkında yapılan bir yorum dikkatimi çekti. İlgili yorumda bakın ne deniyor. “Şu anda konuştuğumuz dilin Türk dili ile bir alakası yoktur. Hatta uydurukçadır, bir dil bile değildir. Öz Türkçemiz yüzyıllarca kendi mecrasında gelişen, büyüyen Osmanlıca işte gerçek Türkçedir. Zengin akıcı bir dildir. Olgunlaşmış cihanşümul bir lisan olmuştur. Günümüz uydurukçası Redd-i Miras hakkını kullananların dayatmasından başka bir şey değildir.”
Redd-i Miras hakkını kullananlar söyleminde belli ki 1928 ve 1932 yıllarında dil konusunda yapılan çalışmalar kastediliyor, kabullenilemiyor bir türlü. Halkın yüz yıllarca kullandığı ve kullanmaya devam ettiği Türkçe uyduruk denilerek küçümseniyor.
Uydurukça dediği dil konusunda neden yukarıdaki satırları yazanın canı bu kadar yanmıştı?
Türkçenin halkın kahır çoğunluğun anlayamadığı Arapça ve Farsça kökenli sözcük ve gramer kurallarından arındırılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak milli lisanı olarak yazı ve konuşma dili haline getirilmesi  canının yanmasının nedeni olabilir miydi?
Son birkaç yıldır tarihimiz konusunda sistemli ve aralıksız bir saptırma kampanyasının yürütüldüğü bilindiğinden, resmi tarih saplantısı olanların böylece dilimizle de sorunlu oldukları anlaşılıyor. Halkın benimseyip konuştuğu öz Türkçe yerine Osmanlıcanın hayal edildiğini görüyoruz.
Ulusal kültürümüzün temel taşı olan Türkçemiz, bizi birbirimize bağlayan, kültürümüzün kök salmasını ve gelecek nesillere aktarılmasına  hizmet eden en önemli varlığımız, geçmişle geleceğimiz arasında en güçlü bağdır.
Mustafa Kemal Atatürk, "Milli his ile dil arasındaki bağ çok  kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır"  diyerek dilin bir ulus açısından ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmıştır.
Yüzyıllardır Anadolu coğrafyasında halkın konuştuğu dilin şu an kullandığımız Öz Türkçe olduğunu söylemek için, “Karacaoğlan’ın, Yunus Emre’nin, Köroğlu’nun, Pir Sultan’ın, Aşık Veysel’in” ve yüzlerce halk ozanının “Deyişlerinde, Koçaklamalarında, Türkülerinde Fıkralarında, Hikayelerinde” kullandıkları dile bakmak yeterde artar bile.
Osmanlıca “Farsça, Arapça ve Türkçe” karışımı bir dildir. Osmanlıca ile yazılan yazıları, yazıldıkları dönemde bile halkın anlayamadığını söylemek abes olmasa gerek. Osmanlıca ile yazmış olan Divan edebiyatı temsilcilerinden “Nabi’nin, Nedim’in, Şeyh Galib’in” ve onlarcasının yazdıkları şiirleri Türkçe konuşan Anadolu halkının tam manası ile anladığını ileri sürmek olası değildir.
Örneğin Şeyh Galib’in ”Bir eşek var idi zayıf-ü nizar/ Yük elinde kat-ı Şikeste vü zar” dizelerini sözlük olmadan Anadolu halkının dün de bugün de anladığını iddia edecek var mıdır acaba?
Bu konuda tarih profesörü Salih Özbaran ne diyor “… Kendisi de sizinkinden farklı bir dil kullanmamakla birlikte, Kanuni Sultan Süleyman döneminin saray diliyle konuşup yazmamayı kuşaklar arasındaki kopukluğu derinleştirme, dolayısıyla ulusu değişmez iççağrısından saptırma gibi görenler var. Bir tansık gerçekleşse de o dil geri gelse, her birimiz başımıza bir kavuk, sırtımıza bir kaftan geçirsek, cümle küffar önümüzde diz çökecek.”   
Tarihimize ve dilimize yapılan saldırılar 29 Ekim 1923’ün sonuçlarının kabul edilmemesinin dışa vurumudur. Cumhuriyet sürecinin yok sayılması isteğinin bir sonucudur. Cumhuriyetle beraber bu ülkede yerleştirilen çağdaş değerlerle, tarihle, dille hesaplaşma girişimleridir.
Türk tarihi ve Türk dili Osmanlı özlemi uğruna yağmalanıyor. Yok sayılmaya çalışılıyor. Nefret tohumları ile filizlenenler bir dönem Anadolu halkına kazandırılanları yok etmeye çalışıyor.
Gerek televizyonlardaki sohbetlerde, gerekse gazete köşelerinde kendine “dil ve tarih uzmanı” sıfatını yakıştıranlar dilimizi ve tarihimizi buharlaştırma çabasındalar. Dilimiz ve tarihimiz tahrip edilmeye, amacından saptırılmaya, yalan ve yanlış şeyler öğretilmeye çalışılıyor. Ne yazık ki bu millete en büyük kötülüklerden biride bu yolla yapılıyor.
Ulus olmanın en önemli hasletlerinden biride tartışmasız o milletin kullandığı dildir. Dil bir ulusun vazgeçilmezlerindendir. Dilimizi hoyratça hırpalamakla bir yere varılacağını sanmıyorum.
13 Mayıs 1277 tarihinde Türkçeyi resmi dil ilan eden
Karamanoğlu Mehmet Bey “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bergâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” diyerek dilimize sahip çıkarken, 21 yüzyılda dilimiz hakkında söylenenler düşündürücü değil mi?
Cehaletin, vurdumduymazlığın, yönlendirmenin, sorumsuzluğun, aymazlığın boy attığı topraklara mı dönüştü benim Anadolu’m?
Bunca kin ve nefreti, ikiyüzlülüğü, çocuklarımızın konuştuğu dil’i yerden yere vurmayı gerçekten hak ediyor muyuz?  


    

6 Nisan 2016 Çarşamba

KANATLARI KIRILMIŞ KADINLAR

Kadına yönelik şiddet dur durak bilmiyor. Mart 2016'da 31 kadın öldürülmüş. Her güne bir kadın cinayeti düşüyor.
"Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok" diyen zihniyetin olduğu topraklarda yaşıyoruz. Ne yazık ki bu zihniyet azımsanmayacak kadar çok. Kadını önemsemeyen, evinde oturmasını isteyen bir zihniyet. Kadını sadece doğurma makinesi olarak görüp birey olarak görmeyenler. Ekonomik ve toplumsal hayattan dışlamaya çalışanlar.
Tarihsel süreçte dünyanın çeşitli coğrafyalarında kadına verilen değer ne yazık ki bu.
Töre illeti, çocuk gelinler kabusu, aile meclisi kararları çoğu kadını yaşamdan koparmıştır. Koparmaya da devam ediyor. Erkek egemen toplum anlayışında kabul edilemeyecek bir durum bu.
Onlar yeri geldi Fırat'ın sularında boğuldu, yeri geldi Urfa'nın orta yerinde babasının bıçak darbeleriyle öldü, yeri geldi traktörün altında ezildi, yeri geldi karnında bebesi ile recm edildi, yeri geldi aile meclisi kararı ile katledildi, yeri geldi kaburgaları kırıldı, yüzü gözü morartıldı.
Sokağa çıktı diye, ruj sürdü diye, sevdiği ile el ele tutuştu diye, eşinden boşanmak istedi diye, bluz giydi eteği kısa diye ötelenenler.
Şimdi onların sesleri yok, dilleri yok.
Yıl 1994. Urfa'ya bir kaç kilometre uzaklıktaki Kısas Beldesi'nde yaşanan bir olay medyanın dikkatini çekmişti. Kısas'ta kendisini uzun süre ailesinden isteyen sevdiği ile kaçmıştı Rabia Oğuz.
Henüz 22 yaşında hayatının baharındaydı.
Sonra...
Ailesinden kaçmayı içine sindirememiş jandarmaya teslim olmuştu.
Jandarma Rabia'yı ailesine teslim etti.
Aile meclisi toplanıp karar verdi.
"sevdiğine kaçmakla aileyi lekelemişti. Ölmeliydi."
Ölüm şekli bundan sonraki kız evlatlarına da ders olmalıydı.
Rabia'yı dışarı çıkarıp traktörün tekerinin altına attılar. O can havliyle iki kez tekerden kurtulmayı başardı.
Yeniden yakalayıp uzattılar boylu boyunca. Müdahale eden olmadı. Etmek isteyenleri de engellediler.
Rabia töre illetinin kurbanı olmuş oracıkta can vermişti.
Kökeninde eğitimsizliğin yattığı töreye kurban edilen Rabia'nın ölümü ders oldu mu?
Sanmıyorum.
Sanmıyorum çünkü bu olaydan bir yıl sonra 1995' de 17 yaşındaki  Sevda "çok gezip tozduğu" gerekçesiyle Urfa'nın en kalabalık meydanlarından birinde öldürülüyor.
Yine müdahale eden yok.
Töre baskısı vicdanlara kilit vuruyor.
Ve daha niceleri
Töre deyip, aile meclisi kararı deyip yaşamların karartılması...
Peki çözüm öldürmek midir?
Eğitim, bilgi, kültür ve ekonomik özgürlük sorunu  çözmeye yetmez mi?
Çözüm elbette öldürmek değildir.
Kadına yönelik şiddet sarmalında debelenenler çoğalarak daha çok şiddete savruluyorlar.
Bunca kadının katledilmesini başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki?
Nerde akıl, nerde yürek, nerde vicdan, nerde sevgi, nerde saygı...
Temel insani değerler aşındırıldıkça, yeterli farkındalık ve bilinçlenme olmadıkça, kadına ekonomik özgürlük alanı kazandırma yerinde saydıkça bu şiddet türbülansı devam edeceğe benziyor.
Kadına saygı demokrasinin ve eşitlik ilkesinin vazgeçilmezi olmalıdır.
Yıl 2016.
Mart ayında öldürülen kadın sayısı 31...
Kadına yönelik şiddetin nedenleri ne olursa olsun görmezden gelinmemelidir.



4 Nisan 2016 Pazartesi

YÜZÜMÜZ KIZARIYORMUŞ!

                                                        Bayan Voleybol Takımımız

Sağlıklı bir yaşama sahip olmada sporun önemini bilmeyen yoktur. Spor bireysel yapılabildiği gibi bir ekip olarak da yapılmaktadır.
Bireysel olarak yapılan spor insana güç gelir. Lakin, tenis, voleybol, futbol, basketbol gibi başkalarıyla oynana oyunlara katılmak hem daha kolay hem de sıkıcı olmaz.
Kısacası spor yüz yıllardır toplumların vazgeçemediği bir uğraş olmuştur. Olmaya da devam etmektedir.
Spor müzikte olduğu gibi evrensel bir değerdir.
Dostlukları pekiştirdiği gibi barış ve huzuru getirir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün deyişi ile "sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısı" benimsenir.
Ahlâk derken bunu sadece cinsellikle ilişkilendirmek doğru bir yaklaşım da değildir.

Ahlâk toplumun her bakımdan dürüst davranmasını dile getiren bir kavramdır.
Bayan Basketbol Takımımız


Hırsızlıktan, dolandırıcılıktan, yan kesicilikten, adam kayırmadan, rüşvetten, yalancılıktan, rant elde etmekten, başkalarını küçük görmekten, bencillikten uzak durmak gerekir.
Şimdi de sporun önemi bir kenara bırakılıp basketbol, voleybol, güreş ve tenis sporu yapan bayanların kıyafetleri eleştiriliyor.
Vay efendim bayanlar neden o kıyafetleri giymektelermiş!
O kıyafetlerin toplum olarak sahip olduğumuz değerleri taşıması lazımmış.
Daracık mayolarla spor  yaptırmak, genç kızların mini etekle kortlarda boy göstermesi olur mu hiç!
Bayan güreşçilerin giydiği kıyafetler toplumsal değerlerimize  aykırıymış!
Hiç olur mu o kıyafetler canım!
Resmen bizleri rahatsız ediyormuş!
Kıyafetler  saçmalıktan başka bir şey değilmiş!
Hatta aşağılanması gerekiyormuş!
Bayan Güreşçiler



Spor değerlendirilirken, sporcunun uluslararası arenada kabul gören kıyafetleri ile değerlendiriliyor.
Bu bağlamda bayanların spor yapmasına ne gerek varmış!
Yüzümüz kızarıyormuş!
Yüzü kızarmayanlar ise, batı hayranlığı ve tetikçiliği konumundaymış!
Öyle  ya sahip olduğumuz değerleri yansıtması için haşema giyilmesi daha uygundur. Varsın  dizkapaklarının altına kadar uzanan bol paçalı kıyafetlerle spor yapsınlar. Ya da bayanların güreş sporu  filan yapmasına ne gerek var.
Otursunlar evinde, sokağa çıkmaları da gerekmez. Dört duvar arasında oturmaları yeter de artar bile.
Bu zihniyetin kadınlara bakış açısı bu maalesef.
Sporun önemine değil, sporcunun kıyafetine odaklanıyor adamlar anlaşılan .



Bakın bugün haber portallarına düşen başka bir haber var.
"Trabzon'un Of İlçesi'nde Belediye Başkan Vekili müftülük görevlisi bayan konuşmacının sesini keserek 'Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok' dedi."
Bu ülke ne Suudi Arabistan'dır, Ne Yemen, Ne Afganistan'dır.
Anayasasında "Laiklik" ilkesi var olan, kadın erkek eşitliğini benimsemiş bir ülkedir.











24 Mart 2016 Perşembe

GERÇEKLERİ ÖĞRENMEK ZORUNDAYIZ


İnsan her daim gerçeği öğrenmeye odaklanmalı.
Gerçeği öğrenmek en önemli amaç olmalı.
Yaşamın gelecekte sorunsuzca devam etmesi buna bağlıdır.
Gerçeklerle  uzaktan yakından alakası olmayan şeylere inanıp vakit geçirmek taş duvara bodoslama çakılmaktan başka bir şey değildir.
Altmışlı ve yetmişli yılları çoktan geride bırakmış küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz.
Gelişmiş iletişim ağı ile uzak diyarlarda meydana gelen olayları ve etkilerini anında haber alıyoruz.
Küresel ağababaların kapalı kapılar ardında aldığı kararların uygulanışını ve insanlığa etkilerini acı ve göz yaşı içinde seyrediyoruz.
Bir yandan normal insanların içinde ya da yanı başında çılgınlıkların yaşanıp gittiğini, diğer yandan tüm hareketli ortamlara inat, kendi halinde var olmaya çalışanları görüyoruz.
Peki insanları bu duruma getiren ne?
Yaşamın devamı sırasında gerçeği kavrayamamak olabilir mi?
Başkalarının acı ve göz yaşları üzerine rant amaçlı çıkar ilişkilerini inşa etmek olabilir mi?
Yaşadığımız topraklara uzak olmayan coğrafyada yaşanan çatışmalara ve savaş naralarına baktığımızda, terör olaylarına baktığımızda bir yandan ucuz kahramanlık peşinde koşanlara diğer yandan kan ve barut kokusundan nemalananlara rastlıyoruz.
Yaşananlardan ders çıkarmak lazım.
Hayat ve yaşam dersi olmalı bu.
Gelecekte huzurlu ve sorunsuz bir ortamda yaşamanın dersi olmalı.
Var olanı yakıp yıkmak, yok etmek değil olduğu gibi bırakmak olmalı.
İnsan yaşamında zalimin zulmüne dur demeli.
Suçsuz ve savunmasız insanlara acı çektirenlere, hayatlarını karartanlara pirim vermemeli.

Gerçeği düşünmeye ve öğrenmeye odaklanmalı insan.