26 Haziran 2022 Pazar

BİZ ESKİDEN ESKİDEN, SU İÇERDİK TESTİDEN


 



İnsan sürekli değişen ve gelişen bir varlıktır denir.

Her durumda öyle midir acaba?

Mağara insanından bu yana yaşam biçimindeki değişime, eğitim kültür bilim ve teknoloji alanında yaptıklarına bakıldığında hiç şüphesiz ki insanlık sürekli gelişim gösteren bir canlıdır.

Sosyal ve kültürel yaşamının dışında, ruhsal-duygusal ve cinsel yaşamında insan evladı ne kadar değişmiş ve gelişmiştir?

İki taşı birbirine sürterek ateşi bulan insanla, tekerleği icat eden insana, göçebe hayatından rezidanslarda yaşam süren insana kadar, güvercinle ve dumanla haberleşmeden, saniyeler içinde dünyanın öbür ucundaki tanıdıklarla haberleşmeyi başaran insan arasında duygusal açıdan, ego kontrolü ve cinsel açıdan nasıl bir gelişme olmuştur diye kendi kendime sorduğumda karşılaştığım manzara, mağara adamıyla modern insan arasında çok da önemli bir fark olmadığı.

Mağara insanı yaşamını sürdürebilmek için avcılık yapar. Avını yeni keşfettiği ateşte pişirerek ailesini doyurur.

Avladıkları hayvanın kürkünü de üşümemek için giyisi olarak değerlendirirler. Başka şansları yoktur. Soğuktur ve henüz soba, kalorifer icat edilmemiştir.

Günümüz modern insanı, hobi olsun diye avcılık yapar. Kürkü için hayvanları öldürür, onları işler, göz alıcı kıyafetler haline getirip dudak uçuklatan fiyatlarla bol paralı beylere kadınlara satar ki, onlar da kendileriyle gösteriş yapma yarışındaki diğerlerine caka satabilsinler, sırtlarında kim bilir kaç ölü hayvanın, kolu bacağı bedeni var diye düşünmeden. Bu bir gelişme olamaz.

Günümüzde insan evladı doğayı katlediyor, ormanları ve içinde yaşayan binlerce irili ufaklı hayvanı gözlerini kırpmadan öldürüyor. Amaç kendilerine lüks, modern bir hayat sağlamak ve daha çok para kazanmaktır. Bu, insanlığın zaman içinde geliştiği anlamına gelmez. Tam tersi doğal dengeyi bozarak bindikleri dalı kesen insan evladının, asırlar önceki atalarına göre daha akıllı olmadığı anlamına gelir.

Çadırlarda göçebe hayatı yaşayan insan, hayvanlarını dağda yaylada otlatarak, onların yününden tüyünden derisinden sütünden faydalanır. Üretir satar ve sağladığı kazançla ailesini geçindirir.

Ve çocukları yalın ayak başı kabak, üç beş yaşından itibaren hayvanlarının peşinde dere tepe çobanlık yaparak aileye katkı sağlarlar.

Modern insanın biricik yavrucuğunun eli sıcak sudan soğuk suya değmemelidir. Anneler babalar incinir, üzülür, parçalanırlar, aman evlatları hiçbir zorluk çekmesin, kendi yuvalarını kurana kadar el el üstünde otursunlar diye.

Yüz yıllardır bunca gelişip evrilen, bilim ve teknoloji alanında, kültür ve sanatta akla hayale gelmeyen buluşlarla kendisine yeni ufuklar açan insan evladı ruhsal (psikolojik), cinsel açıdan ne kadar ilerleme gösterebilmiştir acaba?

Dur diyebilmiş midir mesela egosuna? Sanmıyorum. Tam tersi makamı yükseldikçe şişmiş de şişmiştir pek çoğunun egosu.

Cinsel yönden vahşi dürtülerine gem vurmayı öğrenebilmiş midir modern insan?

Yarı çıplak yaşam süren kabilelerden daha mı azdır mesela kadını tepeden tırnağa kapatan toplumlarda tecavüz?

Cebi kabarık para babaları; bu kadar para sülaleme de yeter, ülkem insanı açlıktan kırılıyor, paylaşmalıyım paramı, en azından yardım etmeliyim diyebilmekte midir? Yoksa yolda belde gördüğü aciz zavallı yoksul insanlara burun kıvırıp geçmekte midir? Günümüz insanı daha mı az bencildir atasına göre?

İnsan öz benliğini geliştiremedikten sonra teknolojik ve diğer buluşlar ancak insanın yaşamını kolaylaştırır. İnsanı insani duygularla donatmaz.

Ama kendisini her konuda eğiterek, öğrendiklerini hayatında yol gösterici edinerek, her durumdan gelişimi adına çıkarımlar sağlamayı başararak, sürekli gelişme, evrilme çabası içinde olan gerçek modern insanlar hangi çağda yaşamış olurlarsa olsunlar sıra dışıdırlar ve yaptıklarıyla fark edilirler.

nurten y tartaç

( 2 Mart 2021 )

 

22 Mayıs 2022 Pazar

GEÇMİŞİ GERİ GETİREMEZSİN


 

İnsanlığın geçmişten bu yana birlikte yaşamasının en önemli nedeni doğanın zorluğudur. Doğaya karşı varlığını korumak için güç birliği yapmak zorunda kaldılar. Birbirlerine karşı yapılacak haksızlıkları önlemek, caydırıcı önlem almak için yasalar çıkardılar. Karşısına çıkan her zorluğu, her sorunu birlikte karşıladılar, birlikte soluk aldılar, dün de bugün de böyle yaşadılar.

Bu yeterli oldu mu ? Bence hayır. Alınan tüm önlemlere , verilen insani tüm çabalara rağmen, doğaya da, diğerlerine de cehennemi yaşattılar. Tarih, arşivlerde yer alan bilgilerin, taş ve ağaçlara oyulan, kazılan resimlerle yapılanların şahididir.

Tarih boyunca gücü elinde bulunduran zalimlerin taş duvarlar arasında verdikleri emirlerle insanlık çok şey kaybetti.

İnsanın yaşam süresi bellidir. Önemli olan o süreyi erdemli yaşamaktır. Erdemden kasıt bilgeliktir. Başkalarının yaşam hakkına saygı duyan, bu saygıyı somutlaştıran bilgelik. Mutlu ve huzurlu olmanın çaresi budur. Başkalarının haklarına zarar vererek, ötekileştirerek mutlu olmak mümkün değildir.

Doğru olan başkalarına iyilik etmektir. İyilik eden dolayısıyla kendisine iyilik etmektedir. Çünkü, bulunduğu toplum mutlu ve huzurluysa kendisi de mutlu ve huzurludur. Bu bağlamda, kendi seçim ve yaşam anlayışımıza önem vermeliyiz. Gücümüz dahilinde olanı doğruya yönlendirmeliyiz.

Erdemli olmak insanın kendi elinde olan bir şeydir. İyilik ve kötülük de, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmekte insanın kendi seçimidir.

Bazen hiç beklenmedik ortak bir acıdan, sarsıntıdan değeri biçilemeyecek dostluklar ve arkadaşlıklar doğar.

Önyargılardan kurtulamayanlar, hayatın acısını çıkaracak bir hedef arayanlar da bu bağlamda her daim kayıptırlar.

O nedenle hayatın acısını çıkaracak bir hedef aramamak lazım.

Geçmişi geri getiremezsin. Yönün geleceğe ve insanlığın huzur içinde yaşamasına dönük olmalı.

Kurulmuş bu yaşam sistemi içinde, kendi kurduğun sistemi değil, tüm insanlığı içine alan ortak sistemi benimsediğin gün ortak acılardan, sarsıntılardan yerini alacaksın ya da ortak acılar ve sarsıntılardan kurtulacaksın.

4 Nisan 2022 Pazartesi

PARANIN HÜKMÜ GEÇİYOR ARTIK


 

Eskiden yoksula yardım edilir, halı hatırı sorulurdu.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde, paranın hükmü geçiyor.

Paran varsa adamsın, yoksa Nasrettin Hoca'nın kürksüz halisin.

Ol hikaye derki;

(Hoca bir gün kaftanını giymeden bir davete gider. Kimse ilgilenmez. Hoca dönüp kaftanını giyip gider. Bu sefer herkes hocayı buyur eder.)

O gün öyle de bugün farklı mı. Elbette ki hayır demek zorundayız.

Yaşananlara bakıldığında fark görmek olanağı yok da ondan.

Dün ne idiyse bugün kat kat fazlası var.

Durum bu.

Geçelim,

İnsanlığın geleceği parada değil oysa ki.

İnsanlığın geleceği, huzurda, eşit paylaşımda, aç açıkta kimsenin kalmamasında, doğaya sahip çıkılmasında.

Geçmiş neden aranıyor.

Çünkü,

Doğa bu kadar tahrip edilmemişti.

Her şey çoğunlukla doğal hali ile vardı.

Bizler bozduk o düzeni.

Beton yığınları arasında nefes almaya çalışıyoruz.

Her gün hastaneler dolup taşıyor.

Söylenecek çok şey var,

Lakin,

"Söylesem kar etmiyor, söylemesem gönül razı değil " diyen erenler de yok artık...

 

9 Mart 2022 Çarşamba

GEÇMİŞE YOLCULUK

Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre.  Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur. 

Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum. 

Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.

Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı. 

Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre. 

Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.

Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.

Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.

Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.

Bir gün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti. 

Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu.  Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.

Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik. 

Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan. 

Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum,  tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”. İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.

Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.

Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.

Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler 'in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler 'in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.

Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.

Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.

Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor. 

Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.

2 Mart 2022 Çarşamba

DAĞINIK KURGUNUN TOPLAMIDIR YAŞANANLAR


 

Eli kalem tutan insanın, şu son zamanlarda iki satır, insanlığa ve yaşama dair yazı yazması artık zor geliyor. Bir yandan pandeminin yok ettiği yaşamlar. Geride kalanların yürek burkan gözyaşları, çaresizlik ve hüzünler. Diğer yandan, insanlığın maruz kaldığı acılar, savaşlar.

Gidenin geri gelemeyeceği yok edilen hayatlar.

Bazen doğru zamanda sorulan sıradan bir soru dahi yanıtsız kalır. Hayatın içinde basit ve sıradan gibi görünen onca şey varken. 

Yaşananların karmaşıklaştığı, duyguların acizleştiği zamanlarda sorulan soru özelliğini kaybedip manasız ve anlamsız bir şeymiş hissi verir.

Her gün keskin bir gerçekliğe uyanırsınız. Adını koyamadığınız bir duygunuzu tarif etmeye çalışırsınız. Lakin, bunu çoğu kez başaramazsınız. O gün ve  önceki gün yaşananlar yalnızca bir kaç cümleyle aklınızda kalır. Çünkü, olaylar akıl almaz bir şekilde akıp gitmekte, zihinleri meşgul etmektedir. Dünün yerine yenileri eklenmektedir. Bir tarafın çözüm önerisi diğeri tarafından umursanmamakta, çözümsüzlüğü kendisine referans almaktadır.

Burası dünya kardeşim. Gün içinde aldığın nefesin sayısını tutamazken, neresi olduğunu dahi bilmediğin yerde yok edilenler seni incitir. Gözlerinin nemlendiğini hissedersin.

Usulca başını sallarsın. Dersin ki, kalbimizde duygu, zihnimizde düşünce eksik. Bilgi birikimimiz, motivasyonumuz eksik. Adaletin arandığı bir girdabın içindeyiz. Her şeyi yutan, doymayan bir girdap, devasa bir çark. Hayatımız hep eksik, hep yarım. Hayatın ağırlığı altında ezilmemek için çabalarken. Kırılmaya hazır bir dal gibi hüzünle dünyaya bakarken. Aslında yaşadıklarımızda hiç bir hasar almayacağımız şeyleri, fütursuzca yakıp yıkarken."

Unutmamak lazım. "Umut oldukça her gün yeni bir başlangıçtır."

Erich Fromm der ki, "İnsan seviyorsa iki şeyi asla yapmaz. Aldatmaz ve ağlatmaz. Çünkü aldatmak insan onuruna; ağlatmak ise insan yüreğine yapılmış en çirkin saldırıdır".

Fromm doğru der. Lakin, bunu gerçekleştirmek çok zor.

 

15 Şubat 2022 Salı

UZAKLARDA KALAN BİR FOTOĞRAF KARESİ (4)


 

Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı baba ocağında sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.

Yine de Sinan kendi kendine sormadan edemiyordu. Acaba Aslı duygularını annesine söylemiş olabilir miydi? Annesi de olan biteni babasına mı söylemişti? Aslı da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı?

Sinan için bu soruların cevabı birer muammaydı. Sinan neler oluyor diye okulda Aslı'nın yüzüne bakıyor, soran gözlerle olan bitenleri anlatmasını istiyordu. Aslı ise suskundu. Sinan'ın ısrarlı bakışlarına karşı sessizliğini bozmadı. Hiçbir şey söylemedi. Aslı'da ki bu değişiklik karşısında cevabını veremediği sorularla baş başa kalan Sinan Aslı'ya bir şey sormadı.

Aslı kendisi anlatmak istemediğine göre sormak da gereksizdi.

Sinan da sessizdi artık. Tek bir ses etmek, tek bir nefes bile almak istemiyordu onsuz. Aslı'nın içinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordu. Delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.

Ve Sinan duygularını bir mektupla Aslı'ya yazmaya karar verdi. Yazarken duygusal anlar yaşıyor, kalem tutan eli titriyordu. Ama yazmak zorundaydı, yazmalı bir şekilde içini sevdiğine dökmeliydi.

" Sevgili Aslı...

Bu satırları okuduğunda aramızda hiçbir mevzu kalmadığını anlayacaksın. Bunun sebebi de günlerdir içinde bulunduğun suskunluğun, olan bitenleri ısrarla anlatmaktan kaçınıp beni yok saymandır. Bilesin ki, eğer bu tavrın devam ederse, beni bir daha asla göremeyeceksin. Aramızdaki sevgiyi ömrüm boyunca unutmadan yüreğimde taşıyacağım. Ama bu yaklaşımını da unutmayacağım. Son günlerdeki suskunluğunun sebebini gelip bana anlatabilirdin. Annem ve babam bizim birbirimizle konuşmamızı, yan yana gelmemizi istemiyor diyebilirdin. Senin baban fakir bir çiftçi, benim babam bir öğretmen, bu nedenle aramızda dağlar kadar fark var diyebilirdin. Ben kuru soğan pilava talim etmek istemiyorum diyebilirdin. Ben bugüne kadar seninle dalga geçtim, sen yoluna ben yoluma diyebilirdin. Ben bunları anlardım. Ama suskun kalman, anlatmaman beni oldukça sarstı. Şunu bilmelisin ki, üzeri örtülmüş bir sevgi yerini ancak başka bir sevgiye bıraktığı zaman unutulur. Ve gün gelir, bu hikayenin gerçeğini emanet edebileceğin, yüreğini yaralayacağın bir tek insan bulamazsın. Günlerdir içinde bulunduğum durum artık beni umutsuzluğun en koyusuna itiyor. Kendi kendime diyorum ki, Aslı bana bunu neden yapıyor? Neden benimle ortada bilmediğim bir durum nedeniyle konuşmaktan, yan yana gelmekten kaçınıyor? Hayatım boyunca fakir bir ailenin çocuğu olarak yaşadım. Ve inan ailemle her zaman gurur duydum. Fakir bir ailenin çocuğu olmaktan asla gocunmadım.

Sevgili Aslı...

Bilesin ki su ateşten korkmaz. Çektiğim acıları yüreğime gömmesini de bilirim. Son günlerde artık nefesim kesiliyor. İçime çektiğim her nefes, etrafta gördüğüm her şey beni boğmaya niyetlenen, bir sırdan, bir yalandan ibaret sanki. Susmak çözüm değil. Hiç bir dönemde de çözüm olmadı. Sadece yaşananları unutturmaya, yok saymaya imkan sağladı. Unutmak ve unutturmak da o kadar kolay değil. Şayet susmasan konuşsaydın, sana şöyle haykırırdım; seni anlıyorum, belki de, seninle nefes alacak zamanım olmayacak artık. Lakin, bir hikayeyi saklamış olmak, insan yüreğine ağır bir yüktür ve o yükü sen ömür boyu çekeceksin. O yük seni hiç bir zaman terk etmeyecek. Her nereye gidersen git, her ne yaparsan yap ömrün boyunca o da seninle gittiğin yere gelecek. Asla senden ayrılmayacak. Gün gelecek güvenmeyi de, inanmayı da unutacaksın. Ve emin ol birileri sana ne güvenmeyi ne de inanmayı verebilecek. Ellerinde tuttuğun bu mektubu hep hatırlayacaksın. Yarım kalmış bir hikayenin ağırlığı  ruhunu asla terk etmeyecek, hep gelgitlerde yaşayacaksın. Ruhumun ıssızlığına rağmen seni artık uzaktan seyredeceğim Henüz kabullenemediğim bu durumun kıyısında iz bırakmadan yürümeye çalışacağım. Sana kırılmadım, sadece kızgınım. Bilmeni isterim ki yarım kalan bu hikayenin içinde tüm boşlukları ve yalnızlıkları toplayıp üşümeye devam edeceğim "  

Sinan mektubu vermesi için Aslı'nın samimi olduğu Ayşe'ye verdi. Ayşe ne olup bittiğinin farkında bile değildi. Sinan'ın uzattığı zarfı aldı.

9 Şubat 2022 Çarşamba

UZAKLARDAKALAN BİR FOTOĞRAF KARESİ (3)


 

Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinanla aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.

Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeseler de, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.

Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.

Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.

Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.

Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.

"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.

Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."

Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.

Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.

"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."

Sinan başını öne eğdi, sesini çıkarmadı, ne diyebilirdi ki. Yaşanacakları Aslı'da kendisi de biliyordu. Kavuşmaları çok zordu. Geleceğe dair umut ışığını da kaybetmişlerdi. Zihinleri yorulmuştu. Sinan biraz olsun zihninin rahatlamasını istiyordu. Çünkü, aylardır bocaladığı, bir türlü ne olacağına karar veremediği bir çıkmaz içinde bulmuştu kendisini. Ne gecesi vardı ne  gündüzü.

Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.

Aslı, eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştukları yere gelmez olmuştu.

8 Şubat 2022 Salı

YETER Kİ KENDİMİZ OLALIM


 

Kim olduğumuzun  bir önemi yok. Özel biri değiliz sonuçta. Günlük yaşamı sorunsuzca tüketme amacında olan, gerçek bir arkadaş, insani duygulara önem veren, boş zamanlarını kitap okuyarak geçiren, sabırlı olmanın önemini kavramış insanlarız.

Herkes aynı değildir  kuşkusuz.

Herkesin kendi anlayışı, yetişme koşulları çerçevesinde favori bir karakteri vardır.

Kimi sıkıcı, kimi başarısızlığı kabullenmemiş, utangaç, kimisi başarısızlığı başarı olarak gören, kibirli, bencil.

Kısacası herkesin bir vazgeçilmezi vardır özel yaşamında. Yanlış da olsa doğru olarak kabul edip benimsediği. Çoğu çocuklukta yaşadığı travmaları atamamış, çevresine karşı duyarsız. Fakat, bunun farkında olmayan.

Diğer yandan, sosyal sorumluluk duygusunu baş tacı eden, duyarlı, iyi huylu, yaratıcı, yardımsever, hayalperest olanları da unutmamak lazım.

Bazıları polemiği sever, bazıları sessizliği.

Yaşamın sorunlu, sorunsuz kulvarında böyle insanlar vardır. Onları sevenler, saygı duyanlarda vardır. Bunu olduğu gibi kabullenmek gerekir.

Her ne olursa olsun amacımız başarılı olmak için çaba sarf etmek olmalıdır. Vazgeçmemek en önemli kriter olmalı, ne istediğini bilen, kararlı ve duyarlı, etik kuralları baş tacı eden biri olmak çok da zor değil.

Yeter ki kendimiz dışında çevremizde ki insanların sıkıntılarını, açmazlarını, başarı ve başarısızlıklarını görmesini, acılara ve sevinçlere ortak olmasını bilelim.

Bence bu en önemli insani yaklaşımdır.

Malcolm S. Forbes'in dediği gibi, "Ders alınmış başarısızlık, başarı demektir."

4 Şubat 2022 Cuma

UZAKLARDA KALAN BİR FOTORAF KARESİ (2)


 

Aslı'nın babası öğretmendi. Sinan'ın babası ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde dağda taşta, çamurda yağmurda rızkını çıkarmaya çalışan yoksul bir köylüydü.

Bu durumda kavuşmaları olası mıydı gerçekten bilmiyordu.

Bilmek istemiyordu.

Çünkü Aslı'nın babası oldukça sert ve acımasızdı.

Acımasızdı. Ne yapacağını, nasıl karar vereceğini kestirmek güçtü. Hatta imkansızdı.

Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.

Bu durum Sinan'ı korkutuyordu. Bunu Aslı'ya söylemesi hem imkansız hem de doğru değildi.

"Bilmem" deyip sustu.

"Biliyor musun" dedi Aslı, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi." Aslı o kadar zarif, o kadar güzel ve o kadar içten konuşuyordu ki görenler onun mutlu olduğunu sanırdı. Ne büyük yanılgıydı... Aslı da acı çekiyordu, çektiği acıyı yüzüne yansıtmıyordu. Çünkü o gerçekten özel bir insandı. Sinan onu sevdiğine pişman değildi. Pişman olmayacağını da biliyordu. Hüzünlü gözlerinin detaylarını bilmese de Aslı onun için özel bir insandı.

Sinan da dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa onun gölgesini görmek için saatlerce beklediğini, onu düşündüğünü tekrar etti. Aslı'nın yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı.

Sinan uzandığı yerden doğruldu. Sanki sırtında tonlarca yük taşıyor gibiydi. Heyecanlanmıştı. Tüm vücudu sıtma olmuşçasına zangır zangır titriyordu.

Terleyen alnını mendiliyle sildi. Her zamankinden daha canlı, daha neşeli olmaya özen göstermeye çalışarak Aslı'nın ellerini avuçlarının içine alıp hüzünlü gözlerine baktı. Ararlarında yaşanan ve çok kısa süren bu sımsıcak duygusal etkileşimden sonra, bu sefer Aslı boşta kalan elini Sinan'ın elinin üzerine koydu. Sinan, o an zihnine gelip yerleşen kaygıyı bir tarafa bırakıp gülerek;

"Ben aylardır farklı yaşamayı unuttum. Derslerde sen, teneffüste sen, evde sen, çarşıda sen,  ayazda üşürken, yağmurda ıslanırken sen. Her nereye dönsem, ne yapsam düşüncemde, gözlerimin önünde sen. Kolay mı bu sanırsın. Okul bittiğinde ne yapacağımı bende bilmiyorum. Okulda seni her gün görüyorum. Kokunu içime çekiyorum. İnan bana okul bitince ne yapacağım bilmiyorum."

Aslı'nın elma kırmızısı yüzü hafifçe sarardı. Sıkıntılı, zorlukla anlaşılabilen titrek ve heyecanlı bir ses tonu ile "ben farklı mıyım ki" dedi.

Sinan'ın bedeninde yıpratıcı bir etki, iç dünyasında sarsıntı yaratan "ben farklı mıyım ki" sözleri derin bir "ah" çekmesine neden oldu.

Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.

Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.

2 Şubat 2022 Çarşamba

UZAKLARDA KALAN BİR FOTOĞRAF KARESİ...


 

Uzaklarda kalmış bir fotoğraf karesine bakar gibi aklındaki anılara, lise yıllarında yaşadığı duygulara,  elinden sabun köpüğü gibi kayıp giden sevdiğine,  yaşadıklarına, geçip gidenlere, yarım kalanlara, zamanın geçmişi yıkıp kuş misali uçup gitmesine takıldı bir süre.

Yıllar öncesinin gençlik hayallerini düşündü. Güler yüzlü, çok sevimli bir kızdı Aslı. Babası öğretmendi. Hem okulda öğrencilere hem de çocuklarına karşı otoriter bir yaklaşımı vardı. Yüzü pek gülmezdi. Teneffüslerde elinde ince uzun sopası ile koridorlarda ve bahçedeydi her zaman. Aslı böyle bir öğretmenin kızıydı. Her zaman içine kapanık, gözleri buğuluydu. Kader onları aynı okulda ve aynı sınıfta buluşturmuştu. Zaman geçtikçe birbirlerine karşı içlerinde bir şeyler hareketlenmeye, yürekleri gün geçtikçe yanmaya, birbirlerini her gördüklerinde dudakları titremeye başlamıştı. O yıllar bitmesini istemedikleri çocukça bir rüyaydı Aslı ile Sinan'ın sevgisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerini birbirinden ayırmaya korkarak düşlemişlerdi geleceği.

Sinan'ın yıllar geçmesine rağmen unutamadığı bir gündü o gün. Okulun arka tarafında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerini rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtüstü uzanmıştı. Ayak sesleri sessizce yaklaştı, gölgesi ağaç dalları arasında belirdi. Sinan başını çevirip baktı, oydu gelen, sevdiği ve her an aklından çıkaramadığıydı. Gelmişti sonunda işte yanındaydı.

Aslı'nın gözlerindeki parıltı her daim Sinan'ı rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde. Sinan, uzanıp Aslı'nın ince narin ellerini tuttu. Önünde dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini dudaklarına götürdü, dudaklarına değdirdi. Gözlerini Aslı'ya çevirdi. Aslı'nın gözleri Sinan'ın gözlerine adeta kilitlenmişti.

Aslı, "bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"

Sinan, "bilmem" dedi "kitap mı okudun?"

"Evet" dedi Aslı, "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."

"Ne güzel bir seçim yapmışsın." diye güler yüzle cevap verdi Sinan. "Bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."

"Doğru dersin. Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."

Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.

"Sen ne yaptın anlatsana" diye Sinan'ın gözlerine baktı Aslı. Aslı'nın gözlerindeki sevgi dolu bakış öylesine içten, öylesine sevgi doluydu ki.

Sinan, gözlerini Aslı'nın gözlerinden ayırmadan dizlerinin üstünde doğruldu. Aslı'nın ellerini avucunun içinde okşarken, Aslı tek elini usulca Sinan'ın avucundan çekti. Uzanıp Sinan'ın rüzgarla dağılmış saçlarını okşadı.

Nasıl anlatabilirdi ki dün gece nerede olduğunu, ne yaptığını. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışını. Ayaklarının onu serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar elleri koynunda çıt çıkartmadan kuytuda bekleyişini. Zihninin yarattığı beklentinin o kuytuda  gerçeğin ıssızlığıyla yüzleşmesini nasıl anlatabilirdi ki...

Aslı sesini çıkarmadan bekledi ki konuşsun. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başında anlat diye ısrarlı bakışları.

Dayanamadı Sinan, ne yaptığını, nerede olduğunu anlattı ona. Anlattıkça Aslı'nın yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.

"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "

"Bilmem" dedi Sinan, bakışlarını uzaklara çevirerek "bilmem." Çaresizliğin verdiği çığlık Sinan'ın yüreğinde adeta isyana dönüşmüştü.  Lakin, Aslı'nın da çaresizliğini biliyordu.

Kaşları çatıldı, bakışlarını uzaklara çevirdi. Kimse bizim derdimize çare olmaz diye düşündü. Gözlerini tekrardan Aslı'nın hüzünlü gözlerine dikti. O gözlerde  endişe vardı, çaresizlik vardı, ama en derininde yatan sevgi vardı. Aslı'nın sorusuna vereceği bir cevabı yoktu. Çünkü, gerçekten de ne olacağını kendisi de bilmiyordu. Sadece ona olan tutkusunun vazgeçilmezliğini biliyordu.