31 Ağustos 2024 Cumartesi
ŞAŞIRMAMAK ELDE DEĞİL
KUYTULARDA ZAMAN GEÇİRMEK
Kuytularda...
22 Ağustos 2024 Perşembe
DE BAKALIM HASO, AĞA OLURSAN NE YAPARSIN?
Hayal
gücü, birilerinin yaşam mücadelesinde farkında olmadan yaşadığı algı
yanılsamasıdır desek yanılmış olur muyuz?
Herkes
hayal gücünden etkilenir.
Fakat
bazılarımız serseme döner.
Gerçeği
saklamak ve yalan söylemek kimi zaman yapılan bir bencillik olsa gerek.
Oysaki
adalet insanın içindedir.
Yeter
ki onu haksızlıkları gidermek için kullanalım.
Haksızlık
yapmak için değil.
Sormuşlar:
"De
bakalım Haso, ağa olursan ne yaparsın?"
Düşünmüş
Haso, kafasını kaşımış, gene düşünmüş ve sonunda:
"Soğanın
cücüğünü yerim demiş."
İnsanların
toprak kadar üretken olduğu ancak rüzgârın vurup yelin üfürdüğü, yağmurun damla
damla erittiği bir coğrafyayı düşünün.
İşte
böyle bir coğrafyada dağın kayalık yamacına yapışmış olan toprak evlerin
vadinin üretken toprağına bakışında ve akşamın alacakaranlığının kehribar rengi
ışığında sorulan soruları Haso duygularını gizlemeden telaşsızca böyle
cevaplıyor.
Haso’nun
ki hayal gücüne dayanan bir anlayıştı.
Çünkü
Haso’da biliyordu ki ağa olamazdı.
Dahası
ağalıkta acımasızlık vardı.
Haso
acımasızda olamazdı.
Haso’nun
yüreğinde istese de kimsenin el süremeyeceği kimsenin çiğneyemeyeceği bir
insanlık anlayışı vardı.
Hoş
Haso’nun aklı soğanın cücüğünden öte geçmiyor.
Ya
diğer Haso’ların aklı nereye kadar varıyor?
13 Ağustos 2024 Salı
GÜNÜN GETİRDİĞİ
12 Ağustos 2024 Pazartesi
HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM
15 Temmuz 2024 Pazartesi
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---4
Cemal amcanın evi genişçe bir
avludan ibaret, iki odalı bir gecekonduydu. Mutfak, banyo ve tuvalet iyi
sayılabilecek bir planlamayla yapılmıştı. Banyo kazanları yoktu. Alüminyum
güğümle bahçeye yakılan ateşte su ısıtılır, ısınan suyla banyo yapılırdı. Ateşi
yakmak, suyu ısıtmak kendi işiydi artık. Bu durum hiç hoşuna gitmiyordu.
Paylaşım yoktu. Yani evin işinin bir kısmını da Zehra kadın yapmıyordu. Ağır ve
zor işleri kendisine bırakıyor, yemek gibi görece daha basit işleri yapıyordu.
Bu durumda iyice bunalmıştı.
Aradan aylar geçmişti. Değişen bir
şey yoktu. Değişeceği de yoktu. Bu nedenle evde kalmak yerine çalışması
gerektiğine karar vermişti. Hiç olmazsa gündüzleri Zehra kadının sıkıcılığından
kurtulmuş olurdu. Komşularından bazı kadınların tekelde çalıştıklarını
duymuştu. Bunlardan biride Fadime’ydi. Alımlı ve insanı rahatlatan bir yüzü vardı. Kısa
kesilmiş siyah saçları ve kahverengi gözleriyle güzel bir kadındı Fadime. İnsana
da yakın ve içten davranıyordu. Yüzü güleçti. İster istemez yüzünün güleç
olması Özlem’e bir rahatlık vermişti. Söylemek istediğini çekinmeden
söyleyebilirdi.
Fadime’nin evde olduğu bir gün,
Zehra kadından habersiz, komşu evin büyük kızıyla yanına gitti. Fadime her
zamanki güler yüzü ile karşıladı onları, eve buyur etti. Evi ferah ve huzur
doluydu. Genişçe bir bahçe içerisine yapılmış tek katlı güzel bir binaydı.
Genişçe holünü geçtikten sonra oturma odasına girdiler. Koltuklar yeniydi.
Duvarlarda asılı tablolardaki manzara resimleri insana rahatlık veriyordu.
Küçük bir masa ve televizyonla odanın dekoru tamamlanmıştı.
Özlem kendi yaşadıklarını düşününce
ürperiyordu. Yaşadıklarını hak etmediğini biliyordu. Lakin şimdi bunları
düşünecek zaman değildi. Geçmişi düzeltmenin olanağı yoktu. Geçmiş geçmişte
kalmıştı. Fadime soru dolu bakışlarla Özlem’e bakıyordu. Geldiklerine göre
mutlaka bir söyleyecekleri vardı elbette. Özlem bunu fark edince, “cesur ol, sıkılganlığı
bırak” diye kendine söylendi içinden.
“Abla rahatsız ettik. Lakin senden
bir şey öğrenmek istiyorum” dedi.
Fadime gayet rahat “elbette
çekinmeyin, söylemek istediğinizi söyleyin “diyerek gülümsedi.
“Abla sen tekelde çalışıyormuşsun.
Bende çalışmak istiyorum. Yardımcı olabilir misin diye sormaya geldim.”
Fadime her zamanki mütevazılığiyle
“elbette” dedi. “Yarın tekel müdürlüğüne bir sorayım. Yeni işçi alıyorlar mı?
Eğer alıyorlarsa seni almaları için ricada bulunurum.”
Özlem büyük bir mutlulukla
“inşallah abla” dedi.
“Bize müsaade, kalkalım artık.
Zehra kadın daha fazla yokluğumu fark etmeden evde olmalıyım. Senden haber bekleyeceğim”
diyerek evden ayrıldılar.
Evdekiler gibi düşünemiyordu. Zehra
kadın için her şey normaldi. Cemal amca ise Özlem’in iç dünyasının farkında
bile değildi. Ona göre evin geçimi yerindeydi ve sıkıntı yoktu. Daha ne
olsundu. Yakup ise işi ile ev arasında gidip geliyor, kendisine söylenenleri
yapıyordu. Sanırsın beyninde düşünme merkezi çalışmıyor gibiydi. Kısacası evde
ayrı dünyaları yaşıyorlardı. Özlem bu durumu yadırgıyor, Yakup’un aptallık
derecesine varan hislerini kabullenemiyordu. Büyümek, çocukluğunu yitirmek
olmuştu. Nerede artık o çocuk yüreğinden taşıp bulutlarla bütünleşen sevgi?
Yıllar, çok şeyler alıyordu insandan, her zaman bir şeyler kazandırmıyordu
işte. İnsan zorlukları, sıkıntı ve acıları öğreniyordu. Bir de kendini korumayı
öğreniyordu. Yaşam çizgimiz belirlenirken sorulmamış bize. Mutlu mutsuz, acılı
ya da beklentisiz, şartlar ne olursa olsun, en sağlam ve doğru kararı
vermeliydi. Mücadeleden kaçmamalıydı.
Fadime’den gelecek habere göre
kararını Yakup’a söyleyecekti. O gece sık sık uyandı. Başında hafif bir ağrı
vardı. Vücudundaysa hissedilir bir ateş. Sabaha karşı ateşi yükselmişti. Arada
bir sayıklıyordu. Yakup ne yapacağını şaşırmış, elinde ıslak bezle yüzünü
siliyordu. Sabah gün ağarırken ateşi düşmüş, deliksiz bir uykuya dalmıştı. Gece
ateşi arttığında midesi de bulanmaya başlamıştı. Ateş içinde yanarken kendisini
lavaboya zor atıyordu. İyiye işaret değil diye düşündü. Sabah olunca doktora
gitmeye karar verdi. Yakup’un Çiğlide yazıhanesini bildiği bir doktor vardı.
Yakup o gün işe gitmeyecekti. İş yerini arayıp durumu bildirecekti. İşe
gitmemesini Özlem istemişti. Yakup’ta gönülsüz kabul etmek durumunda kalmıştı.
20 Haziran 2024 Perşembe
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---3
Huzursuzdu, gülümsediği anlarda
bile keder izleri vardı. Anacığının mahzun bakışları, küçük kardeşi hayalinde
belirmese, sılayı elinin tersiyle iter pek de sorun etmezdi kim bilir. Arada
bir nerden öğrendiğini hatırlamadığı sözcükleri mırıldanırdı:
“Sıla bir lokma ekmek, bir yudum su
Ve anamın gözlerinde dönmeyişimin korkusu”
Yakup yakın çevrede çalışıyordu o
sıralarda. Şevket de işe gidip geliyordu. Lakin Şevket evlenince arsanın bir
kenarına yaptığı eve taşınmıştı. Özlem ve Yakup hala Yakup’un baba evinde
birlikte kalıyordu. Özlem de geniş arsanın bir kenarına bir göz dam yapmasını
ve ayrı oturmalarını istiyordu Yakup’tan. Lakin kime diyorsun. Yakup’un
aldırdığı bile yoktu. Özlem evde fazla sorun çıkmasın diye üsteleyemiyor, içine
atıyor çoğunlukla susuyordu. Genç yaşta dönülmez ufkun arkasında kaybolup gitmişti
Özlem. Tek başına ne yapabilirdi. Hayatın onca zorluğu karşısında çaresizdi.
İşinin olmadığı anlarda Özlem yan
bahçede eğreti gecekondunun önünde duran genç kızlarla konuşmak istiyordu.
Kirpikleri yanaklarına düşmüş, suratları kırmızı, eski giysili çocuklarda onunla
konuşmanın telaşındalar. İçlerinden biri akıllı sözlerle budala insanları
taklit ediyordu. Bedenleri cılızdı. Seviyordu onların bu halini Özlem. Babaları
işçi, yoksul çocuklar da olsalar. Üstleri eski ve yırtık da olsa Özlemin
içindeki çocukluğu hatırlatıyor onlar. Lakin Zehra kadın onu bahçe kenarında
komşu gecekondunun çocuklarıyla konuşur görünce çok kızıyor, elinden tuttuğu
gibi eve sokuyordu. Kendisine arkadaş arıyorsa kendisi ne güne duruyor,
kendisiyle konuşsun. Bu durumda ne yapabilirdi Özlem, düş kurmak, hayale
dalmaktan başka?
Aradan geçen günlere rağmen yeni
evine alışmakta zorluk çekiyordu. Zehra kadının peşi sıra dolaşmasından
usanmıştı. Yaşadığı evde bir başkasının buyruğu altında yaşamak ona zor
geliyordu. Anacığı böyle miydi ya. Evde yapılacak işler konusunda kendi
kararını vermeye alışmıştı. Şimdi ise bahçeye çıkmasına bile razı değillerdi.
Komşu evin çocuklarıyla konuşması bile yasaklanıyordu. Tükenip bitmeyen bu
durum karşısında akşam eve gelen Yakup’a olan biteni anlatıyor, Yakup ise tek
kelime etmiyordu, ya da edemiyordu garip bir şekilde.
Huzursuzdu. Geceleri uyuyamıyor,
yüzü tarifsiz acılarla kırışıyordu. Eşine kaç kez söylemişti. Arsanın bir köşesine
bir göz dam yapalım, ayrı oturalım diye. Lakin dinleyen kim. Yakup babasının ve
ağabeyi Şevket’in emri altında yaşıyordu. Bunu iyice anlamıştı. Anlamıştı da bu
durumu bir türlü kabul edemiyordu. Yakup’un kazancını elinden almaya
alışmışlardı. Ayrı bir göz dam ev yapılmasına razı gelirler miydi hiç.
Yanağından aşağı süzülen
gözyaşlarını mendiliyle silerken düşünüyordu. Bir yandan da ağladığını
kimselerin görmesini istemiyordu. Özellikle de Zehra kadının onu ıslak mendili
elinde görmesini hiç istemiyordu. Kendisini babasından istedikleri zaman Zehra
kadın:
“Meryem bacı! Kızını hiç merak
etme. Senden sonra ikinci anası ben olacağım” demişti.
Demişti demesinde de aradan geçen
günlerde ikinci analığı güzel yapıyordu işte! Zehra kadından habersiz evin
bahçesine bile çıkamıyordu. Bu nasıl analıksa artık! Oysa anasının yerini
hiçbir kadının tutamayacağını biliyordu. Buna rağmen anasına söylenen “ikinci
anası ben olacağım” sözüne ses çıkarmamış susmuştu. Anası onsuz duramazdı.
Köyün içinde arkadaşlarına gitse yolunu gözler, gelince de saçını okşar “güzel
kızım neler yaptın” diye sorardı. O da anasına “merak etme iyiyim” der gönlünü
alırdı. Şimdi bunları ikinci anasından göremiyor, üstelik yapacağı şeyleri
buyuruyor, başında bekliyordu.
30 Mayıs 2024 Perşembe
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME--- 2
Köyünü daha şimdiden özlemeye
başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu.
Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye
başlamış aklına köyünü getirmişti.
Kayınpederi büyük sayılabilecek bir
arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac
gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal
amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre
daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin
görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.
Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer
köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı
işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek
alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki
kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış
dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup
işte böyle biriydi.
Arsanın her iki tarafı kabaca
alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi.
Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit
kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç
yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök
salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı
köşesi yeşermeye başlamıştı.
Etrafta da benzeri evler yapılmaya
başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim
yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak
sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı
biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı
vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz,
kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının
ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.
Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak
ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene
çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir
tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti.
Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.
Elleri kalçasında dolaşan Zehra
kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu.
Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye
başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da
aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor
eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça
düşler kurabiliyordu.
24 Mayıs 2024 Cuma
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1
Yirmi yaşındaki Yakup ile on
yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir. Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı
döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile
evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.
Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan
biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak
kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır.
Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel
işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde
de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.
Eşi ile arasındaki ayrımlar ve
çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem.
Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece
gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu
diyor.
Ardahan’ın en büyük köylerinden
birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve
kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile
birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz
Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.
Köyde okuyup büyümüştü, babası
liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul
sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem
şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir
tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.
Köyünün yaylası, çayır çimeni;
akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada.
Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda
hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak
kolay olmayacaktı.
Köy yaşamı bir başkaydı onun için.
Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada
insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz
bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından
akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir
yaşam kımıldanışı var.
Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri
söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından
tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi.
Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara
baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin
taş duvarlarına elini sürdü.
Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in
gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye
düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum,
Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu.
Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç
bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs
terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.
15 Mayıs 2024 Çarşamba
YAŞAM ATEŞİNİ ÖLÜM SÖNDÜRDÜ
Öğrencilerin her biri bir çiçekti Sinan
için. Küçük ve çelimsiz olanlar daha bir ilgiye muhtaçtılar. Kar bir yana,
yağmurlu havalarda sabah iliklerine kadar ıslanarak okula gelirlerdi. Islanmış
ceketlerini üşümemeleri için çıkarttırırdı öğretmenler. Sobanın etrafına
kuruması için bırakır derse dalarlardı çoğu zaman.
İçlerinden
Hasan hatırladığı kadarıyla, çelimsiz ve ürkek bir çocuktu. Fakir bir ailenin
umut bağladığı tek çocukları idi. Öğrenciler için okulun çok özel bir yeri
vardır. Kıpır kıpır bir sevinç, yazan kalemin durdurulamaz bir heyecanı, onlar
için her yer okul kokar. İyi bir yaşama kavuşma beklentisi. Onlar için bir
tutku ve haklı bir gelecek özlemidir.
Çıldır
Gölü’nün kıyısında gölü takip
ederek gelirdi arkadaşları ile. Kimi zaman yolu kısaltmak için buz tutan gölde
kestirmeden okulun yolunu tutarlardı.
Hasan kendi iç dünyasında suskun,
güzel gözlü, güleç, kumral, çalışkan, ince yapılı biriydi. Temiz ama yıkana
yıkana solmuş giysilerini fark etmezdiniz…
Yine o gün kar yağıyordu. Geç geldi
öğrencileri. Anlatın dedi öğretmenler.
Anlattıklarına göre sabah erkenden
yola çıkmışlardı. Ayazdan korunmak için birbirlerine sokularak yürüyorlardı.
Hasan rüzgârın etkisinden olacak arkalarda kalmıştı. Arkadaşlarına yetişmek
için adımlarını hızlandırdığı oluyordu. Ama çok geçmedi tipi başladı. Yağan kar
fırtınaya dönüşmüştü. Etraf acımasız doğa koşullarının hâkimiyeti altında idi.
Bir süre sonra Hasan’ın yanlarında
olmadığını fark ettiler. Okula da iyice yaklaşmışlardı. Dönüp Hasan’ı aramakta
ikirciklendiler önceleri. Sonra birbirlerinin yüzüne baktılar sessizce.
Çantaları ellerinde geldikleri yöne döndüler. Bir süre sonra Hasan’ın beyaz
örtü içinde yığılıp kaldığı yere ulaştılar. Hasan elinde sıkı sıkıya tuttuğu
çantası ile kalakalmıştı öylece. Geç kalsalar donmuş bir Hasan’la
karşılaşabilirlerdi kuşkusuz. Düşünmeden Hasan’ı kucakladılar. Hasan ise
çantasını bırakmıyordu. Yarı baygın haldeydi. Güç bela götürdüler köylerine. Ne
var ki hem Hasan hem de kendileri soğuktan ve tipiden oldukça etkilenmişlerdi.
Gözleri yaşararak anlattılar çektikleri zorluğu.
Fakirlik bir yandan; kar ve tipi
diğer yandan. Kar ve tipi günlerce dinmedi. Uzun süre okula gelmedi Hasan.
Sorduğumuzda hep “hasta yatıyor”
cevabını almıştık arkadaşlarından. Durmadan öksürüyor dediler Hasan için. Anlamıştık zatürre olduğunu.
13-14 yaşlarında bir genç çocuk.
Kaderine terk edilmiş topraklarda yaşam mücadelesi verdi günlerce. Kar ve tipinin
dinmesini bekledi umutsuzca. Başları yere eğik, çaresizliğin “yüzlerinde şark çıbanı kadar derin izler
bıraktığı” insanlar. Ve sonra sonsuzluğun son voltasının kahpece yakaladığı
bir yaşam.
O yıl mazlumlara mezar arayan
topraklarda kar ve tipi hiç dinmedi… Yaşam ateşini ölüm söndürdü… Ya bedenlerdeki
yangını?








