31 Ağustos 2024 Cumartesi

ŞAŞIRMAMAK ELDE DEĞİL


 

Öyle bir noktadayız ki, herkes kendisinin doğru diğerinin yanlış düşündüğü garabetten kurtulamıyor.
Yaşanan olayların, yazılıp çizilenlerin, yapılan yorumların, ileri sürülen düşüncelerin doğru olup olmadığını sorgulamayı , araştırıp gerçeği öğrenmeyi düşünme gereğini duymadan balıklama atlıyor.
Sonrası gelsin yalan yanlış haberler, ötekileştirmeler, hakarete varan sözler.
İnsan düşünüyor bu duruma bu toplum nasıl geldi?
Bunun mutlaka sosyolojik bir açıklaması olmalı...
Farklı düşüncede olanlar birbirlerini anlamak yerine "hadi ordan" demeyi seçiyor...
İnsan zaman zaman geri çekilip izlemeli hem toplum yaşamını,
hem yakın çevreyi.
Çünkü,
yaşam bizi sınar;
söylediklerimiz ve sustuklarımızla...
"Dinlemeyi ve anlamayı da bilmiyoruz" maalesef. "Dinlemeyi ve anlamayı "çoktan unuttuk.
Sosyal Medya dediğimiz platformlar , yazılı ve görsel basını çoktan bertaraf etmiş durumda.
Tüm dünyada bu böyle.
Teknolojinin önüne de geçmek olanaksız.
Her yetişkinin elinde ve hatta çocukların elinde akıllı telefonlar ve tabletler var.
Sabah kalktığımızda ilk yaptıklarımız arasına girmiş durumda sosyal medyaya göz atmak.
Özellikle Facebook,
Twitter gibi alanlarda yazılanların bir kısmı insanı dumura uğratır şekilde,
yalan yanlış,
gerçekle alakası olmayan paylaşımlarla dolu.
Doğru olmadığını düşündüğünüz ve hatta bildiğiniz bir konuda yazılana müdahale edip doğrusunu yazmaya çalıştığınızda "bırakın anlamayı dinlemeyi ya okkalı bir küfürle, hakaretle karşılaşıyorsunuz ya da engelleniyorsunuz."

Fuzuli'nin dediği gibi "söz söylemek irfan ister, anlamak insan"

KUYTULARDA ZAMAN GEÇİRMEK


 Kuytularda...

Bir yandan umarsız, boş gözlerle etrafı izleyenler, bir yandan etrafındaki insan davranışlarını gözlerken, düşünen beyinler.
Ki, artık düşünmek için zaman ayıranların azaldığı bir zaman dilimindeyiz.
İnsanlar meydanlarda boş gözlerle zamanı kovalıyor artık.
Diğer yandan çığırtkanların tiz sesleri, perona yaklaşan trenin çıkardığı o sese benzer nidalarıyla, bencilce etrafı çınlatmaları.
Sokak satıcılarının pervasızlığına karışan işsiz vatandaşın varlığı.
Elinde babadan kalma tespihi ile sıcağın altında varlığını sürdürmeye çalışan emekliler.
Sokakların kuytularında kafelerde okey taşlarını masaya yayanlar...
Hayat acımasızca balyozunu indirdirdikçe indiriyor... Çoğumuz farkında değiliz.
Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler...
Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür ...
Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken...
En ucuz şey zaman artık.
Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman...
Gün içinde tek tek seslerin ayırtedilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.
Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.
Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.
Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .
Yaşadıklarımız budur sadece.
Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.
Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan...
Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin...

22 Ağustos 2024 Perşembe

DE BAKALIM HASO, AĞA OLURSAN NE YAPARSIN?


 

Hayal gücü, birilerinin yaşam mücadelesinde farkında olmadan yaşadığı algı yanılsamasıdır desek yanılmış olur muyuz?  

Herkes hayal gücünden etkilenir.

Fakat bazılarımız serseme döner.

Gerçeği saklamak ve yalan söylemek kimi zaman yapılan bir bencillik olsa gerek.

Oysaki adalet insanın içindedir.

Yeter ki onu haksızlıkları gidermek için kullanalım.

Haksızlık yapmak için değil.

Sormuşlar:

"De bakalım Haso, ağa olursan ne yaparsın?"

Düşünmüş Haso, kafasını kaşımış, gene düşünmüş ve sonunda:

"Soğanın cücüğünü yerim demiş."

İnsanların toprak kadar üretken olduğu ancak rüzgârın vurup yelin üfürdüğü, yağmurun damla damla erittiği bir coğrafyayı düşünün.

İşte böyle bir coğrafyada dağın kayalık yamacına yapışmış olan toprak evlerin vadinin üretken toprağına bakışında ve akşamın alacakaranlığının kehribar rengi ışığında sorulan soruları Haso duygularını gizlemeden telaşsızca böyle cevaplıyor.

Haso’nun ki hayal gücüne dayanan bir anlayıştı.

Çünkü Haso’da biliyordu ki ağa olamazdı.

Dahası ağalıkta acımasızlık vardı.

Haso acımasızda olamazdı.

Haso’nun yüreğinde istese de kimsenin el süremeyeceği kimsenin çiğneyemeyeceği bir insanlık anlayışı vardı.

Hoş Haso’nun aklı soğanın cücüğünden öte geçmiyor.

Ya diğer Haso’ların aklı nereye kadar varıyor?

13 Ağustos 2024 Salı

GÜNÜN GETİRDİĞİ


 

Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için.
Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından.
O sabah kalkmadı bir türlü.
Belki de kalkamadı.
Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı.
O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu.
Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi.
Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu.
Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı.
Bir süre sonra ağır ağır kalktı.
İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi.
İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle.
Oysaki Ağustos güneşinin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı.
Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu.
Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu.
Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti.
Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı.
Bilgisayarı açtı.
Kısa bir not yazdı.
Yüreği yağmur yüklü idi.
Yüzü solgundu, titremesi artmıştı.
Geri döndü.
Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.

12 Ağustos 2024 Pazartesi

HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM


Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

NOT: Onüç yıl önce yazdığım bir yazı. Bir anı. Şimdilerde, hele ki İstanbul'da benzer durumu görmek olanaksız.
Yazıda anlatılan yer Ankara Sincan'da bir park.

15 Temmuz 2024 Pazartesi

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---4


 

Cemal amcanın evi genişçe bir avludan ibaret, iki odalı bir gecekonduydu. Mutfak, banyo ve tuvalet iyi sayılabilecek bir planlamayla yapılmıştı. Banyo kazanları yoktu. Alüminyum güğümle bahçeye yakılan ateşte su ısıtılır, ısınan suyla banyo yapılırdı. Ateşi yakmak, suyu ısıtmak kendi işiydi artık. Bu durum hiç hoşuna gitmiyordu. Paylaşım yoktu. Yani evin işinin bir kısmını da Zehra kadın yapmıyordu. Ağır ve zor işleri kendisine bırakıyor, yemek gibi görece daha basit işleri yapıyordu. Bu durumda iyice bunalmıştı.

Aradan aylar geçmişti. Değişen bir şey yoktu. Değişeceği de yoktu. Bu nedenle evde kalmak yerine çalışması gerektiğine karar vermişti. Hiç olmazsa gündüzleri Zehra kadının sıkıcılığından kurtulmuş olurdu. Komşularından bazı kadınların tekelde çalıştıklarını duymuştu.  Bunlardan biride Fadime’ydi.  Alımlı ve insanı rahatlatan bir yüzü vardı. Kısa kesilmiş siyah saçları ve kahverengi gözleriyle güzel bir kadındı Fadime. İnsana da yakın ve içten davranıyordu. Yüzü güleçti. İster istemez yüzünün güleç olması Özlem’e bir rahatlık vermişti. Söylemek istediğini çekinmeden söyleyebilirdi.

Fadime’nin evde olduğu bir gün, Zehra kadından habersiz, komşu evin büyük kızıyla yanına gitti. Fadime her zamanki güler yüzü ile karşıladı onları, eve buyur etti. Evi ferah ve huzur doluydu. Genişçe bir bahçe içerisine yapılmış tek katlı güzel bir binaydı. Genişçe holünü geçtikten sonra oturma odasına girdiler. Koltuklar yeniydi. Duvarlarda asılı tablolardaki manzara resimleri insana rahatlık veriyordu. Küçük bir masa ve televizyonla odanın dekoru tamamlanmıştı.

Özlem kendi yaşadıklarını düşününce ürperiyordu. Yaşadıklarını hak etmediğini biliyordu. Lakin şimdi bunları düşünecek zaman değildi. Geçmişi düzeltmenin olanağı yoktu. Geçmiş geçmişte kalmıştı. Fadime soru dolu bakışlarla Özlem’e bakıyordu. Geldiklerine göre mutlaka bir söyleyecekleri vardı elbette. Özlem bunu fark edince, “cesur ol, sıkılganlığı bırak” diye kendine söylendi içinden.

“Abla rahatsız ettik. Lakin senden bir şey öğrenmek istiyorum” dedi.

Fadime gayet rahat “elbette çekinmeyin, söylemek istediğinizi söyleyin “diyerek gülümsedi.

“Abla sen tekelde çalışıyormuşsun. Bende çalışmak istiyorum. Yardımcı olabilir misin diye sormaya geldim.”

Fadime her zamanki mütevazılığiyle “elbette” dedi. “Yarın tekel müdürlüğüne bir sorayım. Yeni işçi alıyorlar mı? Eğer alıyorlarsa seni almaları için ricada bulunurum.”

Özlem büyük bir mutlulukla “inşallah abla” dedi.

“Bize müsaade, kalkalım artık. Zehra kadın daha fazla yokluğumu fark etmeden evde olmalıyım. Senden haber bekleyeceğim” diyerek evden ayrıldılar.

Evdekiler gibi düşünemiyordu. Zehra kadın için her şey normaldi. Cemal amca ise Özlem’in iç dünyasının farkında bile değildi. Ona göre evin geçimi yerindeydi ve sıkıntı yoktu. Daha ne olsundu. Yakup ise işi ile ev arasında gidip geliyor, kendisine söylenenleri yapıyordu. Sanırsın beyninde düşünme merkezi çalışmıyor gibiydi. Kısacası evde ayrı dünyaları yaşıyorlardı. Özlem bu durumu yadırgıyor, Yakup’un aptallık derecesine varan hislerini kabullenemiyordu. Büyümek, çocukluğunu yitirmek olmuştu. Nerede artık o çocuk yüreğinden taşıp bulutlarla bütünleşen sevgi? Yıllar, çok şeyler alıyordu insandan, her zaman bir şeyler kazandırmıyordu işte. İnsan zorlukları, sıkıntı ve acıları öğreniyordu. Bir de kendini korumayı öğreniyordu. Yaşam çizgimiz belirlenirken sorulmamış bize. Mutlu mutsuz, acılı ya da beklentisiz, şartlar ne olursa olsun, en sağlam ve doğru kararı vermeliydi. Mücadeleden kaçmamalıydı.

Fadime’den gelecek habere göre kararını Yakup’a söyleyecekti. O gece sık sık uyandı. Başında hafif bir ağrı vardı. Vücudundaysa hissedilir bir ateş. Sabaha karşı ateşi yükselmişti. Arada bir sayıklıyordu. Yakup ne yapacağını şaşırmış, elinde ıslak bezle yüzünü siliyordu. Sabah gün ağarırken ateşi düşmüş, deliksiz bir uykuya dalmıştı. Gece ateşi arttığında midesi de bulanmaya başlamıştı. Ateş içinde yanarken kendisini lavaboya zor atıyordu. İyiye işaret değil diye düşündü. Sabah olunca doktora gitmeye karar verdi. Yakup’un Çiğlide yazıhanesini bildiği bir doktor vardı. Yakup o gün işe gitmeyecekti. İş yerini arayıp durumu bildirecekti. İşe gitmemesini Özlem istemişti. Yakup’ta gönülsüz kabul etmek durumunda kalmıştı.

 


20 Haziran 2024 Perşembe

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---3


 

Huzursuzdu, gülümsediği anlarda bile keder izleri vardı. Anacığının mahzun bakışları, küçük kardeşi hayalinde belirmese, sılayı elinin tersiyle iter pek de sorun etmezdi kim bilir. Arada bir nerden öğrendiğini hatırlamadığı sözcükleri mırıldanırdı:

“Sıla bir lokma ekmek, bir yudum su

Ve anamın gözlerinde dönmeyişimin korkusu”

Yakup yakın çevrede çalışıyordu o sıralarda. Şevket de işe gidip geliyordu. Lakin Şevket evlenince arsanın bir kenarına yaptığı eve taşınmıştı. Özlem ve Yakup hala Yakup’un baba evinde birlikte kalıyordu. Özlem de geniş arsanın bir kenarına bir göz dam yapmasını ve ayrı oturmalarını istiyordu Yakup’tan. Lakin kime diyorsun. Yakup’un aldırdığı bile yoktu. Özlem evde fazla sorun çıkmasın diye üsteleyemiyor, içine atıyor çoğunlukla susuyordu. Genç yaşta dönülmez ufkun arkasında kaybolup gitmişti Özlem. Tek başına ne yapabilirdi. Hayatın onca zorluğu karşısında çaresizdi.

İşinin olmadığı anlarda Özlem yan bahçede eğreti gecekondunun önünde duran genç kızlarla konuşmak istiyordu. Kirpikleri yanaklarına düşmüş, suratları kırmızı, eski giysili çocuklarda onunla konuşmanın telaşındalar. İçlerinden biri akıllı sözlerle budala insanları taklit ediyordu. Bedenleri cılızdı. Seviyordu onların bu halini Özlem. Babaları işçi, yoksul çocuklar da olsalar. Üstleri eski ve yırtık da olsa Özlemin içindeki çocukluğu hatırlatıyor onlar. Lakin Zehra kadın onu bahçe kenarında komşu gecekondunun çocuklarıyla konuşur görünce çok kızıyor, elinden tuttuğu gibi eve sokuyordu. Kendisine arkadaş arıyorsa kendisi ne güne duruyor, kendisiyle konuşsun. Bu durumda ne yapabilirdi Özlem, düş kurmak, hayale dalmaktan başka?

Aradan geçen günlere rağmen yeni evine alışmakta zorluk çekiyordu. Zehra kadının peşi sıra dolaşmasından usanmıştı. Yaşadığı evde bir başkasının buyruğu altında yaşamak ona zor geliyordu. Anacığı böyle miydi ya. Evde yapılacak işler konusunda kendi kararını vermeye alışmıştı. Şimdi ise bahçeye çıkmasına bile razı değillerdi. Komşu evin çocuklarıyla konuşması bile yasaklanıyordu. Tükenip bitmeyen bu durum karşısında akşam eve gelen Yakup’a olan biteni anlatıyor, Yakup ise tek kelime etmiyordu, ya da edemiyordu garip bir şekilde.

Huzursuzdu. Geceleri uyuyamıyor, yüzü tarifsiz acılarla kırışıyordu. Eşine kaç kez söylemişti. Arsanın bir köşesine bir göz dam yapalım, ayrı oturalım diye. Lakin dinleyen kim. Yakup babasının ve ağabeyi Şevket’in emri altında yaşıyordu. Bunu iyice anlamıştı. Anlamıştı da bu durumu bir türlü kabul edemiyordu. Yakup’un kazancını elinden almaya alışmışlardı. Ayrı bir göz dam ev yapılmasına razı gelirler miydi hiç.

Yanağından aşağı süzülen gözyaşlarını mendiliyle silerken düşünüyordu. Bir yandan da ağladığını kimselerin görmesini istemiyordu. Özellikle de Zehra kadının onu ıslak mendili elinde görmesini hiç istemiyordu. Kendisini babasından istedikleri zaman Zehra kadın:

“Meryem bacı! Kızını hiç merak etme. Senden sonra ikinci anası ben olacağım” demişti.

Demişti demesinde de aradan geçen günlerde ikinci analığı güzel yapıyordu işte! Zehra kadından habersiz evin bahçesine bile çıkamıyordu. Bu nasıl analıksa artık! Oysa anasının yerini hiçbir kadının tutamayacağını biliyordu. Buna rağmen anasına söylenen “ikinci anası ben olacağım” sözüne ses çıkarmamış susmuştu. Anası onsuz duramazdı. Köyün içinde arkadaşlarına gitse yolunu gözler, gelince de saçını okşar “güzel kızım neler yaptın” diye sorardı. O da anasına “merak etme iyiyim” der gönlünü alırdı. Şimdi bunları ikinci anasından göremiyor, üstelik yapacağı şeyleri buyuruyor, başında bekliyordu.

30 Mayıs 2024 Perşembe

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME--- 2


 

Köyünü daha şimdiden özlemeye başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu. Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye başlamış aklına köyünü getirmişti.

Kayınpederi büyük sayılabilecek bir arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.

Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup işte böyle biriydi.

Arsanın her iki tarafı kabaca alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi. Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı köşesi yeşermeye başlamıştı.

Etrafta da benzeri evler yapılmaya başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz, kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.

Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti. Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.

Elleri kalçasında dolaşan Zehra kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu. Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça düşler kurabiliyordu.

24 Mayıs 2024 Cuma

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1


 

Yirmi yaşındaki Yakup ile on yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir.  Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.

Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır. Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.

Eşi ile arasındaki ayrımlar ve çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem. Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu diyor.

Ardahan’ın en büyük köylerinden birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.

Köyde okuyup büyümüştü, babası liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.

Köyünün yaylası, çayır çimeni; akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada. Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak kolay olmayacaktı.

Köy yaşamı bir başkaydı onun için. Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir yaşam kımıldanışı var.

Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi. Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin taş duvarlarına elini sürdü.

Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum, Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu. Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.

15 Mayıs 2024 Çarşamba

YAŞAM ATEŞİNİ ÖLÜM SÖNDÜRDÜ


 

Öğrencilerin her biri bir çiçekti Sinan için. Küçük ve çelimsiz olanlar daha bir ilgiye muhtaçtılar. Kar bir yana, yağmurlu havalarda sabah iliklerine kadar ıslanarak okula gelirlerdi. Islanmış ceketlerini üşümemeleri için çıkarttırırdı öğretmenler. Sobanın etrafına kuruması için bırakır derse dalarlardı çoğu zaman.

İçlerinden Hasan hatırladığı kadarıyla, çelimsiz ve ürkek bir çocuktu. Fakir bir ailenin umut bağladığı tek çocukları idi. Öğrenciler için okulun çok özel bir yeri vardır. Kıpır kıpır bir sevinç, yazan kalemin durdurulamaz bir heyecanı, onlar için her yer okul kokar. İyi bir yaşama kavuşma beklentisi. Onlar için bir tutku ve haklı bir gelecek özlemidir.

Çıldır Gölü’nün kıyısında gölü takip ederek gelirdi arkadaşları ile. Kimi zaman yolu kısaltmak için buz tutan gölde kestirmeden okulun yolunu tutarlardı.

Hasan kendi iç dünyasında suskun, güzel gözlü, güleç, kumral, çalışkan, ince yapılı biriydi. Temiz ama yıkana yıkana solmuş giysilerini fark etmezdiniz…

Yine o gün kar yağıyordu. Geç geldi öğrencileri.  Anlatın dedi öğretmenler.

Anlattıklarına göre sabah erkenden yola çıkmışlardı. Ayazdan korunmak için birbirlerine sokularak yürüyorlardı. Hasan rüzgârın etkisinden olacak arkalarda kalmıştı. Arkadaşlarına yetişmek için adımlarını hızlandırdığı oluyordu. Ama çok geçmedi tipi başladı. Yağan kar fırtınaya dönüşmüştü. Etraf acımasız doğa koşullarının hâkimiyeti altında idi.

Bir süre sonra Hasan’ın yanlarında olmadığını fark ettiler. Okula da iyice yaklaşmışlardı. Dönüp Hasan’ı aramakta ikirciklendiler önceleri. Sonra birbirlerinin yüzüne baktılar sessizce. Çantaları ellerinde geldikleri yöne döndüler. Bir süre sonra Hasan’ın beyaz örtü içinde yığılıp kaldığı yere ulaştılar. Hasan elinde sıkı sıkıya tuttuğu çantası ile kalakalmıştı öylece. Geç kalsalar donmuş bir Hasan’la karşılaşabilirlerdi kuşkusuz. Düşünmeden Hasan’ı kucakladılar. Hasan ise çantasını bırakmıyordu. Yarı baygın haldeydi. Güç bela götürdüler köylerine. Ne var ki hem Hasan hem de kendileri soğuktan ve tipiden oldukça etkilenmişlerdi. Gözleri yaşararak anlattılar çektikleri zorluğu.

Fakirlik bir yandan; kar ve tipi diğer yandan. Kar ve tipi günlerce dinmedi. Uzun süre okula gelmedi Hasan. Sorduğumuzda hep “hasta yatıyor” cevabını almıştık arkadaşlarından. Durmadan öksürüyor dediler Hasan için.  Anlamıştık zatürre olduğunu.

13-14 yaşlarında bir genç çocuk. Kaderine terk edilmiş topraklarda yaşam mücadelesi verdi günlerce. Kar ve tipinin dinmesini bekledi umutsuzca. Başları yere eğik, çaresizliğin “yüzlerinde şark çıbanı kadar derin izler bıraktığı” insanlar. Ve sonra sonsuzluğun son voltasının kahpece yakaladığı bir yaşam.

O yıl mazlumlara mezar arayan topraklarda kar ve tipi hiç dinmedi… Yaşam ateşini ölüm söndürdü… Ya bedenlerdeki yangını?