21 Ocak 2020 Salı

SU AKAR MECRASINI BULUR


Gözlerini ufka doğru gezdirdi.
Geniş araziye uzun uzun baktı.
Kasabayı düşündü.
İnsanlarını, gurbete gidenleri, kalanları.
Canlarını çoktan gurbete dağıttın dedi içinden.
Oysaki kimi canını adadı, kimi ömrünü.
Kiminin kahpe kurşunlarla damarlarında oluk oluk kan boşaldı toprağına, kiminin alnından ter.
Kimi kahpece ve onursuzca yaşadı, yaşamakta duvar diplerinde; kimisi çilesine sevdalandı, onursuzluk olsa da sokaklarında.
Berrak sulara hasretsin artık. Sırtını dayasan da kayalık yamaçlara.
Çiçekli dağın zirvesindeki özgürlüğe inat eteklerinde kalleşlik sarmaş dolaş olmuş.
Kasabadan gidenleri düşündü.
Aradan yıllar geçmişti.
Koskoca yıllar.
Gurbete çıkanlar gönüllerde hasretleri çoğalttı.
Yıllar Hasan’ı, Erdem’i, Ali’yi delikanlı yaparken, Ayşe’yi, Emine’yi on altısında, on yedisinde gözlerden kıskanılacak güzellikte genç kız yaptı.
Recep ne gurbeti tanımıştı ne de sılayı.
Tatmamıştı bir lezzeti lakin belayı görmüştü.
Kahvelere yöneldi.
Kahvenin önünde koca çınarın altında okey oynayanların yanına sandalye çekip gölgeliğe oturdu.
Delikanlılar okey oynuyordu.
Bunların arasında Altay’da vardı.
Eski arkadaşlarındandı Altay.
Ölümüne beraberlik sözü vermişler kan kardeşi olmuşlardı yıllar önce.
Okey oynayanlardan biride Altaydı.
Recep’i görünce kahveciye seslendi.
-Muzaffer amca demli bir çay yolla. Hoş geldin Recep, nerelerdesin sen, görünmüyorsun, dedi.
-Buralardayım Altay, işlerim vardı. Onlarla uğraştım. Kahvelere de bu ara pek çıkamadım, dedi çayını yudumlarken.
-Ne işin vardı. Hasat mevsimi değil, kendini eve kapatıp durma. Gel arada bir sohbet edelim.
-Bağların oraya gittim az önce.
-Bağlara mı?
-Evet, tarlaları bir dolaşmak istedim, diye cevap verdi Recep.
Okey oyunu bitmiş Altay Recep’in yanına sandalyesini çekmişti.
Can arkadaşının hüzünlü yüzünü görünce o da hüzünlendi. Derin bir nefes aldı. Oturduğu sandalyeden kalkıp elini Recep’e uzattı.
Dudaklarından yayılan tebessümle:
-Ben senden yanayım, senin yanındayım Recep. Allah da bizimle bir, bizden yana merak etme. Her şey düzelir. Bu günler, bu sıkıntılarda geçer.
Recep sıkıntılı konuştu.
Altay’ın yüzüne bakmadan, gözlerini kaçırarak:
-Budak domuzu yine olay çıkarmış. Veli’nin su hakkını almaya kalkışmış. Kasabanın belalısı oldu bu adam. Önüne gelene külhanbeylik yapıyor.
-Sıkma canını Recep. Su akar mecrasını bulur. İstiyorsan yoluna çıkalım. Lakin çekirge misali bir iki derken üçüncü sıçrayışta o da belasını bulur. Elini bulaştırma bence. Ekmeğine bak. İki çocuğunu düşün. Beş para etmez biri ile takışıp geleceğini heder etme. Lakin yok illa Budak’la kapışacağım dersen beni de yanına al. Ancak dediğim gibi kin tutmak yüreğe yüktür. Eden bulur meraklanma. Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
Recep rahatlamıştı Altay’la konuşunca.
Ona sevgi ile baktı.
Yiğit delikanlı diye geçirdi içinden.
Bir o kadar da merhametli, insancıl.
Birer çay daha içtiler.
Gün öğleye yaklaşmıştı.
Recep Altay’dan müsaade isteyip eve yollandı.
Bir belaya bulaşmadığı için o da rahatlamıştı.
İyi ki şeytana uyup kavga yerine gitmemiş uzakta beklemişti.

GİDERSİN



"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hemde
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günde yüzünü yakarken keskin bir ayaz
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgarlar eserken gidersin.
Ve insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin ,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgarda kavrulurken nehir
Gidersin.
//___Hüseyin GÜZEL___//

17 Ocak 2020 Cuma

A MİLLİ BAYAN VOLEYBOL TAKIMININ BAŞARISI


Türkiye A Milli Bayan Voleybol Takımı, Almanya'yı yenerek Tokyo'da yapılacak olimpiyatlara katılma hakkını elde etti. Bu başarı milli gururumuzdur. Voleybolcu gençlerimizi kutlarım.

Lakin, genç kızlarımızın bu başarısından sonra Düzce Kaynaşlı belediye başkanı sosyal medyada şu paylaşımda bulunmuştu. "Allahu Teala'nın 'örtünün vücut hatlarınız belli olmasın' emrine karşı çıkarak, açılıp saçılacaksın, kendini teşhir edeceksin sonra da 'Tokyo'ya gidiyoruz' diye sevineceksin. Dünya şampiyonu olsan ne yazar..."

Bayan Voleybol takımı, Voleybol Federasyonunun belirlediği ve uluslararası müsabakalarda belirlenen kurallar çerçevesinde maçlara çıkmaktadır. Bir kere bunun bilincinde olmak lazım. Hangi Ortadoğu ülkesinde uluslararası kabul gören modern giysilerle müsabakalara çıkan bayan voleybol takımı var?
Bunu kadını dört duvar arasına sıkıştırıp sadece çocuk yetiştirmeleri gerektiğini düşünenlerin anlamasını beklemek zaten zordur.
O kızlarımız çağdaşlığın ve uygarlığın başarısını ortaya koydular. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde kadın erkek eşitliği vardır. Kadınlarımızı giyimlerinden dolayı öteleme anlayışı doğru bir yaklaşım değildir. Ne yani, maçlara şalvarla mı çıksınlar.
Bu ülkede her alanda gençlerimizin başarısının devamı için hep birlikte yapacağımız bir sürü iş varken bu yaklaşım haksızlıktır.
Bir olaya bakış açısını değiştirip, hayattaki tıkanıklıkları aşmak tek çaredir.
İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde beliren acı bir tebessümle " bu kadar da olmaz" diye düşünüyor. Gel gör ki, anlayışsızlığın tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmeli.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine, kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Suni gündemlerin etkisinden uzak durup, insanlarımızın ve gençlerimizin başarısından mutluluk duyup, onların tekrarlanacak başarılarına odaklanmalıyız.

24 Aralık 2019 Salı

ÇOCUK




Eşitlikmiş, adaletmiş
Özgürlükmüş
İnsan hakları, çocuk hakları imiş
Duydun mu sen çocuk?
Çocukluğunu yaşamadan
Yaşam derdine düşen
Oyun da değil kendini tarlada bulan
Sen değil misin çocuk?
Bir renk
Bir ışık
Bir hüzün
Bakışların umut mu düş mü bekler
Söylesene çocuk?

17 Aralık 2019 Salı

CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİ


Facebook görsel konusunda google'yı  sollamış durumda deyim yerindeyse.
Yukarıdaki fotoğrafı bir arkadaşın sayfasındaki gönderiden aldım.
Şimdi fotoğrafa bakınca insan ne düşünüyor acaba?
Ne düşünmeli?
Erkek egemen toplumun durumu bu maalesef.
Kadının adı yok.
Esemesi okunmuyor.
Dört duvar arasına sıkıştırılmaya çalışılan bir insanın tepki vermesi kolay değil.
Saygı şart.
İnsan haklarını içselleştirmemiş olanların anasına dahi saygısı yok.
Ya da eşine yada akrabası kadına.
Bu fotoğraf tam bir ibretlik fotoğraf ne yazık ki.
Kadın bir toplumun atardamarıdır oysa ki.
Kadının saygı görmediği, önem verilmediği bir toplumda gelişme olur mu?
Geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri ile Kuzey ülkelerini karşılaştırın.
Hangi ülkeler daha çok kadın haklarına önem veriyor ve hangi ülkeler daha gelişmiş durumda.
Toplumun eğitilmesi şart.
Ve en önemlisi insan haklarını kavrayıp benimsemesi şart.
Bu fotoğrafta kadına suç bulan kafalar ne yazık ki etraflıca düşünmesini de bilmiyor.
Durumu yeterince kavrayıp değerlendiremiyor demektir.
Yeniçağ Gazetesinde 17.12.2019 tarihinde yayınlanan bir haberde ise şu bilgiler veriliyor:
"Dünya Ekonomik Forumu'nun 2020 Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi'nde Türkiye'nin durumu dikkat çekici.
Türkiye, 153 ülke arasında 130. sırada yer alırken, 
kadınların ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği kategorisinde 136'ınci,
İş gücüne katılımda 135'inci,
Aynı işe eşit ücrette 106'ıncı,
Eğitim olanaklarına erişimde 113'üncü,
Sağlıkta 64'üncü,
Siyasi yaşamda temsilde 109'uncu sırada yer aldı.
Bölgesel sıralamada ise; Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki 19 ülke arasında İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Tunus'un ardından 5'inci sırada yer alıyor."


6 Aralık 2019 Cuma

CEREN ÖZDEMİR



20 Yaşında hayalleri olan, geleceğe umutla bakan bir genç kız. Ceren Özdemir.
Gözünü kırpmadan öldürmekten zevk alan bir katil tarafından katledildi. Ülkemizde her yıl her ay, neredeyse her gün bir yerlerde kadınlara şiddet uygulanıyor, katlediliyor.
Ceren gecenin bir saatinde yolda yürürken takibe alınıp evinin önünde kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.
Katilin bahanesi de yok. Ceren, ne şort giydi, ne boşanmaya kalktı.
Katil, 3 yaşındayken dedesi tarafından yetimhaneye veriliyor. !8 yaşını tamamladığı 2002 yılında yetimhaneden ayrılıyor.
2005 yılına kadar hırsızlık ve benzeri suçları işliyor.
2005 yılında 13 yaşında bir çocuğu bıçaklayıp ağır yaralıyor.
Bıçaklanan çocuk 10 gün komada kalıyor, bir dizi ameliyat sonucu yaşama geri dönüyor.
Lakin, yaşadığı travma nedeniyle liseyi yarıda bırakıp eğitim hayatını sonlandırıyor. Katil, bu olayda 20 yıl hapis cezasına çarptırılıyor.
Bir sure sonra, iyi hal raporu ile açık infaz sistemine geçiriliyor. Katil burada firar edip Ceren'i katlediyor.
Üzüntümüz sonsuzdur.
Devlet bir katili açık cezaevine almamalı.
Bireyler için tehlike oluşturan bir caninin firar etmesi sonrasında kısa sürede yerinin tespit edilmesi ve toplumun bilgilendirilmesi gerekirdi.
İnsanlar gece sokaklarda yürümeye korkar hale geldi.
Kadınları katledenlere aldıkları cezalarda iyi hal indirimi yapılmasına da son verilmesi gerekir.
Kimse kimsenin yaşam hakkını bu şekilde elinden almamalı.
Adalet gereken caydırıcı cezaları vermeli.
Vermeli ki bir daha bu tür olaylara bu toplum şahit olmasın.  
Ceren'e Allah'tan rahmet diliyorum

24 Kasım 2019 Pazar

YAZACAKSA DÜŞÜNEREK YAZMALI BİR İNSAN..



Derler ki "her okur kendini okur", "her yazar da kendini yazar". Dolayısıyla insan kendini kuşatan, varlığını saran dış ve iç dünyasını yazar. Ve onlarca yılda süregelen ayak izlerinin bıraktığı öyküleri.
Gazetelerde ve web sitelerinde yazılanları çizilenleri okuruz. Yazılan çizilenlere farklı görüşlere sahip olanlar tarafından yorumlar yapılır. Kimi zaman yapılan yorumlar doğru olanı yansıtmaz. Yapılan yorum yapanın dünya görüşünü, yaşam anlayışını empoze etmek amaçlıdır.
Sosyal medya hesaplarında bunu yapanlara rastlamak şaşırtıcı değil.
Bu yaklaşım okurun zihnine soru tohumları eker, onları yanlış yönlendirip çıkmaz sokakta yalnız bırakır.
Oysa sorumluluk bilinciyle hareket edenin görevi, toplumsal duyarlılığı göz ardı etmeden düşüncelerini dile getirmektir. Fikir ve düşünce özgürlüğünün gereği de budur.
İnsanlara sığınak yapmak insanı nasıl ayakta tutarsa, yazmak ve okumak da insanı ayakta tutar. Varlık sebebimiz toplumun geleceğidir. Yazılacak her cümle düşünülerek yazılmalı.
Davranışlarımız dünyada tecrübe edilen, davranışlara sadık olmalı; etik anlayışımız hem kendimize hem çevreye zıt olmamalı.
Okurun yol haritasını bu davranışlar yönlendiriyor.
Farklı coğrafyalarda yaşayan insan o coğrafyanın şartlarına göre, fikirlerini beyan eder. Kendi anlayışına uygun olan neyse ona göre davranır. Toplum psikolojisinin ve algı yönetiminin bir sonucudur bu.
Buna algı yanılsaması da diyoruz.
Ancak fikir beyan ederken, yazarken yada çizerken dönülemeyecek kırmızı çizgiler geçilmemeli. Söylencelerle gerçekleri bir potada eritirken pek çok insanın bakıp göremediği ama kendi içinde derinlik barındıran gerçekler okura ulaştırılmalı.
Söz söylenip yazılı doküman haline gelmişse, velev ki doğru olan yazılmamışsa, aklıselim düşünüldüğünde, nasıl bir hata yapıldığı görülecektir. Kapsamlı araştırmanın gereğinin yerine getirilmediği de.
İnsan egosunda bencillik ve ben’lik kavramları vardır. Bu kavramların baskın olup olmaması da o kişinin ters köşeye yatıp yatmamasını etkiler.
Üstesinden gelebileceğimiz sorunlar her daim vardır. Sorunların üstesinden gelip, toplumu rahatlatıcı önlemler alma ve çözüm üretmekte.
Yaptığımız değerlendirmelerle sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmemeliyiz.
Toplumu kutuplaştırmak, diğerini ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Ortak paydada birleşmemek ve karar vermemek de.


22 Kasım 2019 Cuma

KIRILMALAR, SAVRULMALAR...




Gözlerimi açtığımda gün ışımıştı. Perdeleri açtım. Dışarısının gürültüsü bir anda evin içine doldu. Ayazın etkili olmaya başladığı şu günlerde, sabahın erken saatinde işe gitmenin telaşıyla yola çıkanların ve araçların doldurduğu caddeye bir göz attım. Gökyüzünde kırlangıçlar, martılar bir o yana bir bu yana, göklerin efendisi bizleriz dercesine kanat çırpıyordu.
Çoktandır uyumak istesem de uykum kaçıyor. Yaşanan olayların "bu kadarı da olmaz" dedirten durumu her insan gibi beni de rahatsız ediyor.
Yeryüzünün farklı coğrafyalarında yaşanan kırılmalar, savrulmalar, ölümler, ötekileştirmeler hep insan odaklı.
Oysaki insan, davranışıyla, sözüyle, bakış açısıyla, çevreye, doğaya ve diğer insanlara yaklaşımıyla değerlenir. Bence insan, hem başkalarıyla hem de kendisiyle uyum içinde olmalı. Başkalarıyla ve kendisiyle olan kavgasını bırakmalı.
Düşünce ve mantığın kabul ettiği kurallara göre hareket etmeli. İnsan hakları kavramını ve adalet anlayışını kavramalı. Bulunduğu çevrede rahat bir yaşamın varlığı buna bağlıdır. Unutulmamalıdır ki, kimse kimseden üstün değildir. Birinin sahip olduğu haklara diğerleri de sahiptir. Dolayısıyla herkes vicdanının kabul ettiği şekilde davranmalıdır. Çünkü, vicdan kim olduğundur. Yaşanan olumsuzluklara karşı duyarsız kalıp kalmamak da bir vicdan meselesidir. Her daim, davranışlarımızda kendimizi yansıtırız. Hiç bir şeyi gizlemek olanaklı değildir. Ne yapılırsa yapılsın insan davranışları yaptıklarını eninde sonunda ele verir. Hani derler ya "vicdanlı davran" diye. Vicdan varsa varsın, yoksa yoksun. Bireyin topluma katılmasının görülmez ana yoludur vicdan. Dolayısıyla vicdan varsa insan vardır.
Yaşadığımız çevreyi, çevrede yaşayan insan profilini içselleştirmeliyiz. Pişmanlığını duyacağımız hiç bir şeyi bilerek ve isteyerek yapmamalıyız. Her türlü yalandan, kaygıdan uzak durmalıyız.


15 Kasım 2019 Cuma

ÇANAKKALE CEPHESİ VE GELİBOLU-3


18 Mart öncesi, itilaf devletlerinin boğaz çevresine yığdığı kuvvetlerin topçu atışlarındaki amacı, Türk tabyalarını imha etmek, tabyaların imhası sonrasında boğazdaki mayınları temizlemek, Türk savunmasını manevi yönden çökertmekti.
25 Şubat 1915 günü sabah saatlerinde, başlayan yoğun top atışı sonucu, Ertuğrul ve Orhaniye tabyaları toprağa gömüldü. Düşman bombardımanı Kirte'ye kadar bataryalarımızı enkaz haline getirdi.
Ertesi gün ve daha ertesi gün müttefik devletlerin mayın tarama gemileri boğaza girmiş, lakin istediklerini yapamadan Soğandere seyyar bataryası tarafından bir kısmı batırılmış kalanlarda geldikleri yere geri dönmüşlerdi.
Sonraki günlerde, Nusrat mayın gemisi eldeki son mayınların Boğaz'a dökülmesini tamamlamıştı.

İngiliz donanmasının Boğaz'daki Türk tabyalarını bombalaması itilaf devletlerinin Boğaz'ı rahat geçecekleri savını güçlendirdi. Rusya'da harekete geçmişti. Yunanlılar boş durur mu, onlarında 3 tümenle savaşa katılma isteği, Yunanistan'ın İstanbul'a girmesini istemeyen Rusya tarafından istenmedi.  4 Mart tarihli nota ile de, Rusya, İngiltere'den boğazları istedi.
Boğazları geçmeden İstanbul ve çevresini aralarında pay etmeye başlamışlardı.
O sıralarda Çanakkale'ye yeni gelmiş olan Yarbay Mustafa kemal, sevk ve idaresi ile muharebelere ağırlığını koymaya başlamıştı.
...
Anadolu'dan gelen Mehmetçikler ve İstanbullu yedek subayların karşısında İngiliz kömür işçileri, İskoçyalılar , Avustralyalı koyun çobanları, Kuzey Afrikalı çöl bedevileri ,Senegalliler ve Hintliler vardı. Her iki taraf karşı karşıya gelmeden önce, müttefik devletlerinin Çanakkale'yi denizden geçme umutlarının tükenmesi gerekiyordu.
Ve bu 18 Mart günü gerçekleşti.

Bir yandan Türk topçusunun yaptığı atışlar sonrası İngiliz mayın tarama gemilerinin faaliyet gösterememesi, diğer yandan Nusrat mayın gemisinin döktüğü mayınlar, müttefik devletlerin gemilerine ağır kayıplar verdirdi.
Balkan savaşları ile sarsılan Osmanlı Devleti'ne, Çanakkale'yi geçerek son darbeyi indirme amacında olan müttefiklerin iradesi kırıldı.
Donanmasının büyük bir bölümünün Boğaz'ın serin sularına gömülmesi sonrası, müttefik devletler, karadan saldırıyı denemiş, bir çok yerde daha karaya ayak basamadan toprağa düşmüşlerdi.
İngilizler 18 Mart'tan sonra pes edip geri çekilmemiş, Gelibolu Yarımadası'nı ele geçirip planlarını Gerçekleştirme ısrarını sürdürmüşlerdir. Lakin, istediklerini bir türlü elde etme olanağı bulamamış, Her hücumları Mehmetçiğin göğsünde eriyip yok olmuşlardır.
Çarpışmalar devam ederken, her iki taraf için de büyük çaplı kayıp Anzak çıkarması sırasında yaşanmıştır. Mehmetçik, Gelibolu  Yarımadası ve Çanakkale'de yaptığı  amansız savunma ile kendisinden sayı ve mühimmatça fazla olan salıdır güçlerini darmadağın etmiştir.
Türkler Çanakkale'de bir ölüm kalım savaşı verdiklerinin bilinci ve tevekkülü ile savaştılar. Conk Bayırı'nda 57. Alay'ın askerleri birkaç dakika sonra öleceklerini bildikleri halde hiç tereddüt etmeden ölen arkadaşlarının yerine geçmişlerdi. Bu alay Mustafa Kemal'in komutasındaydı.
Çanakkale muharebelerinde sayısız kahramanlık öyküsü yazılmakta, rütbeli veya rütbesiz askerler var güçleri ile düşmana karşı göğüslerini siper etmekteydiler.
Bunlardan bir tanesi, Seddülbahir bölgesinde  bulunan 26. Alay'dan Yahya çavuş'tu. 25 Nisan 1915 günü sabahın erken saatlerinde düşman çıkarması başlar. Çatışma esnasında 10. bölük komutanı Yüzbaşı Hüseyin Bey'in ağır yaralanıp savaş dışı kalması sonrasında Yahya Çavuş komutayı ele alır. Yahya Çavuş, İngilizlerin bir dizi çok kuvvetli hücumunu püskürttükten sonra bir süngü hücumu ile kuşatma girişimlerini önlemiş, durumu kontrol altına aldıktan sonra geri kalan askerlerini toplayarak çekilmeyi başarmıştır.
Ertuğrul Koyu çıkarmasının 2. gününde Yahya Çavuş bacağından yaralanır. Ancak, geri çekilmeyi başarır. O gün, Yahya Çavuş'la birlikte bölükten sadece 67 Mehmetçik geriye dönmüştür. Ezineli olan Yahya Çavuş tedavisinin tamamlanması sonrasında cepheye geri döner. 4 Haziran 1915'te yapılan 3.Kirte muharebelerinde bir süngü taarruzu esnasında ağır bir yara alır ve hastaneye kaldırılır. Ancak, 5 Haziran 1915'te Eceabat'ta hastanede hayata gözlerini yumarak şehit olur.

...
İngiliz ve Anzak askerleri, dolayısıyla müttefik kuvvetleri, Çanakkale'ye Türklerden çok farklı bir havada gelmişlerdir. Türkler vatanlarını savunmak için oradadırlar. Onlar ise, ülkelerinden binlerce kilometre uzakta olan bir ülkeyi ele geçirme amacıyla oradadırlar.
Çanakkale'ye gelirken Mısır'da izin günlerinde piramitlere tırmanmışlar,Nil kıyısında sarhoş olmuşlardır. Onlara göre Çanakkale'yi geçmek için çok fazla bir çaba sarf etmek gerekmiyordu. Nasılsa karşılarında Balkan Savaş'ları ve iç  siyasal çalkantılarla zayıflamış, "hasta adam" diye nitelendirdikleri bir devlet vardı.

...
Çanakkale muharebelerinde her iki tarafta ağır kayıplar verdi. Müttefik kayıplarının toplamı 50 bin ölü, 90 bin yaralı ve kalanı hasta olmak üzere 250 bini bulmuştu. Çanakkale'ye gelen 489 bin müttefik askerinin yarısı yok olmuştur.
Türk tarafında ise 57 bin ölü, 97 bin yaralı, 11 bin kayıp(hemen hepsi ölmüştü) ve kalanı hasta olmak üzere 250 bine yakın zayiat vardı.
Bu Balkan Savaşları'nda yeni çıkmış Türkler için büyük bir zaferdi. Mağrur İngilizler için ise büyük bir yenilgi.
Türk ordusu güvenini yeniden kazandı.
Buradan çıkan subaylar Kurtuluş Savaşı'nı başarıya götüren kadroyu oluşturdu.
Rusya'da ise ihtilal sonrası Çarlık yıkılmıştır.
...
Mustafa kemal tarih sahnesine çıkmıştır.
Seyit onbaşı 240 okkalık koca gülle ile koca gemiyi  sulara gömmüştür.
Mermiler havada çarpışmış, Türk kahramanlığını tüm dünya bir kez daha görmüştür.
Günümüzde Çanakkale ve Gelibolu Yarımadası'nda muharebelerin yapıldığı yerleri, anıt ve şehitlikleri, orada yaşanan dramı ve kahramanlık ruhunu içine çekmek için her yaşta insan ziyaret etmektedir.

14 Kasım 2019 Perşembe

ÇANAKKALE CEPHESİ VE GELİBOLU-2


1914 yılı. I.Dünya Savaşı başlamış, devletler gırtlak gırtlağa kapışmışlardı. Birbirlerini linç etme, bozuk para gibi cephedeki askerleri harcama gayretleri son hızla devam etmekteydi. Tarihin sayfalarında var olan binlerce kanlı savaştan ders almayan güçler yeni ve sonu gelmez bir maceranın kapısını aralamıştı.
3 Kasım 1914'te Çanakkale'ye ilk bombardıman yapıldı. Bu Çanakkale muharebelerinin yaklaştığının ilk işaretiydi.
Büyük bir kapışma için karşılıklı askeri önlemler alınırken, Türk ordusunun yarısını oluşturan 21 tümen Trakya ve Boğazlarda toplanmaktaydı.

İstanbul'u susturarak Süveyş Kanalı ve Hindistan yolu üzerindeki Türk varlığını tamamen ortadan kaldırmak isteyen İngiltere ve müttefikleri, Çanakkale Savaşları'na katılmak için değişik etnik ve dinsel kökenden askerleri Mısır'da toplamaya başladı.
İngiliz ordusunda kimler yoktu ki.
İngilizler, İskoçlar, İrlandalılar, yabancı lejyonerler, Hindistan'dan gelenler, Yahudi ve Rumlardan oluşan amele taburları, Kuzey Afrika ve Cezayirli piyadeler, Nepalliler, Yeni Zelanda ve Avustralyalılar (Anzak askerleri).
İngiltere, gelen istihbarat raporlarına göre artık Osmanlı Devleti'nin tükendiğini, onlarca yıldır durmadan sürdürülen bölme, parçalama, zayıflatma hamlelerinin sonuç verdiğini, son bir darbeyi vurmanın zamanı geldiğini düşünmekteydi.

Yıl 1912. Balkanlar siyasi çalkantılarla kaynar bir kazan gibi fokur fokur kaynıyordu. Osmanlı orduları, cephelerde, tarihin en ağır ve en acı yenilgilerine, hezimete  uğruyordu.
Açlık, susuzluk, hastalık kırıp geçiriyordu insanları.
Balkanlardaki ecdat toprakları kaybedilmiş, asırlardır Rumeli'de yaşayan binlerce Müslüman nüfus katliama maruz kalmış, pek çoğu hunharca katledilmiş, büyük bir kısmı tüm malını mülkünü geride bırakarak Anadolu'ya sığınmıştı. Yollarda ölüm kol geziyordu.
Bu durumda, İngilizlere göre, içinde dirlik ve düzenin bozulduğu, siyasal çekişmelerle boğuşan bir devletin, dünyanın en güçlü donanması olan İngiliz donanmasına ve İngiltere-Fransa ittifakının sahip olduğu muazzam bir kuvvete direnmesi düşünülemezdi.

...
Çanakkale'nin ilk raundu Şubat 1915'te başladı. İngiliz donanması kıyı tabyalarını yok etmek için 18 Mart'a kadar durmadan bombardıman yaptı. Seddülbahir'deki topları yok etmek için uğraştı.
Ölüm bu topraklara dönmüştü. Günlerce süren bombardıman ve çatışmalarda binlerce asker toprağa düşmüştü.
Muharebe alanlarının hakimiyeti topçunun elindeydi, yüzbinlerce asker son anlarında sadece  yaklaşan top mermisinin çıkardığı sesi duymuştu.
Asırlardır "Düvel-i Muazzama" ya karşı mücadele eden Mehmetçik, savaşın başlamasıyla, son bir gayretle silahına davranmış, geride bıraktığı büyüklerinin elini öpüp helallik almış, çocuklarını, yavuklusunu, baba ocağına emanet edip yollara düşmüş, Çanakkale'ye gelmişti. Gün vatanı savunma günüydü. Gün geride bıraktıklarını kurtarma günüydü.