6 Aralık 2012 Perşembe

AYNI ÜVENDİREYE KOŞULMAK !




Yıllar önce bir sonbahar gününde başladığım yazı yazma tutkusu,  aşinası olduğum edebiyatın yanı sıra, internet dünyasını da yakından takip etmeme neden oldu.
Böylece İnci Aral’ın dediği gibi “Edebiyat dünyasına, kitap piyasasının geliştiği doksanlı yıllarla birlikte hâkim olan bir kural var. Eleştirmek yok” la da tanışmış oldum.
Yazarken ya da yazılanları yorumlarken; tanıtacak, ana temayı oluşturan birkaç önemsiz noktaya değinecek, öveceksin.
Süreç içerisinde cesur yazıların yanı sıra umudu bir başka bahara bırakmış karalamalarla da karşılaştım.
Birikmiş suskunlukların cesur kalemleri eleştiri yoksunu kıldığına şahit oldum.
Oysaki yazarın da, okurunda kırmadan, dökmeden yapılacak gerçekçi, ayağı yere basan, sağlam eleştiri ve gözleme ihtiyacı var.
Ne yazık ki bu göz ardı edildi. Edilmekte.
Yalaka ve evet efendimci bir yazın ve eleştiri anlayışı deyim yerindeyse internet ve yazın dünyasına cuk oturdu.
Yazılanların, çizilenlerin tartışılması, aşırı uyuma alışmış evet efendimcilerin  işine gelmemekte. Unutulanınsa yazılan çizilenlerin var oluş nedeninin eleştiri olduğudur.
M. Sadık Aslankara’nın deyimi ile “Çağımızın belki de en büyük çelişkisi, bir yandan bireysellik vurgusu yapılırken öte yandan herkesin aynı üvendireye koşulmak istenmesi” nin kabul görmesine itiraz edenin olmamasıdır.

4 Aralık 2012 Salı

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA KAĞNI KOLLARI (II)


Ayın altında kağnılar gidiyordu
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
Dağlar öyle uzakta
Sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle
ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında,
ve ayakları altında akan
toprak
toprak
ve topraktı
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbarlar çırılçıplaktı
 (humbar: el ile atılan yuvarlak bomba)
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine…

Nazım Hikmet

Fevziye Abdullah Tansel “Kurtuluş Savaşı’nda Kadın askerlerimiz” adlı eserinde anlatıyor.

Kastamonu Valiliği’nin Çankırı Mutasarraflığına ve Dâhiliye Vekâletine gönderilen 15-16 Haziran 1921 tarihli şifreli yazılarında, İnebolu’dan mühim miktarda cephane gönderilmesine devam edildiği, bunların Çankırı’ya kadar zarara uğramadan naklinin sağlandığı, bu askeri malzemenin 1500 araba ile 2600 hayvana yükletilip gönderildiği haber veriliyordu.

Malzemeyi götürecekler arasında kocası Çanakkale’de şehit düşen yaşlı bir kadında bulunuyordu.

Aslen, İzmirli olan, buranın 15 Mayıs 1919’da Yunanlılarca işgalinden sonra Balıkesir’de çete teşkilâtına katılan Mustafa Necati, 13 Eylül n1921 Sakarya zaferinden az öncesine kadar, istiklâl mahkemesi reisi olarak Kastamonu’da bulunmuştur.

Mustafa Necati “Uzun ve gölgesiz yollardan kesintisiz, sürekli bir akışla harp meydanlarına inen mübarek kafilelere her zaman rast gelirdim; levha hiç değişmezdi, zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar ve hatta çocuklar…

Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilahi bir musiki gibi dinlerdim. Yalnız cephede dövüşenler değil, bunlar da takdire layık birer kahramandı” diye yazmıştır.

Tanık olduğu bir kahramanlık olayını da şöyle anlatmıştır;

“Bir gün evvel yağan karların doldurduğu uzun yollardan geçerek mahkememiz müfrezesiyle, Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rast gelmiştik. Beyaz bir geceyi andıran bir gündü; güneş bulutlara girmiş, tabiat kefenlenmişti.

Mücessem bir hüzün halinde kalplere damlayan umumi sükûtu bozan hiçbir ses yoktu…
  
Kafileye yaklaştık ve selamlaştık
.
Biz soğuktan yamaçlar altında bile titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı.

Arkasına sardığı peştamalı içinde ara sıra hıçkıran bir çocuğun üzerine bile örtmeden yorganını niçin arabaya serdiğini sordum;”üşümez misin sen nine? Bak çocuk donacak yorganı örtsene !” diye arabanın üstünü işaret ettim. Bu sözü garip bir tarzda karşıladı, benim cevap beklediğimi anlayınca, mukaddes bir şeye teveccüh eder gibi kağnıya doğru koştu.

--Kar sepeliyor, millet malıdır, nem kapmasın evladım! dedi ve yorganın uçlarını iyice serdi. Kar sepelemeye başlamıştı; o zaman anladım ki cephaneleri ıslatmamak için bu fedakârlığı yapıyor. O vakit, deminki merhametimden utandım bile”

Kastamonu ve Çankırı yöresinin karakışının ve soğuğunun Küre ve Ilgaz dağı eteklerinde hiçte küçümsenmeyecek sertlikte olduğunu yörede yaşayanlar bilirler.

O yıllarda ve o şartlarda bu fedakârlığı gösteren o yöre kadınlarının mücadelesini takdirle karşılamamak mümkün müdür?

Bu vatan toprağı ve insanı birçok badirelerle karşı karşıya gelmiş, o badireleri elbirliği ile ve verdiği olağanüstü mücadeleler ile püskürtmesini bilmiştir.

Bu kahraman Türk analarının dondurucu soğukta;

--Nine, üşüyor musun? Sorusuna verdiği cevap.

--Hayır, oğul, üşümüyorum. Düşman, topraklarımıza bastığı günden beri içim yanıyor, şeklinde olmuş ve onları daha bir yüceltmiş, onurlandırmıştır.
      

2 Aralık 2012 Pazar

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA KAĞNI KOLLARI (I)



Gazetelerin üçüncü sayfalarında sıradan bir magazin haberi gibi verilen çocuk gelinler konusuyla sıklıkla karşılaşır olduk.
Yapılan bir araştırmaya göre ülkemizde bulunan çocuk gelin sayısı 181 bine ulaşmış durumda.
Kendileri de birer çocuk olan  “çocuk gelinler” e yüklediğimiz sorumluluk kabul edilebilir değil. On üç on dört ve belki de daha küçük yaştaki kız çocuklarını kendilerinden yaşça büyük olanlarla ve bazen de dedesi yaşında 60-70 yaşındaki insanlarla evlendiriyoruz.
Doğu ve Güneydoğu’da sıklıkla yaşanan bu durumun önemli bir nedeninin evdeki bir “boğazın” eksilmesi olarak görenlerin olduğudur. Yeterli eğitimi alamayan bu çocukların varlığı sadece Doğu ve Güneydoğu’da değil özellikle Çankırı, Çorum, Tokat gibi illerde de yoğun olarak görülüyor olmasıdır.
Köylülükten kentliliğe geçmekte zorlanan ülkemizde bu durumun yaşanması kimilerince doğal kabul ediliyor ki bunlar yaşanıyor.
“İleri demokrasi” ye geçişimizin dile getirildiği toplumumuzda kadınlara verilen öncelikler arasında;
Oy atarken kadınlar kocalarını, aşiret ağalarını şeyhlerini dinliyor olmaları.
Kadınları evlere dört duvar arasına mahkûm bırakmak anlayışının yaygın olması.
Toplumda kadının yeterince söz hakkının olmaması.
Erkeğinin üç dört adım gerisinde onu sessiz bir gölge misali takip ediyor olması.
Kadının yeterince üretime katılmaması, tüketici konumda kalması.
Kısacası kadınlarla ilgili verdiğimiz bu örnekleri bir kenara bırakıp onların “Kurtuluş Savaşı”nda yüklendikleri önemli görevlerden bir tanesine değinelim isterseniz:
Fevziye Abdullah Tansel “Kurtuluş Savaşı’nda Kadın askerlerimiz” adlı eserinde anlatıyor:
“Kurtuluş Savaşı’nda, orduda birçok kadınımız evlatları, kardeşleri, kocaları ve babaları ile beraber, savaşın zorlu yükünü taşıyarak cephelerde mücadele etmişlerdir.
İstanbul’da ki depolardan gizlice alınan top, tüfek ve cephaneler hayvan ve insan sırtında Ankara’ya nakledilmiştir. İnebolu ile Ankara arasındaki yollar, gece-gündüz sırtlarında mermi taşıyan kadınlarla, mermi yüklü kağnı arabaları ve bazen bir öküzü ölmüş, onun yerine kendisi diğer öküze eş olarak arabayı çeken kadınlardan oluşan kafilelerle dolup taşıyordu.
Veteriner Y.Ziya Ulusoy, 13 Haziran 1920’de yüksek öğrenimini bitirince, 5 Temmuz 1920’de Mudanya yolu ile Anadolu’ya kaçarak milli mücadeleye katılmış, Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar cephede çalışmıştır. Ömer Bey adını kullanarak yazdığı kağnı kolu manzumesinden kadın mücahitlerimizden üçünün adını öğrenmiş oluyoruz.
     İstiklâl’de vardım,
     Mülazımdım, baytardım,
     Kumandan’ın emriyle katara da bakardım.
     Altı kolu vardı katarın;
    
     Biri deve kolu,
     Yüz develer biçerdi yolu.
     Beşi kağnı kolu’ydu;
     Başta gelen Oflaz emmi kolu’ydu.
     Sarp dağların solunda,
     Oflaz Emmi kolu’nda
     Küçük Yusuf, Çot Hasan’la Kabakçı,
     Kezban Nine, Kuru Kız’la İlbacı.
     Sarı öküz, konur tosun, koca-baş,
     Kol yürüyordu yavaş-yavaş…

     Mermi yüklü kağnılarla teker izi
     Sıra –sıra, dizi-dizi
     Çıkıyorduk yamacı
     Cephe idi kol’un amacı…
     Gören yoktu önlerinden kağnının saptığını
     Çok erkek yapamazdı onların yaptığını.
     …
     Dikmen yolunda süzülüp inerken Ankara’ya
     Ömer Bey sözünü tamamladı;
     Fazla dokunmadı son verdi hatıraya…
     Ayrılmıştım katardan,
     Onları görmedim sonradan,
     Şimdi Ulus meydanından geçerken görüyorum
     İlbacı’yı, Kuru Kız’ı omzundaki mermiyle…”
Kağnı kol’ları n ile ilgili merkezlerden biride Kastamonu ve çevresidir.
İnebolu’da, Milli Kuvvetlere bağlı askeri teşkilâtın gönderdiği, silah, cephane, erzak, giyecek vb. şeyler Çankırı’ya, oradan da Ankara’ya, cepheye götürülüyordu.
Kastamonu’da, Türk kadınlarının Hilal-i Ahmer(Kızılay) şubesini kurdukları Lise’de tertipledikleri müsamerede de altın saatlerini, küpelerini bağışladıkları yazılmıştır.
Hilal-i Ahmer kadınlar şubesinin tertiplediği, bağışlanan eşya ile tıklım tıklım dolu sergide yırtık iki gömlek Açık Söz gazetesi yayımcısı Hüsnü Bey’in dikkatini çekmiş, bunların orada neden getirildiğini sormuştur.
Ona, YAŞLI VE YOKSUL bir kadının sergiyi ziyarete geldiğini, eşyalara baktıktan sonra koşup evine giderek o gömlekleri getirip bıraktığını anlatmışlar “biz biliyoruz ki bunların maddi değil, manevi kıymeti çok büyük; zavallının verecek başka bir şeyi yoktu.” Demişlerdir.
Yine aynı gazetecinin verdiği bir başka örnekte evlenecek bir kızın, ailece zengin olmadıklarını, ancak hazırlanmış olan gelinliğinin satılarak bedelinin, yaralı gazilerimize verilmesini istediğini öğreniyoruz. Gelinlik 30 liraya satılmış, kendisi basma bir entari giyerek düğünü yapılmıştır.
Bu örneklerden anlaşılıyor ki Türk kadını ve yaşlısı  ata yurdunun her karış toprağının düşman işgalinden kurtulması için cephe gerisinde olağanüstü bir mücadele vermiştir.
İnebolu-Ankara hattında  her gün yüzlerce kağnı ile cephane taşıyanların çoğunluğunun KADINLAR VE YAŞLILAR olduğu da anlaşılıyor.







1 Aralık 2012 Cumartesi

AĞITLAR, BOZLAKLAR, UZUN HAVALAR




Anadolu toprakları kültür açısından her zaman büyük önem taşıdı. Uzak coğrafyalardan birçok topluluk bu topraklara yerleşti. Günümüze ulaşan izler bıraktı. Kalıntılar, anıtlar; ülkemizin kültürel zenginliği olarak günümüzde de ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Bozkırın ortasında kimi zaman kurgunun gerçek olduğu söylendi, kimi zaman da gerçeğin kurgu olarak sunulduğuna şahit olundu.
Kimi zaman özgürce aktığı yerlere bereket taşıyan dereler kelepçelendi. Sulak alanlar kurutuldu; su kuşları göç etmek zorunda kaldı.
Kimi zaman çok uluslu altın arayıcıları ormanları talan ettiler. Akciğerlerimizi kuruttular.
Siyanürle topraklarımızı zehirlediler.
Kıyılarımız betonlaştırıldı.
Yüzyılların imbiğinden süzülüp gelen kültürümüze, türkülerimize yabancılaşmaya başladık.
Biliyorlardı ki bir ulus kendi kültürüne yabancılaşmaya başlamışsa başka kültürlerin etkisinden kurtulamaz.
Anadolu bozkırlarında kavruk yüzlü, nasırlı elleri ile geleceğe can vermeye çalışan insanların; acılarını, özlemlerini, hasretlerini, sevdalarını buldukları türküler vardır.
Hepimizin bir şekilde sessizce dinleyip kendinden bir şeyler bulduğu, bulmaya çalıştığı türküler.
Ağıtlar, bozlaklar, uzun havalar.
İşte bunlardan en çok sevdiğim bağlama eşliğinde türkücünün dudaklarında yavaş lakin etkili bir şekilde etrafa yayılan uzun havalardır.
Onlardan her daim kendimden bir şeyler bulmuşumdur.
Bağlamanın sesini büyük bir dikkatle, tam bir sessizlik içinde dinlemek gerekir.
Müziğin sesi uzaklardan gelen bir sel gibi akar, duvarların aralıklarından sızar, kalplerimizi coşturur.
Yüreğimizde iç sızlatıcı garip bir etki bırakır, hüzünlenmemizi sağlar.
Müziğin çarpıcı etkisi hem kendinize hem de başkalarına karşı bir acıma duygusu uyandırır.
Dinleyenler içlerine kapanır, sessizce dinler, oturdukları yerde kıpırdamadan durur; büyükler de yüzleri ellerinde saklamaya çalıştıkları acılarıyla hüzünlenirler.
Müzik evrenseldir.
Gitarın sesi, neyin sesine; kemanın sesi bağlamaya karışır.
Bunları niye yazdım?
Her insanın mutlaka kendinden bir şeyler bulduğu, bulmaya çalıştığı şeyler vardır.
Bu bazen bir kitaptır okunur; bazen bir müziktir dinlenir; bazen bir sanat eseridir imrenerek bakılır; bazen bir sinema filmidir, dizidir ilgiyle izlenir; bazen bir tarihi eserdir gezilip görülür.
Herkes kendinden bir şeyler bulmaya çalışır, hoş bir vakit geçirmenin telaşındadır.
Demokrasilerde belli kesimlerin isteği ile müdahalesi ile gazete, tarihçi geyikleriyle bu durum değiştirilemez.

28 Kasım 2012 Çarşamba

LATMOS'A DOKUNMA



Turistler neden ören yerlerini, tarihi eserlerin bulunduğu yerleri ziyaret eder?
Biz neden yurt dışına gittiğimizde, katedralleri, tarihi kalıntıları, manastırları gezeriz?
Herhalde farklı inançtaki insanların, nasıl ibadet ettiğini anlamak için değil.
Katedrallerin güzelliğini görmek için de değil.
Bu eserler dünya mimarisinin en önemli yapıtları olduğu için.
Tarihi kalıntılar yüz yıllar öncesi kültür ve yaşayışı görmemizi ve bir fikir edinmemizi sağladığı için…

Yüz yıllar öncesinden süzülüp gelen kültürel mirasları, yapıları, ören yerlerini, kalıntıları görüp de etkilenmeyen, hayran kalmayan mı var?
Antikçağda “Latmos” olarak adlandırılan “Beşparmak” dağlarına sırtını dayamış; bir zamanlar Ege Denizi’nin bir parçası olan “Bafa Gölü” çevresi, tarih öncesinden günümüze kesintisiz yerleşim bölgesi konumunda.
Helenistik ve antikçağdan kalma çok sayıda kalıntı ve tarihi eseri barındırıyor.
Binlerce yıl öncesinin mağara ve kaya çizimleri yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

Alman arkeolog Anneliese Peschlow Bindokat’ın 1994 yılından başlayarak sürdürdüğü yüzey araştırmaları sonucunda bilim dünyasına kazandırıldı.
Bafa Gölü ile Çine Çayı Vadisi arasında ki bölgede kalmakta.
Yarısı kadın olmak üzere beş yüzün üzerinde insan figürü yer alıyor.
Kıta Avrupa’sında Buzul Çağı kaya resimlerinde ana tema av sahneleri ve av hayvanlarıydı.
Oysa Latmos Dağı eteklerinde bulunan kaya çizimlerinin içeriğinde “aile” var.
Dönemin toplumsal yaşamı ve kadın erkek ilişkisi betimlenmiş.
Latmos’ta gün yüzüne çıkarılan bu çizimler şu an tehlike altında.
Bölgede “feldspat “ocakları var.
Bölge madencilerin tehdidi altında.
Latmos (Beşparmak) Dağları’nın doğal yapısının bozulmaması ve bölgedeki kovuklarda bulunan 6-8 bin yıllık kaya resimlerinin korunması lazım.
Bu amaçla geçen günlerde İstanbul, Aydın, Muğla ve İzmir’den gelen yüzlerce kişi “Latmos’a dokunma. Kültürel mirasına sahip çık” sloganıyla yürüyüş yaptı.
Bölgenin “Milli Park” ilan edilmesi ve UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmasını istedi.
Anadolu on binlerce yıl öncesi insanların yaşamlarına tanıklık etmiş, insanlara kucak açmış kadim topraklara sahip.

Sadece “Latmos”  ve çevresi değil…
Tüm Anadolu topraklarında boy atmış uygarlıklara ev sahipliği yapmış bölgelerdeki tarihi eserlere ve kalıntılara sahip çıkmalıyız.
Hasankeyf’e misal.
Dicle üzerine yapılmak istenen “Ilısu” baraj gölünün altında kalacak.
Bir benzeri daha olmayan kalıntılar ve kültür değerlerimiz kaybolup gidecek.

Ormanlarımıza ve derelerimize de sahip çıkalım.
HES’lerle kelepçelenip borulara hapsedilecek dereler yok olursa bizler zararlı çıkarız.
Doğal yapı bozulur, yok olur.
Kaz Dağı (İda Dağı) eteklerinde çok uluslu “altın” arayıcılarının siyanürle zehirledikleri topraklar bizim topraklarımız.
Kesilen yüz binlerce ağaç bizim ağacımız.
Çöllerde kum tepeleri arasında bir tek canlıya rastlamanın olanaksızlığını düşünmek yeterli değil mi?





26 Kasım 2012 Pazartesi

ÇUVALA KİM KOYDU BUNLARI?



Anadolu kültürünün yüzyıllar ötesinden kopup gelen öğretileri her daim düşüncemize yol gösterir. Ufkumuzu açar.
Bellek yitiminin önünü tıkar.
Ders almamıza olanak sağlar.
Nasrettin Hocanın fıkraları her kesimin kendince ders çıkardığı anlatımlara sahne olur.
“Hoca bir gün bahçeye girmiş, eline ne geçerse koparıp doldurmaya başlamış çuvala.
Bu sırada bahçe sahibi çıkagelmez mi?
Hoca ile aralarında şu konuşma geçmiş:
-Ne arıyorsun burada?
-Bu sabahki fırtına attı buraya beni.
-Bunları kim kopardı peki?
-Fırtınanın zoruyla neye tutunayım dedimse elimde kaldı.
-Ya çuvala kim koydu bunları?
-İşte kardeşim, ben de sen gelmeden önce bunu düşünüyordum.”
Günümüz dünyasının siyaset anlayışında; ne zaman, nerede ve nasıl bir anlayışın kitlelere empoze edilip; algı yanılsaması yaşatılacağı Hocanın “İşte kardeşim, ben de sen gelmeden önce bunu düşünüyordum” cümlesinde saklı olabilir mi?
Değişik coğrafyalarda kültürü, ekonomisi, insan haklarına olan bağlılığı, hukukun üstünlüğüne olan inancı, demokrasiyi uygulamadaki başarısı ile saygınlığını artırmış olan ülkeler vardır.
Bir de diktatörlükle yönetilenler…
İnsan yaşamının, onurunun değersiz olduğu, demokrasi anlayışının kırıntısının olmadığı ülkeler…
Buralarda global katillerin, dünya egemenlerinin sözü geçerlidir.
Halkın istekleri çeşitli yöntemlerle dikkate alınmaz.
Geri kalmışlığın ya da bırakılmışlığın paslı zincirlerinin kırılmasını istemezler…
İşlerine gelmez…
Diktatörlükle yönetilen ülkelere bakıldığında…
Diktatörün umursamadığı, görmek istemediği gerçekler vardır…
İnsan haklarının ihlal edilmesi, yoksulluk gibi…
Kültürün ve ekonominin başka ülkelerce yok edilmesi, sömürülmesi gibi…
İnsanların hırpalanması, işkence görmesi gibi…
Halktan kopuk, kendi yaşamlarına önem veren diktatörlerin yönettiği ülkeler…
Seçkinler güruhunun ya da aşiret ağalarının yönettiği ülkeler…
Halkı yıllar yılı sömürüye açık hale getirilmiş ülkeler…
Uzağa bakmaya gerek yok…
Orta Doğu coğrafyasına bakmak yeterli…
Kum yığınlarının insanları acımasızca kıskaca aldığı coğrafyalara…
Diktatörlük iyi bir şey mi?
Elbette değil…
Olsaydı, insanlar mesele sevdiklerine “Diktatörüm benim” derlerdi…
Misal         “Ne olacaksın?” diye sorulduğunda…
“Hukukçu, doktor, öğretmen” yerine…
“Diktatör” olacağım cevabı verilmez miydi?
Lakin çağımız iletişim, elektronik, uzay çağı olmasına rağmen…
Uzak diyarlarda haklarına sahip çıkarak saygınca yaşayanların varlığını bile bile…
Bu çağda…
Bir diktatörün peşinde ve yönetiminde yaşıyor olan toplumlar görüyoruz.
Gelmeleri de gitmeleri de sorunlu olmasına rağmen…
Çağdaş insan yaşamına, insan haklarına uymasa da…
Muhalifler katledilse de…
Halk susturulsa da…
Küresel ağababaların denetim ve gözetiminde yıllarca ülkelerini “demir yumrukla” yönetseler de…

23 Kasım 2012 Cuma

Çalış(a)mıyor !




Ülkemizin nüfusu yaklaşık 74 milyon civarında. Nüfusun çalışma yaşında olan kısmına iş ve tamamına aş sağlanması lazım.
Fakat sağlanamıyor. Sokaklar çalışabilecek yaşta olan gençlerle dolup taşıyor. Kafeler keza öyle.
Bir bakıma çalışabilecek yaşta olan nüfusun yarısı çalış(a)mıyor. İşsiz sayısı 3-4 milyon civarında.
Çalışmayan ev kadınlarının sayısı da 10-12 milyon civarında bir rakam tutuyor.
Ülkemizin kaynakları tam kapasite kullanıldığında yeterli olmasına rağmen dış kaynak kullanıyoruz. Her ülke dış kaynak kullanır. Lakin bize gelen dış kaynak yatırım yapmaktan çok elde olanı da götürmeye geliyor.
Gelen kaynak uzun vadeli yatırım yapmak yerine (kısa vadeli sermaye girişi) borç vermek ve borsada oynayıp kazanmak amacında.
Bu durum yatırım olmadığı sürece işsizliğe çare olamıyor.
Ülke notunun derecelendirme kuruluşları tarafından yükseltilmesi de yetmiyor.
Ülkemiz kendi kendine yetebilecek kaynaklara sahip bir tarım ülkesidir.
Lakin tarım ürünlerini de başka ülkelerden ithal ediyoruz.
Bu ithalat kendini meyvecilik ve hayvancılık alanında da gösteriyor.
Değişen bir şey yok.
Çiftçinin desteklenmesi, tarım ve hayvancılığın canlandırılması lazım.
Sanayi kuruluşlarını verimli çalışabilecek kapasiteye getirmenin yanı sıra tarım ve hayvancılıkta da gelişme sağlandığında neden ihtiyacımız olan ürünleri dışarıdan alalım?
İşin kolayına kaçıp ithalat yapılıyor. Lakin ithalatı karşılayacak yeterli ihracat olmadığı için döviz açığı (cari açık) veriyor.
Cari açık şu anda açıklanan verilere göre 333 milyar dolara ulaşmış görünüyor.
Ekonominin içinde bulunduğu dar boğazın atlatılması ve işsiz sayısının azaltılması için çaba gösterilmeli.
Çalışabilecek nüfusun evlere kapatılması ya da kafelerde zaman geçirmesinin ekonomiye bir faydası yok.
Ülkemizde yardımlara yaşamanın yolu açıldı. Bir anlamda sadaka kültürü yerleştirildi.
Gerçekten ihtiyacı olanların yanı sıra ihtiyacı olmayanlar da yapılan yardımlardan faydalanır oldu.
Bunu etrafınıza baktığınızda rahatlıkla görebilirsiniz.
Öyleleri var ki evi var, altında arabası var yardım alıyor.
Gücü kuvveti yerinde olmasına rağmen çalışmak için iş aramıyor. Alışmış verilen yardımlarla yaşamaya.
Evinde doğalgaz kullanımı için döşenmiş kombi olmasına rağmen verilen kömürle ısınıyor. Ya da kömürü el altında satıp gaz alıyor.
Dünya da ekonomik kriz derinleşe dursun ülkemizde doğalgaz abonelerine torba torba kömür veriliyor. 2012’de kömür yardımı alan aile sayısı yaklaşık 17 milyon.
Yardımlar çalışabilecek yaşta olanların çalışmasını engellediği için bir bakıma yoksulların sayısını da artıracak gibi görünüyor.
Üç çocuk yapmaya teşvik edilen aileler bu durumda çocuklarını nasıl yetiştirecekler acaba?
Durum bu şekilde devam ettiği sürece, ülke kaynakları da verimli kullanılmadığında; işsizler kafelerde, sokaklarda,  evlerde azalmayacak aksine artacaktır.

22 Kasım 2012 Perşembe

İzmir'in Kordon Boyu

                                                                İzmir'den bir görünüm.



İzmir Kordon Boyu şiirlere, şarkılara konu oldu. Kordon Boyu, günün her saatinde cıvıl cıvıl, capcanlıdır. 
Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği rekreasyon düzenlemesi ile İzmir Körfezi’nin rengi maviye döndü. 
Su kuşları da gelmeye başladı.
1976 yılında ilk defa gireceğim üniversite sınavları için çok uzaklardan; ilçemden bir akşamüzeri bindiğim yolcu otobüsü ile ertesi gün öğleden sonra İzmir’e varmıştım. 
Denizden gelen o pis koku karşılamıştı beni. 
Körfeze yaklaşılmıyordu.
O yıllarda Orta Anadolu’nun verimsiz ve bir tek ağaca muhtaç bozkırından; bozkıra has çalı ve dikenlerden; sıvaları dökülmüş kerpiç evlerinden; kısacası bozkırın kavurucu ya da aman vermeyen soğuğundan başka bir yer görmemiştim.
Tek gördüğüm bizler için vazgeçilmez olduğunu düşündüğüm ilçemdi.
İzmir o yıllarda da şimdiki gibi olmasa da benim için devasa bir şehirdi.
Eski otobüs garajının  bulunduğu Basmane’de eski ve çok katlı bir otele yerleştim. 
Otelin merdivenlerinde yıpranmaya yüz tutmuş, yer yer uçları sökülmüş kırmızı halının kenarlarına ayak ucuyla basarak ve ses çıkarmadan odama çıkmıştım. 
Kapının kilidinde dönen anahtarın çıkardığı metalik ses sessizliği bozmuştu.
Tek kişilik odada kirli bir battaniye, sarımtrak rengiyle çarşaf, kapanmayan çekmecesiyle eski bir masa vardı.
Umursamadım bile. 
Ya da gördüğüm görüntü uykusuz ve yorgun bedenimi pek de etkilememişti mi acaba? 
Veya gördüklerimi sabah uyanınca mı görmüştüm bilinmez. 
Aradan uzun yıllar geçti.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda otobüs yolculuğunun beni oldukça etkilediğini ağrıyan vücudumun sızısıyla öğrenmiştim.
Sokağa çıktığımda etrafta bulunan lokantaların o yıllarda çıkardıkları çorbanın kokusu etrafa yayılmıştı.
Mercimek çorbası, bir bardak sıcak çay ve sonrası sınavın yapılacağı Göztepe’de ki okul.
O yıl girdiğim sınav sonucu öğretmen yetiştiren Eğitim Enstitüsüne kayıt yaptırmış; soluğu Enstitü'nün olduğu şehirde almıştım.
Ne İzmir ne de Enstitü'nün bulunduğu şehir beni kendisine benzetemedi.
Ben hep o bozkırın çocuğu olarak kaldım.
Kordon Boyu’nun güzelliği karşısında bozkırın sözü bile edilmese de; bizler Anadolu bozkırlarının özgür yaşamına alışmış insanlarız.