6 Kasım 2015 Cuma

NAM-I MÜSTEAR

İnternet, modern yaşam tarzını benimsemiş, eli kalem tutan, okuryazar, yada ‘fikri tek’liği savunan entelektüellerin yeni yaz boz tahtasıdır. Her konuda arananı bir tık ile bulabileceğimiz bir sorgulama alanıdır.
Bu düşünce geçtiğimiz on yıl öncesi için geçerliydi. Bugün köylüsünden kentlisine, dağdaki çobanından genel müdürüne, fikri olandan olmayanına herkesin kullandığı bir alandır.
Taksitle aldığı "akıllı" cep telefonunu elinde düşürmeyen, çarşıda pazarda, metroda, otobüste, sokakta caddede velhasıl yaşam alanının her safhasında cep telefonu ile "sosyal medya" trafiğinde paylaşım yapma derdinde "fikir sahibi olmadan düşünce sahibi olanların" yaz boz tahtasıdır.
Yada ”adı olmayan adamların sallama tahtasıdır" 
Veya ”Belli bir anlayış içinde ‘benden olmayan’ diğerlerinin üzerine yürüme alanıdır”
Veya “agresif, kompleksli ve asosyal kişilerin ‘ortak fikir beyan etme ya da düşünce üretme’  anlayışıdır” düşünceleri ne denli gerçekçidir, ne denli yanlıştır okuyucunun vereceği karara, algılama gücüne bağlıdır.
Sosyal medya'nın yanısıra; amacı, rotası, varoluş anlayışı, yayın politikası birbirinden çok farklı olan, magazin ağırlıklı, haber ve yorumlara yer veren, fikir ve tartışma ortamı sunan internet siteleri de vardır.
Bazen bu siteler aynı müştereklerde birleşen fikir cereyanlarının vücut bulduğu yerlerdir.  Bazen da ‘zıt’ söylemlerin yer aldığı, tartışmaların hararetle sürdürüldüğü alanlardır. Bazen faşisti ve demokratı, komünisti ve kapitalisti, dincisi yada laiği aynı çatı altında yazar. Herkes belli norm ve kriterleri aşmadan eteğindeki taşları döker.
Aynı çatı altında, benzer sosyal, ahlâki aile gelenekleri içinde yetişmiş, belli bir yaş aralığındaki entelektüel topluluğun bazı beğeni yada eleştirilerinin de dile getirilmesi yadırganacak bir durum değildir.
Esas mesele ‘nam-ı müstear’, yani ‘takma ad’  kullanılması meselesidir.
Takma adla yazmak gerçek adla yazmaktan farklıdır ve yazana belli bir rahatlık ve serbestlik alanı sağlamaktadır.
Kişisel çıkarlarını kovalayanların yada ‘benim dediğim’ veya ‘benimseyip savunduğum’ düşünce ve fikirler ‘tek ve doğrudur’ söylemi içinde olanların zaman zaman başvurdukları bir yoldur.
Gerçek adını vermekten imtina edenlerin sığındığı yapay bir ‘buz odası’ dır.
Şahsi fikirlerini başkalarına kabul ettirmek için veya geçmişte bu ülke için olağanüstü çaba sarf etmiş, toplumun olmazsa olmazları arasında olan devlet ve fikir adamlarının düşüncelerini ‘yok hükmünde’ saymak ve topluma lanse etmek için kullanılır.
Milyarlarca doğru ya da yanlış bilgi ve düşüncenin yer aldığı bu devasa ortamda gerçeği ve doğruyu bulmak için kendini iyi yetiştirmek, bilgi sahibi olmanın yanısıra ve sorgulayıcı olmak gerekir.
Takma adla yazıp bir düşünceye saldırmak, hatta kişileri hedef almak ne derece ahlâkidir? Kişisel çıkar ve egolarını tatmin için birilerini kötülemek isteyecek ‘tip’lerde takma adlarına sığınıp yazı yazacaklar, fikir beyan edeceklerdir.
Ancak diğer yandan bu yazılar isimsiz telefon gibi algılanacak, gün gelecek dikkate alınmayacaktır. Rant uğruna bu davranışı sergileyenlerde maalesef vardır.
Takma adla yazı yazıp da gerçek ismini saklamayanlara elbette sözümüz yoktur.
Takma isim kullanılması zaman zaman Türk edebiyatçılarının başvurduğu bir yol’dur, ancak kimlerin hangi takma adlarla yazdıkları da bellidir. Bu konuda yine internet ortamında aldığım (doğru veya yanlış teyit etme olanağı zor olan) birkaç örnek vereyim.
MÜSTEAR ADLAR.
Gerçek Adı   Müstear Adı:
Adalet Cimcoz = Fitne Fücur
Ahmet Turan Alkan = Recai Güllaptan
Ali Sirmen = Samim Lütfü
Attila İlhan = Abbas Yolcu, Beteroğlu, Ali Polatoğlu, Nevin Yıldız
Aziz Nesin = Alişan Konuşkan, Bahri Filbahri, Bedri Birdirbir, Falan Filan, Hakkı haklar, Sıtkı Sırılsıklam, Sülüman Gider, Kerim Kihkih, Oya Ateş…vs..
Çetin Altan = Hadi Borazan, Hüseyin Zurna
Necip Fazıl = Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki
Ziya Gökalp = Bimar, Büyük Baba….vs…Bu listeyi uzatmak mümkündür.


27 Ekim 2015 Salı

BAKIŞ ACI'SI

Cervantes'ten bu yana roman okuruz.  İnsan ilişkileri, yaşamı öteden beri taşlara, ağaçlara resmedilmiştir. Yaşanan zorluklara, sevinç ve acılara, yok oluşlara tanık olanların bıraktığı izlerdir bunlar. Otuz kırk bin yıl öncesinde kalan mağara resimleri, Orta Asya bozkırlarında gün yüzüne çıkarılan kaya resimleri tarihin sessiz tanıklarıdır.
Marquez ve Yaşar Kemal gibi anlatıcıların kalemleri sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık. Okuduğumuz roman ve öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek"  ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir. Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır. Birey karanlığa hapsolmamalıdır. Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer. Dayanılmayacak acıları çeker. Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. Lakin o "balyoz etkisini" etkisiz hale getirmek yine  ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulan dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir. Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, var olan boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. Çevredeki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı pes edilmemelidir.
Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi  için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.
Bir Çin atasözünde "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" denir. Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyümesini engellemek gerekir. Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen dik durmaktan geçer.
Değerli yazarımız Hanife Mert'in  "Bakış Acı'sı" romanının bir bölümünü okuduğumda hafızamda şekillenen düşüncelerdi bunlar. Umutsuzluğun yanı sıra umut dolu düşünceler.
Ana kızına şöyle der "İşimiz zor kızım, hem de çok zor, dedi. Ardından hemen ekledi. Ama biz el ele verirsek bu zorluğu aşarız  diyerek ümitsiz olmadığını ifade etmişti..."
Eşini genç yaşta kaybeden bir kadının yaşadığı dram okuduğum bu kısa bölümde insanın içini acıtıyor. Genç yaşta "dul" kalan bir kadının mücadelesi ve çocuklarına verdiği öğütler insanı hüzünlendiriyor.
Anadolu topraklarında  eşini kaybeden bir kadına toplumun acımasızca "dul yaftasını"  yapıştırması sorgulanıyor. Eşini kaybetmiş, çocukları ile tek başına bozkırın sessizliğinde tek başına kalmış bir kadının okumadığı için, ekonomik özgürlüğüne kavuşamadığını  ve muhtaç olmasının verdiği huzursuzluğu da satır aralarında görmek olası.
Tutunacak tek dalı kendisi ve çocukları olan kadının çektiği sıkıntılar ve mücadeleler ilerleyen safhada nasıl bir rota izleyecek şimdilik öngörmemiz olanaksız.
Sayın yazarımız, bu kısa bölümden anladığım kadarı ile toplumsal bir olguyu güçlü kalemi ile karşımıza çıkarıyor.
Aslında olması gereken zor durumda olana sahip çıkmak, yardım elini uzatmak, acısına ortak olmaktır.
Ne yazık ki toplumun bir kesimi öyle bir bataklık içine düşmüş durumda ki, her yanı çamura bulaşmış. Pişkinlikle, utanmazlıkla, arsızlıkla, diğerinin yaşam alanının kısıtlanması ile, korumasız kalana baskıcı yöntemlerle devranını sürdürmeye çalışıyor.
Eşinin kaybı sonrasında ikinci darbeyi çevresinden yiyen o kadar insan var ki. Darbe vurmaya hazır o kadar vicdansız var ki.
Darbe yiyen kendi sessiz dünyasına çekiliyor. Kendini anlatamamanın, özgürlüğünü yaşayamamanın acısını yüreğinde duyumsuyor.
Genç bir anne, saçları erken beyazlamaya başlamış. Ve çocukları. Dolayısıyla, yoksulluk ve acı iç içe geçmiş. Sıkıntılardan nasıl çıkılır? Nasıl çıkılmalı? Roman kahramanlarının seçeceği yol haritası nasıl olacak?  Sorularını kendi kendine soruyor okuyucu. Lakin yaşanan  bir gerçek var ki onu değiştirmek kolay değil. Yani toplumun çok da olmasa belli bir kesiminin bakış açısı.
Annenin sözleri bilgece söylenmiş sözler. Büyük acısına rağmen yaşama tutunmaya çalışan bir ananın sözleri başka nasıl olabilir ki.


22 Ekim 2015 Perşembe

SAVAŞ VE TERÖR

Medya, durmaksızın bulunduğumuz coğrafyanın sorunlarını gün boyu izleyiciye ulaştırıyor. Savaş, terör, ölüm, kan ve barut kokusunu büyük bir iştahla içine çeken emperyal güçlerin  ve savaş baronlarının halkların boynunda nasıl boza pişirdiğini aktarıyor. Yakılıp yıkılan kasabalar, köyler ve şehirler birer viraneye dönüşmüş durumda. Kadim sahipleri terk etmiş oraları. Gidecekleri yere ulaşmanın telaşındalar. Ölümü göze alarak yapıyorlar bunu. Savaş ve kargaşanın insana getirisi budur işte. Ne huzur, ne ahlâki değerler, ne insan hakları, ne savunmasız insanlar, ne demokrasi,  ne çocuk ve yaşlılar ölüm timlerinin umurunda değil.
Bu devasa sorunlardan  bölge ülkelerinin etkilenmesi de söz konusudur. Dolayısıyla ülkemiz de bu sorunlardan etkileniyor. Kendi iç sorunlarımıza ek dış kaynaklı sorunlarla da uğraşmak, gelen göçmenlerin ihtiyaçlarının giderilmesi ülkemiz ekonomisini olumsuz etkiliyor.
Bir yandan da gözü dönmüş terör örgütü ile uğraşıyoruz. Eline tutuşturulan ölüm kusan silahlarla dağda taşta, mağarada yaşamayı, cehaletin zirve yapmasını kabul edenler, insan hakları, yaşama saygıyı akıllarının ucuna dahi getirmeden katliamlar yapmaktalar. İnsanlığın baş düşmanı olanlar sadece öldürmek ve yok etmekle kalmıyor. Huzur ortamını bozuyor, insanların korkusuzca bir arada yaşamasını engelliyor. Aynı zamanda ekonomiyi vuruyor. Yol kesip tır ve kamyonları yakmaları boşuna değildir. Ülke ekonomisini felce uğratıp kaos yaratmak ve amaçlarına ulaşmak.
Elbette bunu yapanların belli bir amacı vardır. Terörü ve teröristi destekleyenlerin de amacı vardır. Dost sandığımız çoğu ülkenin Sevr'i hortlatma istekleri  devam ediyor. Kurtuluş Savaşı'nda yedikleri tokat az gelmiş olmalı. Hani derler ya "yenilen güreşe doymaz" diye. Bunların ki de o hesap.
İç ve dış sorunları algılamak çözümü de kolaylaştıracaktır. Vatandaşlarımızın can güvenliğinin ve huzur ortamının sağlanması, refahının korunması için alınmakta olan tedbirlerin gözden geçirilmesi gerekir. Dolayısıyla ülkemizin içinde bulunduğu bu zor günlerde birlik ve beraberliğimizi korumalıyız. Bizleri bağrına basacak başka bir vatan toprağı yok. O nedenle bu cennet vatanın sorunlardan arındırılması için mücadele etmeliyiz.



20 Ekim 2015 Salı

ZORLUKLARLA DOLU BİR YAŞAM

Çok uzun yıllardır bu topraklarda sorunlar yerli yerinde. Sanırsın bu kadim topraklara sorunlar ev sahipliği yapıyor. Her gün acı üstüne acı çekiliyor. Akan göz yaşlarından göz pınarları kurudu.
Bir yandan gelen şehit haberleri yürekleri dağlıyor, diğer yandan pimi acımasızca çekilen bombaların parçaladığı bedenlerin acısı. Teröre karşı mücadele eden güvenlik güçlerimizin kahpece şehit edilmesinin acısı dinmek bilmiyor. Terör örgütlerinin canlı bombalarının patlatılması ile yaşamını kaybedenlerin acısı da.
Yaşamını sürdürenlerin arzu ettiklerinden farklı, zorluklarla dolu bir yaşam sürmeleri de yarının bugünden iyi olduğu umudunu azaltıyor.
Yaşadığım sokak ana caddeye yakın. Günün her saatinde insanlar cadde ve sokakları dolduruyor. Geceleri neon ışıklarının altında canlılık devam ediyor.
Akşam saatlerinde sokak ve caddelerde oluşan çöp yığınlarının etrafında çöp toplayanlar o günkü rızkını çıkarmanın derdinde. Elleri yüzleri bakır renginde. Giysileri rengini kaybetmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde giyimi düzgün, orta yaşlarda bir kadın elinde dört tekerlekli bir çocuk arabası ile çöpleri karıştırmakta, satabileceği pet şişeleri çocuk arabasına doldurmakta.
Yaşamın acı yüzü akşamın ilerleyen saatlerinde çöp yığınlarının etrafında kendini gösteriyor. Çöp toplayarak geçimini sağlamaya çalışan bu insanları buldukları çöpler nedeni ile şanslı mı sayacağız? Oysa ki bu durum tüm topluma belirli bir sorumluluk yüklemekte, zor durumda olan insanlarımıza yardım elini uzatmayı gerektirmekte.
Afrika'nın geniş savanalarında yaşam alanı bulan "bir kadının, tencereye atacak bir kök bulabilmek için günlük yürüme mesafesi yirmi kilometredir. Midesine girecek organik bir madde bulamadığı için ölenler de var." cümlesi yaşana sorunların sadece belli bir coğrafya ile sınırlı olmadığını gösteriyor.
Hangi coğrafyada olursa olsun, çöp kutusunda bulduğu ekmeği yemek durumunda kalan bir tek kişinin dahi olması toplumun sosyal yardımlaşma durumundaki bozulmanın göstergesidir.
Canlı bombanın katlettiği onlarca insanın ölümü sonrası saygı duruşunda duyulan ıslık sesleri toplumun belli kesimleri arasında olmaması gereken bir durum değil midir?
Toplum acı çekiyor. Sanırsın bizden olmayan daha az değerli.
Oysa ki bu toplum yüz yıllardır aynı coğrafyada ortak acıları paylaşarak yaşadı. İşgal kuvvetlerine karşı aynı cephede yan yana mücadele etti. İmece usulü ile köyünde kasabasında komşusuna yardım etti. Kalan işleri elbirliği ile tamamladı. Kız alıp kız verdi, akraba oldu.
Yaşanmakta olan sosyal ve ekonomik kısır döngüyü kırmak, geleceğe umutla bakmak yine bizlerin elinde.  Ekonomik yaşam sıkıntısı içinde olanların yardımına koşmakta.

Charles Bukowski'nin, "Afrika'ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde 'tok karnına' yazıyordu" cümlesini unutmadan.

12 Eylül 2015 Cumartesi

ŞİDDET

Basın kuruluşlarına yapılan saldırılar halkın haber alma özgürlüğünü engellemeye yönelik bir yaklaşımdır.
Varsa hukuka aykırı bir durum yargı gereğini yapar. Demokrasi ile yönetilen bir ülkede hukuk ve adalet  ne güne duruyor?
Kimse kendisini hukukun yerine koymamalıdır. Eline taş ve sopa alıp basın kuruluşlarına saldırıp kırıp dökmemelidir.
Yapılan bir haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkmak  haksızlığa uğrayanı korumak demek değildir. Elbette ki burada söz konusu olan adaleti, demokrasiyi, anayasada ifadesini bulan temel hak ve özgürlükleri savunuyor olmamızdır.
Tarihte şiddet yöntemlerini kullananlara sıkça rastlanır. Lakin şiddeti kendisine referans alanların hiç biri başarılı olamamış, sonuçta insan hakları kazanmıştır.
Şiddetin ne boyutlara ulaştığını görmek için Ortaçağ Avrupa'sına, engizisyon uygulamalarına bakmak yeterlidir. II.Dünya Savaşı sonrası çizilen dünya haritasında yerini alan ülkelerin yöneticilerinin yaptıkları uygulamalara bakmak yeterlidir.
Şiddeti uygulayanların en büyük destekçisi hiç kuşkusuz şahin kanattır. Şiddetin varlığından hoşnut olanlar, rant sağlayanlardır.
Toplumun bir arada sorunsuzca yaşaması hukukun ve adaletin varlığına, demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile uygulanmasına, şiddetten uzak barış ortamına ve huzura bağlıdır.
Şiddet uygulamalarının, terörün hiç bir gerekçesi olamaz. İnsan hayatı değerlidir. Hiç kimse bir başkasının özgürlüğünü gasp edemez. Etmemelidir. Şiddet şiddeti doğurur. Ve şiddetin, kargaşanın hiç kimseye bir faydası yoktur. Şiddetin olduğu yerde huzursuzluk vardır, geçim sıkıntısı ve işsizlik vardır. Güvensizlik ve korku vardır.

Demokratik hayatı korumak için şiddetten uzak durulmalıdır.

23 Ağustos 2015 Pazar

KEFEN PARASI BULAMAYASIN E Mİ..


Yazının başlığı bana ait değil. Ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi'ye ait. Dövizin hızla yukarıya doğru tırmanması sonucu yılbaşından bu yana Türk Lirası dolar karşısında %25 civarında eridi.
Borsa İstanbul değer kaybederken, dolar, avro ve altın kazandırdı.
Dolayısıyla dış borç da katlanıyor.
Doların değer kazanması iç piyasa tüketim mallarında artışı da beraberinde getirecek.
Bu durumda eleştiri yapanlara, ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi, son ekonomik gelişmeleri değerlendirirken kriz senaryosunu dile getirenlere beddua etti.
Zeybekçi,"Bana televizyon ekranlarında konuşan kriz tellalları bir tane gerekçe söylesinler. illa 'kriz çıkacak' diyor. Krizlerde kalasın e mi? Kendi kendinin krizinde kalasın da kefen parasını bulamayasın" dedi.
Ekonomik veriler açık. Yılbaşından bu yana Türk Lirası'nın dolar karşısında %25 değer kaybetmesi az şey mi?
Velev ki dediği doğru Sayın Bakanın.
Neden dolar ve avro, altın fiyatları hızla yükseldi?
Bu artışı sadece siyasi belirsizlik ile açıklamak doğru mu?
Çarşı pazarda fiyatların artmasını vatandaş görüyor.
AKP'li Bakanlar 'kriz yok' diyedursun, rakamlar Türkiye'nin sermaye krizine yaklaştığını teyit ediyor.
Sıcak para kaçarsa büyüme de, 'şimdilik' azalma eğilimine giren cari açık da olumsuz etkilenecek.
Hiç kimse ekonominin dar boğaza girmesini istemez. Çarşı pazarda fiyat artışlarının  (Maliye Bakanı'nın deyimi ile: Güncellemesinin!) olmasını istemez.
Sayın Zeybekçi, 'kriz' söylemlerine  'beddua' ile cevap vereceğine o söylemlerin neden yapıldığına cevap vermelidir.





19 Ağustos 2015 Çarşamba

TARİHİ YARIMADA


Eğer İstanbul'u tanımak istiyorsanız, kendinize bir gün izin verin, bir bakıma kendinizden kaçın.
Bunu yapmak için küçük bir yolculuğa çıkın. İstanbul'u tanımak için yapacağınız yolculuğu araçla değil yürüyerek yapın.
Hoş kısa bir yolculuk da yetmez aslında. Çünkü tarihi dokuyu anlamak için gördüğünüz binaların, eserlerin ayrımına varmanız gerekir.
Çoğu insan İstanbul'un farkında bile değildir.
Nitekim çoğu eser gözler önünde olmasına rağmen görmezden gelinir.
İstanbul'un kent dokusunu koruyan, geçmişin ayak izlerini günümüze taşıyan en güzel yerlerinden biride "Tarihi yarımada"dır.
Suriçi olarak da bilinir.
Tarihi Yarımadayı tanımak için; Ayasofya, Sultanahmet Camisi ve çevresini, Topkapı Sarayı ve çevresini, Eminönü, Sirkeci ve çevresini, Yerebatan Sarnıcını, Divan Yolu'ndan Beyazıt'a, Kapalı Çarşı'dan Aksaray ve Laleli'ye, Fatih, Edirnekapı, Topkapı, Yedikule, Sahil Yolunu görmelisiniz.
Asırlık çınarların altında soluklanmalısınız.
Şu sıralarda iş makineleri, ülkenin en büyük şehrinin kalbinde, köklerinden savrulan ağacın hışırtısıyla, Kumkapı Balık Hali'nde ve sahil şeridinde yer alan Avrasya Tünel geçişinin bağlandığı Kennedy Caddesi'nde çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.
İstanbul 2.İdare Mahkemesi'nin tarihi yarımadayı imara açan koruma amaçlı uygulama planındaki 61 maddeden 37'sini iptal etmesine rağmen.
İş makinelerinin uğultusu, doğanın ve geçmişin korunması gerektiğini hatırlatıyor.
Unutmamalıyız ki dünyayı kültürler yaşanır kılıyor.
Uzak diyarlara yapılan yolculuklarda ilk görmek istenilen yer çelik ve cam karışımı ucube yapılar, devasa gökdelenler değil, tarihi geçmişin ayak izlerini taşıyan, insanlığın ortak mirası olan eserlerdir.
Her ülkenin sahip çıkması gereken kültürel değerleri vardır. Dünya kültür mirası olmaya hak kazanan, geçmişin izlerini günümüze taşıyan kadim kültürlerin bıraktığı eserler UNESCO tarafından koruma altına alınıyor.
Çünkü kültürler geçmişin belleğidir.
Yol haritasıdır.
Tarihi ve kültürel miras olan,  Bizans'tan Osmanlı'ya, Osmanlı'dan günümüze gelen Tarihi Yarımada'nın dokusunu kaybetmemesi için gerekenin yapılması lazım.
Dokunun yok edilmesi, değiştirilmesi kültürel değerleri kaybetmemize neden olacaktır.



11 Ağustos 2015 Salı

GÖZYAŞININ RENGİ YOKTUR

Tarih geçmişin ve geçmişte yaşananların belleklerimizde yer almasını sağlayan en büyük öğreticidir.
Yer yüzünün yaşanabilirliği zor olmayan topraklarında varlığını sürdüren toplumların yanı sıra buz ve soğuğun sarmalında var olma mücadelesi veren toplumların, yol ve yordamı olmayan sık ve geniş ormanlarda karnını doyurmanın telaşında olan toplumların, çölün kavurucu sıcağında hayatta kalma çabası içinde olan toplumların, sert kaya yamaçlarının gözetiminde dağ ve vadi yamaçlarında olan toplumların yaşam süreçlerine bakıldığında öğreneceğimiz ve ders çıkaracağımız gerçeklerle karşılaşırız.
Bu süreçte zorlu bir geçmiş karşımıza çıkar.
Acı ve kaygının hüküm sürdüğü toplumların yanı sıra huzur ve barış ortamının dinginliğinde var olanlara da şahit oluruz.
Yaşanan bütün savaş ve çatışmalar acı ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir.
Savaş savunmasız ve mazlum insanların zulüm görmesine, yerlerinden yurtlarından göçüp uzak diyarlara gitmesine neden olmuştur.
Savaş adalet yerine adaletsizliği, güçsüz yerine güçlü olanı, huzur yerine kargaşayı, yaşatma yerine yok etmeyi tetiklemiştir.
Dünyanın ilk büyük savaşıydı. Başladıktan kısa süre sonra sona ereceği düşünüldü. Lakin o tam dört yıl sürdü.
Galibin yanı sıra mağlubunda yıkımdan, ölümden, acı ve ızdıraptan nasibini almasına neden oldu.
Milyonlarca insanın ölmesine, bir o kadarının sakat kalmasına, yüz binlerce insanın hastalıklardan yaşamını yitirmesine neden oldu.
Etkileri zamana yenik düşmeyen yeni bir dünya düzeni yarattı.
Göçler, sürgünler, kıyımlarla anılır oldu.
Dünyanın ilk büyük savaşında etkilenen ülkelerden biri de Türkiye'dir.
Savaşta bir imparatorluk  olarak, büyük zaferlerin yanı sıra yenilgilerle dört yıl boyunca var olma mücadelesi veren Osmanlı İmparatorluğu sonuçta yıkılmış, işgal edilmiş, toprakları parçalanmıştı.
O süreçte yeni bir kurtuluş hareketi gelişip filizlendi.
Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye bağımsız devletler arasında yerini aldı.
Bu ve benzeri zamanın belleğinde yer alan yok oluşları, ölümleri, kıyımları, sürgünleri tetikleyen olaylarda, herkes kendi kaybına ağladığı gibi, her kayba ağlasa bu olumsuzluklar yerini barış ve huzura bırakacaktır.
Umuda yolculuk yapanların umutlarına umut olmak adildir ve asildir.
Her konuda ayrılmış, kutuplaşmış, saflaşmış toplumlar hiç değilse acılarda ve yok oluşlarda ayrışmamalı, acıların dinmesi için çare aramalı.
Aydınlık bir gelecek için bu duruş önemlidir.
Usta şair Nazım Hikmet bir şiirinde "Umuda kurşun işlemez" der. Usta şair'in yaşam yolculuğunu hepimiz biliriz. Vatanından uzak diyarda mezar taşını sert esen rüzgârlar serinletmekte.
Kim bilir belki de vatan özlemi ve vatanına dönme arzusu sonucu söylemiştir o sözünü.
Yazar arkadaşlarımdan Hanife Mert'in "Umut"a dair yazısının son kısmında yazdığı "İnsanların bir lokma ekmek uğruna birbirine zulüm etmediği, yerlerini yurtlarını terk edip uzaklara gitmek zorunda kalmayacağı..." cümlesi dikkat çekici.
"Umut"un kaybolmaması için bu söylenenlerin olması gerekir.
İnsanlar bir diğerine zulüm etmemeli.
Çünkü göz yaşının rengi yoktur.
Lakin, yaşanan gerçekler ne yazık ki yazarın bu isteğini, düşüncesini yerle bir ediyor.
Bunu acımadan,
Zulüm ederek,
İnsan ölümlerini kendisine referans alarak yapıyor.
Ucuz botlarla dalgalı bir denizde yüzlerce insanı yaşamdan kopararak,
Kimi zaman kahpece tuzaklanmış mayınlarla, bombalarla, molotoflarla kaos yaratarak, korku salarak "umudu" umutsuzluğa çevirerek yapıyor.
Yazar yazısında "aydınlık karanlığın bittiği yerde başlar" diyor.
Bu anlayışa hangi aklı başında insan itiraz eder ki?
İtiraz etmek cehaletin işi olsa gerek.
Cehalette kendini aşanlara, toplumda terör estirenlere, hain tuzaklarla vatan evlatlarını şehit edenlere, yol kesip, eşkıyalık yapıp araçları ateşe verenlere, eli tetikte ne yaptığının bilincinde olmayanlara gel de anlat bunu.
Anlatmak istense de anlayabilirler mi?
Anlasalar zaten bunca zulüm, bunca yoksulluk, yoksunluk,
Bunca katliam, bunca ölüm neden olsun ki?
Zalimin ve zulmün olmadığı bir dağ havası çarpsın istiyorum yüzümüze.
Lakin o istenen şeyin ne olduğunu bir kavrayabilsek, bir anlayabilsek,
Tüm yaşanan olumsuzluklar yerini barışa ve umuda bırakacak.


5 Ağustos 2015 Çarşamba

VATAN SAVUNMASI KUTSALDIR


"Eyüp Dede'nin beşinci oğlu Nuri'nin de askere gitme günü gelip çatmış. Yol azığı hazır. Anacığı neler koymuş çıkınına neler. Oğluna yük olmasından çekinmese, evde ne var ne yok dolduracak çıkına. Sütlü ekmek, kete, çörek, bal, peksimet, peynir, ceviz...
- Ana yeter! Askerlik bitene kadar onları yiyecek değilim herhâlde. İki ekmek, iki dilim de peynir sararsan çok bile. Yük etme bana onca şeyi.
- Ah oğlum, yük etmek ister miyim? Ne gelir çıkını sarmaktan başka elimden. Yüreğim bununla teselli bulur.
- Boş ver çıkını ana. Seni yüreğime sarmış götürürüm. Sevgin yeter bana. Emzirdiğin ak sütün, yedirdiğin helâl lokmalar yeter bana. Hele duaların, duaların yeter ana.  Ferah tut gönlünü. Asker etmek için büyütmedin mi? Derenin şırıltılarına karışan askerlik sevgisi ile dolu ninnilerini, asker türkülerini unuttum mu sanırsın? Sevinmek zamanıdır ana, oğlun asker oluyor.
- Sevinmez miyim sanırsın oğul. Ama ana yüreği, ayrılık acısından sızlanır işte. Bu kadarını da hoş gör.
- Ah ana seni hoş görmez miyim? Sen dünyanın en sevimli varlığısın. Sen anasın. Cennet anaların ayaklarının altında.
- Ah oğlum, alnı öpülesi oğlum. Anan bir garip ana. El öpenlerin çok olsun, ömrün uzun olsun. Bak Emin amcan beş çift çarık dikmiş, getirmiş. Hurişan halan da beş çift çorap örmüş. Evden de koydum.
- Ver elini öpeyim ana. Cennet kokan ellerini. Hakkını helâl et. Analar helâl etmedikçe, hakları ödenemez.
- Oğlum, canım oğlum benim. Hem hakkımı helâl etmişim, hem Allah'a emanet etmişim."
[ I.Dünya Savaşı'nda bir ana oğul konuşması bu." Metin Tekin'in (Sarıkamış'tan Sibirya'ya) adlı eserinden aktarılmıştır.]
Türk insanının askerliğe verdiği önem, asker ocağına beslediği sevgi, evladını asker ocağına davul-zurna ile göndermesi yukarıdaki kısa alıntı okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.
Bu bağlamda asker ocağı bizler için kutsaldır. Vatan savunması kutsaldır. İç ve dış hainlerin cennet vatanımıza yönelik saldırıları dün de devam etmiştir, bugün de devam etmektedir.
Çanakkale Ruhu'nu anlayamayanların, Çanakkale'nin geçilmez olduğunu Türk süngüsünü karşılarında gördüklerinde anladıkları gibi, bugün de terör saldırıları ile askerimizi, polisimizi kurdukları hain pusularda şehit edenler, kalleşçe planlarını inlerinde planlayıp uygulamaya koymak isteyenler, yol kesip araç yakanlar bu yaptıklarının hesabını vereceklerdir.
Kahpece kurgulanmış saldırılarda yaşamını yitiren şehitlerimizin haberleri yüreğimize kor gibi düşmektedir. Onlar bu vatan için, bu millet için şehit düştüler. Allah mekanlarını cennet etsin.
TSK'nin Kuzey Irak'ta yuvalanmış terör örgütü pkk'ya karşı başlatmış olduğu operasyon, vatanımıza ve insanımıza yönelik terörist faaliyetlerin durdurulmasını ve terör odaklarını yok etmeyi hedeflemektedir.
TSK'leri operasyonları ile bu kadim vatan topraklarına yönelik bölücü teröre bir kez daha dur demektedir. Türkiye Cumhuriyetine karşı içte ve dışta yapılacak her türlü hain saldırılara aynı kararlılıkla cevap verileceğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
TSK'leri milletinden aldığı güçle terör örgütüne karşı gerekeni yapmaktadır. Yapacaktır da. Bunda hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Vatan savunması kutsaldır. Bu uğurda şehitlik mertebesine ulaşılması yediden yetmişe her Türk evladının isteğidir.
Bu kadim topraklarda yıllardır yapılan terör saldırılarına karşı seslerini çıkarmayanlar, terör örgütüne her türlü desteği verenler, Mehmetçik şehit edildiğinde sessiz kalanlar, ancak ayrılıkçı söylemlere, sözde demokratik cumhuriyet söylemelerine müsamaha ile bakanlar, "pkk terör örgütü değildir" diyenler, teröristin boynuna sarılanlar, "ellerinde bayraklar ile Mustafa kemal'in askerleriyiz"  diyenlere "Mustafa Kemal'in askeri değil generali olsanız ne yazar, it sürüleri" diyenler unutmasınlar ki yıllarca terörün acımasızlığında binlerce  vatandaşını kaybeden, onlarca vatan evladını şehit veren Türk Milleti sizlere gerekli cevabı verecektir.
Dün Seyyit Rıza'ların, Şeyh Sait'lerin emperyalistler ile işbirliği içinde yapmaya çalıştığını bu millet unutmamıştır.
Operasyonların durdurulmasını isteyenlere sormak lazım; terör örgütü geçmişte savunmasız insanları, bebekleri, ellerinde tek gücü kalem olan öğretmenleri, polisi, askeri, yaşlıları katletmedi mi? 1993 yılında Bingöl'de ki hain pusuda 33 Mehmetçiği şehit etmedi mi?
Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden binlerce insanımızı kahpece kurdukları tuzaklarla katletmedi mi?
Terör örgütünün silah ve mühimmat yapacak fabrikası olmadığına göre, ellerinde bulundurdukları makineli tüfekleri, havan toplarını, uçaksavarları kendi üretmediğine göre nereden hangi ülke yada ülkelerden alıyor?

Bilinmelidir ki Türk Milleti vatanı uğruna şehitlik mertebesine ulaşmaya dün de hazırdı bugünde hazırdır.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

İZMİR'DE MARMARİS'TE YAZLIKLARINDA YATIP...

                                                 
Ekonomi ülkenin can damarı, ana arteridir. Ana arter ne kadar sağlam olursa vatandaşlar ekonomik anlamda gelecekten kaygısızca yaşayabilir. Lakin yokuş aşağı inmekte olan bir ekonomide gelecek kaygısı öne çıkar.
Suruç katliamı sonrasında hızla tırmandırılan şiddet sarmalı, peş peşe yitirilen vatan evlatları, toplumsal psikolojiye hakim olan kaygı ile birlikte ekonomik istikrarsızlığa yaklaşılıyor.
Ekonominin nabzını tutan kuruluşların açıklamaları bu varsayımı destekleyici nitelikte.
"TUİK ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı işbirliğiyle oluşturulan dış ticaret verilerine göre; geçen yılın ilk yarısında 200 milyar dolar olan Türkiye'nin dış ticaret hacmi, bu yılın aynı döneminde 180 milyar dolara geriledi.
Yılın ilk yarısında ihracat % 8.2, ithalat da % 10.9 düşüş gösterdi..."
Devletin resmi kurumlarının açıklaması gazete manşetlerine bu şekilde yansımış.
Her gün şehit haberleriyle sarsıldığımız, şehit ailelerinin feryatlarının duyulduğu, yetim kalan çocukların göz yaşlarının sel olduğu, acı üstüne acı çektiğimiz bu dönemde yatırımcıların fazlasıyla gergin olduğu söylenebilir.
Ülke ekonomisi uzman kuruluşların uzun süredir kırılganlığına dikkat çektiği bir seyirde devam ediyor. Dolar ve avro'da ki artış trendi devam ediyor. Dolayısıyla dolar ve avro'nun yükselişi ekonomiyi olumlu etkilemez, aksine küçük ölçekli çoğu kuruluşun kapısına kilit vurmak, çarşı pazarda fiyatların artması, dolara endekslenmiş tüketim ürünlerinin fiyatlarının tavan yapması sonucunu tetikler.
Alım gücü düşen vatandaş bu gelişme sonucu mağdur olur.
Diğer yandan asıl can alıcı nokta özel sektörün aşırı borçluluğunun yarattığı tehlikedir. Özellikle döviz ile borçlanmış işletmelerin sıkıntısı dikkat çekicidir.
Ekonomisi güçlü olan ülkelere bakıldığında toplumsal sorunların daha az olduğu görülür. İnsanların gelecek kaygısı yoktur.
Terör ve şiddet sarmalında vatan evlatlarını kurulan hain pusularda şehit verirken siyasilerin demeçlerine daha bir dikkat etmeleri gerekir.
MHP lideri Bahçeli, "İzmir'de Marmaris'te yazlıklarında yatıp, AKP'nin olmasın diye oyunu MHP'ye vermeyen; ama HDP'yi meclise taşıyan zavallılar, Türkiye'nin kaymağını yiyenler, Boğaz'da, yalılarda viskisini yudumlayıp oyunu HDP' ye veren şerefsizler. Şimdi, HDP ile koalisyonu kurun" sözleri neyi çözecektir?
Altı milyona yakın oy almış bir siyasi partinin tüm seçmenlerinin İzmir'de Marmaris'te yazlıklarında yatıp kalkmadıkları açıktır. Bu tür ötekileştirici söylemler yerine, HDP'ye oy verenler;  Bahçeli'nin söylemi ile , Türkiye'nin kaymağını yiyenler, Boğaz'da, yalılarda viskisini yudumlayıp oyunu HDP' ye veren şerefsizler sözlerine muhatap olanların acaba o partiye neden oy verdiklerinin araştırılması gerekmez mi?
Cumhurbaşkanlığı seçiminde "Çatı aday" olarak topluma lanse edilen, Ekmeleddin İhsanoğlu'na CHP tabanında gösterilen tepkiye CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylediği "tıpış tıpış sandığa gideceksiniz" yaklaşımı ters tepmiş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde 13 milyon seçmen sandığa gitmemişti.
Kendisine oy vermeyip bir diğerine oy verenleri şerefsizlikle suçlamak doğru bir yaklaşım değildir. Kaldı ki bu söylem neyi değiştirecektir.
Bu cennet vatanın kadim topraklarında bin yıldır birlikte yaşamış, birbirinden kız alıp kız vermiş, akraba olmuş insanların huzur ortamı içinde bir arada yaşaması için elimizden geleni yapmalı, kimseyi ötelememeliyiz.



,