9 Şubat 2016 Salı

MEMO



Koşmaya başladı, yüreğindeki korkuyla ve heyecanla. Karanlıktı dar sokaklar. Koşarken, başını geriye çevirdi. Kara bir surat. Kapkara bıyıklı. Tanıdık gibi geldi ona. Tanıyordu onu. Lakin nerede ve nasıl tanıdığını hatırlamıyordu. Caddeye çıkayım diye düşündü. Caddede müthiş bir uğultu vardı. Korna sesleri, motor homurtuları birbirine karışıyordu. Koşmaya devam etti. Çelik ve cam karışımı, binaya yöneldi. Birden soğuk bir şeye çarptı yüzünü. Alnı hafifçe kanadı. Bir ayna vardı karşısında. Çatlamıştı bir kaç yerinden. Aynada kendi yüzünü gördü. Korku dolu bir çift göz kendine bakıyordu. Yere oturdu. Ağlayan bir kadın sesi duydu. Annesi ağlıyordu. Son bir gayretle doğruldu. Kara bıyıklı adam yoktu. Belki de vardı. Ama o göremiyordu. Evlerini düşündü sonrasında. "Geri dönsem mi? Baksana annemde ağlıyor" dedi içinden. Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu. Karnı acıkmıştı. Hiç böyle aç kalmamış, elleri de kirlenmemişti. Artık o bir sokak çocuğuydu.

DÜŞÜNMEDEN YÜRÜDÜ GİTTİ



Hep gizli bir seyir içinde yüreği ile baktı yaşamın varlığına.
Yanlışları görmek istemedi çoğunlukla belki düzelir diye .
Bazen sevdiklerinin hatasını kat be kat abarttı kızgınlıkla.
"En büyük düşmanlar, en yakın dostların arasından çıkar" diye düşündü.
Başına amansız bir ağrı yerleşti.
Kararını vermişti.
Başını yukarı kaldırıp belli belirsiz bir sesle:
-Pekala gidiyorum,dedi...
Bedeni biraz sakinleşti.
Huzursuzca oturduğu yerden kalktı.
Dışarısı soğuktu.
Düşünmeden yürüdü gitti.

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci. 
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

6 Şubat 2016 Cumartesi

İNSAN HAKLARININ GELDİĞİ NOKTA



İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanın insana yaptıklarının bir sonucu olarak yayınlanmıştır. Bildirgenin ilgili maddeleri incelendiğinde bu daha iyi anlaşılacaktır.
Değişik coğrafyalarda yapılan katliamlar tarih boyunca devam etmiştir. Modern silah araç gereçleri ile tek tek değil toplu olarak insan yaşamına son verilmeye başladığında acı, zulüm, gözyaşı katmerleşmiştir.
Basiretsiz yöneticilerin elinde bir yandan savaş makineleri, diğer yandan doğa yapacağını yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Japonya'nın Nagazaki ve Hiroşima kentlerine attıkları, insan dimağının kabul edemeyeceği bombanın sonucunda bir anda yüz binlerce masum insan yaşamını yitirmiş, şehirler ve çevresi harap olmuş, yaşanamayacak duruma gelmiş, yayılan radyasyon uzun yıllar sakat doğumlara sebep olmuştur.
Avrupa'yı kasıp kavuran faşist Hitler rejiminin saldırıları ile yine yüz binlerce insan yaşamını yitirmiş, gaz odalarında can vermiş, fırınlarda yakılmıştır.
Bugün yaşanan çatışmalarda kitle imha silahlarının kullanımının yasaklanması nedeni ile bu boyutta insan ölümleri gerçekleşmese de, insanların bulundukları coğrafyada sorunsuz ve huzurlu yaşam istekleri ellerinden alınmaktadır.
Afganistan, Irak, Suriye, Ruanda, Somali ilk akla gelen ülkelerdir. Bu ülkelerde insanlar ölüm pahasına başka bölgelere ve ülkelere göç etmektedir.
Yemen'de, Irak'ta, Suriye'de mezhep çatışmaları ötekine zulme varan boyuta ulaşmıştır. Çareyi göç etmekte bulmuşlar. Göç esnasında sığınmak istedikleri ülkeye giderken binlercesi yaşamını kaybetmiştir. kaybetmektedir.
Bunu kayıtsızca seyreden ve çatışmalara son vermek için yeterli çabayı sarf etmeyen ülkeler, silah satışlarında gelen milyarlarca dolara ellerini ovuşturmakta kan ve gözyaşı ile nemalanmaktadır.
İnsanları birbirine düşman eden, silah satan, savaş bölgelerindeki enerji kaynaklarını fütursuzca kullanan ülkelerin yayılmacı politikaları emperyalizmin ne denli acımasız olduğunun göstergesi değil de ya nedir.
Emperyalist ülkelerin kendinden olmayan diğerlerinde insanları kutuplaştırması, birbirinden nefret etmesine çabalaması elbette hedefi olan "böl, parçala, yönet" politikasına hizmet etmektedir.
Bu gerçekleri unutmamamız lazım. Ülkemizde oynanmak istenen emperyalist oyunları boşa çıkarmanın yolu, emperyal isteklerin ayırdın da olmamıza bağlıdır.


23 Ocak 2016 Cumartesi

ZULÜM


Kapitalist sistem rant ağırlıklıdır. Sermaye insan yaşamından daha da değerlidir o sistemde. Yoksa bunca yoksul ve savunmasız insanın bu denli yaşamını kaybetmesi mümkün mü?
Doğu toplumlarından batıya akan insan seli göçmen olgusunu lügâtımıza çıkmamacasına yerleştirdi. Ege'de, Akdeniz'de umuda koşmakta olanların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Aslında kıyıya vuran kapitalizmin acımasızlığıdır.
Silah baronlarının vicdansızlığı dır.
Hegemonyacı zihniyetin dışa vurumudur.
Umutların umutsuzluğa dönüşmesi, onlarca insanın ölümü  göçmenleri yolundan döndüremiyor.
Peki niçin göçmenler ısrarlı bunca ölüme rağmen?
Bu sorunun cevabı oldukça basit.
Bulundukları ortamda, yaşadıkları coğrafyada çektikleri acı, umarsızlık, yoksulluk, terör örgütlerinin yaptıkları akıl almaz katliamlar. Sosyal medyada videosu yayınlanan ışid'in yaptığı  katliamlar mide bulandırıcı. Bu acımasızlığa maruz kalmaktansa bir umut batıya geçip kurtulmanın derdindeler.
Işid terör örgütünde debelenenlerin kadınlara ve genç kızlara tecavüz etmeleri insanlığımızdan utanmamıza neden oluyor. Bu vahşetin içinde kim yaşamak ister ki?
İnsanın insana yaptığı bu olaylar düşünüldüğünde Ege ve Akdeniz'de dondurucu soğuğa aldırmadan yetersiz botlarla batıya geçmelerinin nedeni daha da iyi anlaşılacaktır.
Lakin ölüm kusan makineler durmak bilmiyor. İnsanlığın zorlu yaşam koşullarından kaçmak için umutları azalıyor.
Cehenneme çevrilmek istenen dünyamızda illa öldürecekler, delikanlıları, çocukları, kadınları, yaşlıları.
Bunca zulüm uykularımızı bölüyor.



26 Aralık 2015 Cumartesi

SONRA DİYORUM Kİ



Bereket fışkırıyor toprak
dört bir yan çiçek
gelip içime oturuyor çiğdem kokuları
buram buram
hiç bitmeyen bir umut
uyanıveriyorum sonrasında
insan uyuyamıyor zalim değilse
bazen çöllerde bir ceren
bazen dağlarda bir doğan
ama hep tek başına
mavi mavi açıyorum
kayalar ardında
güneşe dönüyorum yüzümü
aydınlığa
dağ, taş , ot, bayır
delicesine koşuyorum
uçarcasına...
Sonra diyorum  ki
masmavi gökyüzüne rastlamak ne mümkün
ay bile soluk ve fersiz
sadece çiçekler
renkleri ve kokuları aynı
kafam karmakarışık
ırmaklarla yan yana
bilinmeyen denizlere çekse de
başına buyruk değil ayaklarım
ve yüreğim
yıldızsız ve aysız
geceler çekilmiyor karanlık
gündüzler güneşsiz
insanlar soluksuz
sokaklar insansız.


Hüseyin Güzel/ 26.12.2015


17 Aralık 2015 Perşembe

GENÇLİK GERÇEĞİ BİLMEKTEDİR

Mustafa Kemal’in düşüncelerini ve yaptıklarını anlamayanlar kuşkusuz ne dünü anlamışlardır ne de bugünü.
Ne dünü anlayabileceklerdir ne de bugünü…
Mustafa Kemal’in “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur”  ifadesini  “sorunlu” olduğunu ifade edenler ne memleketin geçmişte içinde bulunduğu durumu anlayabilecek kapasitededirler ne de geçmişte yaşanan olayların bilincindedirler.
Şair ne demiş “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”. Demek ki üzerinde yaşadığımız toprakları kanımız canımız pahasına içten ve dıştan gelebilecek her türlü saldırılara karşı korumak zorundayız.
Çanakkale’de toprağa düşen yüz binler, Sarıkamış’ta donarak ölen on binler, Yemen çöllerinde iskorbüte, açlığa ve susuzluğa yenik düşenler bilinmelidir ki bu vatan topraklarında çocuklarımızın, analarımızın, bacılarımızın gelecekte özgürce yaşamaları için canlarını vermişlerdir.
Birileri bunu anlamakta zorlanabilir.
Anlamamakta direnebilir.

Ancak gerçek budur ve asla değişmeyecektir.
Mustafa Kemal’in "Bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi” emanet ettiği gençlerde bu gerçeği bilmektedir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Geçmişin karanlık yüzünü çok iyi bilen Mustafa Kemal bir daha o karanlık ve insanlık dışı olayların yaşanmaması için “Türk gençliği” ne “Türkiye Cumhuriyetini ve bağımsızlığını” koruma ve kollama görevini vermiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında emperyal güçlerin ülkemizi “Mondros Ateşkes Antlaşması” hükümleri çerçevesinde işgal etmeye başlaması ve işgal edilen topraklarda yaşayan Türk insanına yaptıkları insanlık dışı muameleler henüz hatıralarda tazeliğini korumaktadır.
Yukarıdaki ifadeyi “sorunlu” olarak niteleyen zihniyet acaba doğu’da Rus destekli Ermeni”nin, batıda İngiliz destekli Yunan’ın, Güneydoğu’da Fransız destekli Ermeni’nin, Kuzeyde bizzat İngiliz’in ve desteğinde Pontus’lu Rum’un yaptıkları mezalimleri bilmiyor mu?
Yoksa bilmek işlerine mi gelmiyor?
Tarihin tozlu sayfalarını açıp okuduklarında ya da arşivleri incelediklerinde ( ki sadece Osmanlı arşivini değil, Rus, İngiliz, Ermeni, Yunan, Fransız, İtalyan arşivlerini) gerçeği tüm çıplaklığı ile göreceklerdir.
Batı Anadolu’yu Emperyalist güçlerin desteği ile işgale başlayan Yunan’ın yaptığı mezalimlerin fotoğraflarının rengi henüz solmamıştır.
Bursa’da, Balıkesir’de, Kütahya’da, İzmir’de, Afyon’da, Aydın’da ve ilçelerinde savunmasız insanları baltalarla doğrayan, kadınlara genç kızlara tecavüz edip acımasızca öldüren Yunan değil de kimdir?
Ermeni’nin yaptığı mezalimlerin burada anlatılmaya kalkışılması durumunda, yapılan mezalimleri okuyanlar gözyaşlarını tutamayacaklardır.

Ermeni güçleri Türk insanına akla hayale sığmayacak mezalimleri, işkenceleri yapmışlardır.
Halkın dilinden bu güne ulaşan “destan”lar, konuya ilişkin yazılan kitaplar, arşiv fotoğrafları incelendiğinde gerçeği görmemek için ya kör olmak ya da şaşı olmak lazım.
Sâmiha Ayverdi’nin “Türkiye’nin Ermeni meselesi” adlı kitabının birinci bölümünün LVII sayfasında yer alan bir bilgiye göre : “Ermeni ve Rusların Van ve havalisinde Müslüman ahaliye büyük mezalim yaptıkları, Van’ın Abbasağa mahallesinden Firdevs’in ifadesine göre işgalcilerin kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden İslâm ahaliyi çeşitli zulümler yaparak öldürdükleri; hamile bir kadının karnını yararak çocuğu çıkarıp kafasını kestikleri, girdikleri evlerdeki insanları saatlerce işkence yaptıktan sonra öldürdükleri, on beş- on altı yaşlarında bir erkek çocuğu çırılçıplak soyarak cinsel organını kestikleri ve daha sonra doğradıkları; Amerikan müessesesine götürülen kadın ve kızların ırzına geçildiği, mezarlıkları kazarak defnedilmiş olanları dışarı çıkardıkları ve ziyaretgâhları kazıp içlerine pislik doldurdukları…” anlatılmaktadır.
Örnek teşkil etmesi bakımından yukarıdaki bilgi notunu buraya aldım. Bunun gibi yüzlerce, binlerce olay söz konusudur.
Tüm bu bilgiler ışığında ve bu olan bitenleri içinde bulunduğu dönemde yaşayan, duyan, gören Mustafa Kemal ne yapmalıydı?
“Gençliğe Hitabe” kaldırılmalıdır diyenlere sormak lazım.
Bu yaşananlar karşısında Mustafa kemal “Bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi” gençliğe değil de kime emanet etmeliydi?
Gençliğe Hitabe kaldırılmalıdır” diyen zihniyet 

Hitabe’nin devamı daha da sorunlu” diyor ve devamla şunları yazıyor:

“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.” Dâhilî ve haricî bedhahlar! Yani “iç ve dış düşmanlar”!
“Yani, belirli toplumsal kesimleri “iç düşman” olarak damgalayıp..."
Sormazlar mı adama Kurtuluş savaşı sırasında Kuvay-ı Milliye güçlerine karşı kurulan Kuvay-ı İnzibatiye nedir diye?
Mustafa Kemal’in “Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve haricî bedhahların olacaktır” söyleminin söylendiği dönemin olaylarını anlamakta güçlük çekiyor.
Gençliğe Hitabe öncesi yaşanan olaylara ve yurdumuza yönelik iç ve dış düşmanların saldırılarına bakıldığında, hitabenin neden ve niçin söylendiği daha rahat görülecektir.
İzmir’e işgal amaçlı asker çıkaranları alkışlayan, “Kuvay-ı Milliye” birliklerine karşı cephe gerisinde taassup ve cehaleti harekete geçiren, yeşil bayrağı açarak Anadolu’nun dört bir yanında isyan çıkaranların varlığı ne çabuk unutuldu.
Mustafa kemal’in Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için gösterdiği çaba yok edilmek için, Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından en ağır tedbirlerle engellenmeye çalışılmadı mı?
Bu amaçla “irtica” işgalci güçlerle birleşerek Türk Milletinin kurtuluşunu ve bağımsızlık hamlesini kırmak, yok etmek için uğraşmadı mı?
Mustafa Kemal “Divanı Harp” in aldığı 4 Mayıs 1920 tarihli karar ile “resmî rütbe ve nişanlarının alınması” ve “idam cezasına” mahkûm edilmedi mi?
Anzavur İsyanı, Kuvay-ı İnzibatiye, Düzce-Hendek ve Adapazarı isyanları, Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları, Afyon’da Çopur Musa isyanı, Konya isyanları, Millî aşiretinin isyanı vs. İstanbul Hükümeti ve İtilaf devletlerinin ortaklaşa yaptıkları tahrikler sonucu çıkmış olup cahil ve taassup sahibi kimselerle işbirliği yapılmadı mı?
Çerkez Etem olayı yaşanmadı mı?
Şimdi çıkıp “iç ve dış” düşmanlardan bahsettiği için, gençliği ve Türk Milletini uyardığı için “Hitabe’nin devamı daha sorunlu” demek aymazlık değil midir?
Tarihi olayları ve Hitabe’nin söylendiği yılların olaylarını görmezden gelip, olayları kendi düşüncesine göre yontmak değil midir?
O dönemlerde her şeyin belirsiz, her şeyin bıçak sırtı olduğu karanlık günler yaşanmadı mı?
Bu karanlık günlerden çıkış Türk Milleti’nin amansız mücadelesi ile gerçekleşmedi mi?
Vatanın kurtuluşu için her türlü tehlikeyi göze almış, boynunda asılı “idam yaftası” karşısında gözünü kırpmadan kurtuluş için mücadele etmiş, suikastlardan kurtulmuş, kurulmuş tuzaklardan sıyrılmasını bilmiş Mustafa Kemal, memleketin geleceğini “Türk Gençliği” ne bırakmayıp da ne yapacaktı?
Ne yapmasını ne demesini beklerdiniz?
İlgili yazıyı daha fazla dikkate almaya gerek yok sanırım. İçeriğine asla katılmadığım cümleler ile devam ediyor. Yazıyı okuyanlar zaten yazının kimleri hedef aldığını görüyorlar, okuyorlar.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki geleceği görmek, tasarımlamak için geçmişten yani tarihi olaylardan ve yaşananlardan ders çıkarmak gereği vardır.
Türk genci devrimlerin ve devlet düzeninin bekçisidir. Dün de bekçisi idi bugün de bekçisidir, gelecekte de bekçisi olacaktır. Çünkü Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiştir. Cumhuriyet ve bağımsızlığımıza gelecek her türlü saldırılara karşı elindeki her türlü imkânlarla karşı koyacaktır.
Bunu yaparken de muhtaç olduğu kudretin “damarlarındaki asil kanda” olduğunu unutmayacaktır.
Bir takım “aydın” kılıklı zevat da bunu böyle algılamalı böyle bilmelidir.
 “’Gençliğe Hitabe’ de kaldırılmalı dendiğinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 1920’lerde ve hatta daha öncesi 1905-1920 yılları arasında yaptığı mücadeleyi anımsamamak mümkün değil.
Mustafa Kemal 1905 yılı itibari ile genç bir subay olarak ordu birliklerinde görev almaya başlamış, cepheden cepheye koşmuş, genç yaşta ordu komutanlığı yapmış, gittiği cephelerde emrindeki Mehmetçikler ile verdiği amansız mücadelede başarılı olmuştur.
Osmanlı’nın Alman üçkâğıtçılığı sonrasında bir oldubitti ile I.Dünya Savaşı’na girmesini hepimiz biliriz.
I.Dünya Savaşı’nda Osmanlının içine düştüğü durumu burada anlatmanın gereği yok.
Zaten buna gerek de yok.
Mustafa Kemal’in bizzat söylediği “Nutuk” okunduğunda verilen mücadelenin durumu, seyri ve önemi anlaşılmaktadır.
Genç kuşaklar “Nutuk”u okudukları zaman dönemin tarihsel olaylarını yakından öğrenme olanağını zaten bulurlar.
Ancak şu kadarını yazmak ta fayda var ki Mustafa kemal Nutuk’un sonunda “Türk Gençliğine bıraktığı kutsal armağanı” yani “Gençliğe Hitabe”sini söylemektedir.
Gençliğe hitabeyi söylemeden önce şunları belirtir:
“Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım.
Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.”
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum” diyor ve sonrasında her Türk gencinin dikkatlice ve göğsü kabararak okuduğu “Gençliğe Hitabe” sini söylüyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Mustafa Kemal Atatürk dönemi olarak adlandırdığımız dönem 1923- 1938 tarihleri arasını kapsamaktadır.
Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmış, büyük bir azim ve irade ile her türlü engellere karşı mücadele edilmiştir.
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti, cumhuriyetin temelini ayrılıklar üzerine değil, Anadolu coğrafyasında birlik ve beraberlik içerisinde yaşanılması üzerine kurduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Bu hitabe her okulun girişinde ve sınıflarında yani Türk Gençliği’nin okuması gereken yerlerdeki müstesna yerini almıştır.
Yıllarca yaptığım öğretmenlik mesleği boyunca Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sini büyük bir mutlulukla sınıflarda görme olanağı buldum.
Öğrencilerimin mutlaka dikkatlice okumalarını ve öğrenmelerini istedim. Gençliğe hitabenin söylenmesinin nedenlerini onlara öğrettim.
Ve binlerce öğretmenin de aynı duygularla öğretmeye devam ettiğini de biliyorum.


4 Aralık 2015 Cuma

İNSANIN İNSANA YAPTIĞI ZULÜM

Emperyalizmin sorumlu olduğu küresel terör insanlığı vuruyor. Terör ile insanları katledip, gözünü korkutmaya çalışanlar; vicdansızdır, acımasızdır, kör cahildir, ahlâksızdır, rant avcısıdır, yalancıdır, kibirlidir, öteki düşmanıdır, demokrasi ve özgürlük düşmanıdır.
Küresel terörden sorumlu olanların ne denli acımasız olduğunu yapılan katliamlardan görüyoruz.
Bugün küresel terörden şikayet edenlerin, küresel terörün yaygınlaşmasındaki rolleri  küçümsenmeyecek boyutta.
Terörden şikayet eden emperyalist ülkeler, terörden yararlanıp var olan sistemlerini, yol haritalarını devam ettirme amacındalar.
Bırakınız küresel terörü, yaşamın her alanında yaptıkları, yapmaya çalıştıkları ile insanlık için büyük tehlike arz ediyorlar.

Küresel ısınmanın müsebbibi de onlar. İşin şakası yok. Atmosfere salınan devasa karbon miktarı ile küresel ısınmanın önüne geçmenin olanağı yok. Isınma devam ettiği sürece flora ve fauna tehlike altında.
Canlıların yaşam alanları yok edildiğinde, insanların yaşam alanları da yok ediliyor demektir. Küresel ağababalar kendi çıkarları için dünyayı yaşanmaz kılmaktan kaçınmıyor.
Rotatifler dönsün, egemenler daha fazla kazansın diye fosil yakıt tüketimi doğanın döngüsünün alt üst ediyor.
Şehirlerde zehir solunuyor, kirlenen içme suları tüketiliyor.
Kuzey Kutup buzulları eriyor. Himalayalar, Alpler barındırdığı buzullardan kurtuluyor. Dolayısıyla  denizlerdeki su seviyesi artıyor, kıyılar yaşanabilirlikten hızla uzaklaşıyor.
Tayfunların, kasırgaların, sel baskınlarının, heyelanların ardı arkası kesilmiyor.
Elbette suçlu egemenler, kapitalistler ve emperyalistlerdir. Bunlar ikiyüzlü politikaları ile milyonlarca suçsuz insanın yaşamını zora sokuyor, yok ediyor, zapturapt altına alıyor.
Akıllarda olumsuz imgeler oluşmuş durumda. Gerek terör belası, gerekse dünyanın yaşanabilirliğinin zora girmesi milyonlarca insanı olumsuz etkiliyor, etkileyecek.
Açlık ve susuzluk, yoksulluk ve yoksunluk, terör ve sığınmacıların artması, ata yurdunu terk edenlerin sınırları zorlaması, süregelen kaçış, olumsuzluklara sahne olan coğrafyalar.
İnsanın insana yaptığı zulüm. Ölüm ve yağma her yerde. Modern yaşam tarzının benimsendiği yüzyılımızda köle pazarları, yaşam mücadelesi veren kimsesizler. erkek egemen toplumda varlığı ile yokluğu umursanmayan kadınlar, kızlar.
Yapılan kıyımların, ötekileştirmelerin, insanın insana yaptıklarının kanıksanması. Ölümün doğallıktan yoksun kılınması. Binlerce yılda süzülüp gelen kültür eserlerinin balyoz darbeleriyle yok edilmesi. İnsana ait yeryüzü izlerinin silinmeye çalışılması.
Acıtıcı gerçeklerin yanı sıra düşündürücü gerçeklerin yüzümüze birer tokat gibi savrulması. Boşuna dememişler "insan insanın kurdudur" diye.
Unutulmamalıdır ki kazanılan değerler yok edilirse insanlık yok olur. Dünya yaşanabilir olmaktan çıkar.

20 Kasım 2015 Cuma

KADINLAR, ÇOCUKLAR, SAVUNMASIZ BİREYLER



10 Aralık her yıl "İnsan hakları Günü" olarak kutlanır tüm dünyada. Bu haklar " İnsan Hakları Evrensel  beyannamesi" ve "Çocuk Hakları Beyannamesi" ile düzenlenmiştir.
İnsan haklarını ihlal edenler, ki bu bir devlet de olabilir, bir grup da olabilir, bir birey de olabilir, öncelikle insan sevgisinden uzak, kişisel çıkarlarını ve rant anlayışını benimseyenlerdir.
Onlarda insana özgü en güzel değerler, örneğin yaşama sevinci, sevgi, dostluk, hasret, eşitlik, demokrasi anlayışı ya yoktur ya da bu değerlerin ne anlama geldiğinin ayırdın da değiller bir insan olarak.
Feodalizmin kalıntılarını beyinlerinin kıvrımlarında barındıranların "İnsan Hakları" kavramını ve önemini anlamaları zaten olanaklı değildir.
"Aşiret" anlayışı, "Aile Meclisi Kararı" anlayışı ile kendisine yol haritasını çizenlerin, kadınlara ve genç kızlara yaşamı dar edenlerin yaptıkları davranışlar orta yerde  sırıtıp duruyor.
İnsan haklarının ihlal edilmesi nedeni ile en çok etkilenen "kadınlar, çocuklar, savunmasız bireyler" dir.
Düşünün ki kadın olarak sokakta tek başına yürüyememek, evinize yüz, yüz elli metre uzakta olan bakkala, markete tek başına gidememek,  acil ihtiyaçlarını bir akrabası, eşi olmadan sokağa çıkıp alamamak, tek başına seyahat edememek, en temel insan haklarından mahrum kalmak, hâlâ erkeklerin vesayeti altında olmak...Eğitim ve sağlık alanları dışında çalışamamak, karşı cinsten(eşi dışında) biri ile yan yana dolaşamamak, alış veriş merkezlerine gidememek, araba kullanamamak, kız çocuklarının sokakta oynayamaması, kadınların komşularına dahi bakmasının yasak olması, evleri birbirinden ayıran kalın ve yüksek duvarların olması, pencerelerin demirli ve kafesli olmasına rağmen tavana yakın olması, evde tek başına kalmaya mahkum bir kadının gökyüzünü dahi görmeye hasret kalması, bir tutam yeşile hasret kalması...
Zekiye Yüksel "Şeriat Ülkesinde kadın Olmak" adlı eserinde  bu konuya oldukça geniş bir yer veriyor. Bir kadın olarak Suudi Arabistan'da yaşadıklarını anlatıyor.  Zekiye Yüksel 2002-2006 yılları arasında devlet tarafından Suudi Arabistan'da Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak 'Riyad Uluslararası Türk Okulu'nda görevlendirilen bir öğretmen.
"...Kadın olarak tek başına sokakta yürüyememek çıldırtıyor beni. Evde tuzumuz yok. Almaya gidemiyoruz. ( Birlikte iki bayan öğretmen ile aynı evde kalıyor) Bir erkek arkadaşa söyledik, unutmazsa alacak, biz de yemeğimize tuz koyabileceğiz...."
Suudi Arabistan'da "Şeriat Kuralları"nın ödünsüz uygulanmakta olduğu bir gerçek. Vahhabilik, Suudi Arabistan'ın resmi ideolojisi aslında. İktidarda bulunan Suudi Ailesi de Vahhabi.  Vahhabiliğin kurucusu, ailece Hanbeli mezhebinden olan Muhammed bin Abdülvahap (1691-1787). Ona uyanlara da Vahhabi deniliyor.
 Zekiye Yüksel, "...Vahhabilerin, İslamın içinden ortaya çıkmış olan tüm mezhepleri reddetmeleri ilginç. En küçük görüş ayrılıklarına da tahammüllerinin olmaması, kendilerinden olmayan Müslümanları dışlayarak kâfir ilan etmeleri korkunç geliyor bana. Onlara göre Aleviler sapık. Çoğu Alevi olan Antakyalı velilerimin mezheplerini gizlemek zorunda kaldıklarını öğrendim." Bu anlayışın neresinde "İnsan Hakları" kavramı gizli? Neresinde insan yaşamına duyulan saygı söz konusu? Neresinde eşitlik, demokrasi, saygı, sevgi, hoşgörü, hak hukuk var? "Ya benim olduğum taraftansın ya da duvarın öte tarafındansın" tipik ayrımcı anlayışı .
Kadını yok sayan bir anlayışın sanata, felsefeye, fotoğraf çekmeye karşı olması şaşırtıcı değil. Onlara göre  "kadın aklen ve dinen dûn(eksik) dur.
Zekiye Yüksel  şöyle diyor, "...Toplu taşıma araçları burada yok, kadınlara araba kullanmak zaten yasak.
Petrol zengini olan Suudi Arabistan kadın hakları yoksulu. Altı yaşından itibaren okulların ayrılmasıyla, kızlarla erkeklerin dünyası ayrı şekillenmeye başlıyor, bu üniversitede de devam ediyor, derslerin çoğunu televizyonlardan izliyorlar ya da erkek hocanın görüntüsü engellenerek dinliyorlar."
Ülkemizde kimi zaman haberlerde dikkatimizi çeker. "Karma Eğitim" yerine kız ve erkeklerin ayrı okullarda okuması, "Kız ve Erkek çocukların aynı sırada oturmaması" şeklinde ki anlayış.
Sonuçta şu sözü tekrarlamakta yarar vardır. "Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir."
Mustafa kemal Atatürk'ün 1930'lu yıllarda Türk Kadınına verdiği seçme ve seçilme, çalışma yaşamına katılma haklarının önemini daha iyi anlıyoruz.





13 Kasım 2015 Cuma

ACI İNSANIN EMEĞİDİR

Daha özgür, daha eşitlikçi, daha adil, daha güvenli ve yaşam standardı daha yüksek bir toplumda sorunlar; demokrasiyi, insan haklarını, kadın erkek eşitliğini içselleştirememiş toplumlara göre daha azdır.
Hiç kuşkusuz çağdaş uygar düşüncenin, dünyaya bakışın, yaşamı kucaklamanın, yaşama tutkuyla bağlı olmanın, sevgi ve saygının sorunları azaltmada ki rolü küçümsenemez.
Toplum acı çekiyor. Karanlığın, acımasızlığın, hoyratlığın, tehdit ve yasakların, kadınları katletmenin, haksızlıkların, kötülüklerin kol gezdiği bir ortamda toplum acı çekiyor.
Bu bağlamda "acı" insanın "emeğidir". İnsan acıyı kendisi "bal" eyler. Şairin dediği gibi "acıyı bal eyledik".  Bunu yaparken elbette  acıyı "diğeri" kendisine uygun görür.
Yaşamın imbiğinden süzülüp gelen çok farklı acı vardır.


En onmazı diğerinin bireye yaptıkları sonucu yaşanan acıdır.  Acı bu topraklarda yüzyıllarca "kutsanmıştır". Acı her daim varlığını birey üzerinde hissettirmiştir. Birey acıyı yaşayarak olgunlaşmıştır. Lakin acıyı  ve acı vermeyi terk etmemiştir.

Ülkemizde işlenen kadın cinayetlerine bakıldığında, kadınların çektiği acıyı görmemek körlüktür. aymazlıktır, acımasızlıktır, vicdansızlıktır.
Münevver Karabulut, Ayşe Paşalı, Özgecan Aslan, Değer Deniz ve daha niceleri katledilen kadınlardır.  Bu dört isim "kadın cinayetlerini" konuşulur hale getirmiştir.
Münevver Karabulut "varlık yokluk" bağlamında, Değer Deniz "tek başına yaşıyor" olması bağlamında katledilmişlerdir.
Özgecan "üniversite"den evine gitmek için bindiği hiç tanımadığı minibüs şoförü tarafından acımasızca ve hunharca katledilmiştir.
2015 yılının 11 ayında 249 kadın katledilmiş. Yaşanan 249 acı. Yakınlarının, sevdiklerinin, oğullarının, kızlarının, ana ve babalarının unutamayacağı 249 can.
Ayrıca 112 kadına tecavüz edilmiş. 157 kadın fuhşa zorlanmış, 319 kadın yaralanmış, 179 kadın taciz edilmiş. Sadece Ekim 2015'de  25 kadın öldürülmüş.

Kadınlarımıza reva görülen bu olmamalı. Hangimiz bir kadına muhtaç değiliz? Kadın bir toplumun bel kemiği, geleceğidir. Yarınlara evladını yetiştirip büyüten kadındır. Sofrasına konacak bir tas çorbanın, bir lokma ekmeğin temini için eşine yardımcı olan kadındır. Irgat olarak bağda, bostanda, tarlada; işçi olarak fabrikada; temizlikçi olarak çeşitli iş kollarında çalışan, evinin tüm işlerini yapan o dur.
Son günlerde yaşanan kadın cinayetlerine bakıldığında olayın boyutunun ne denli büyük olduğu görülür.
13.11.2015: "Trabzon'un Sürmene ilçesinde Gökhan ayar, ayrı yaşadığı eşi Nurten Ayar ile yanında gördüğü  Mehmet Taşkara'yı parkta tabanca ile vurarak öldürdü."
12.11.2015"R.A. geçen yıl ekim ayında kuzeni Emre B. ve 2 arkadaşıyla mantar toplamaya gitti. Emre B. arkadaşlarını farklı bir bölgeye gönderip, R.A. ile yalnız kaldı. Emre B. iddiaya göre ağaçların arasında zorla yere yatırdığı R.A.ya tecavüz etti. Kimseye anlatmaması için tehdit etti. Geçen Nisan ayında R.A.nın teyzesinin kocası Ergün O. da Emre B.den yaşananları öğrendi. Ergün O. yalnız kaldığı sırada R.A.nın evine girerek küçük kıza tecavüz etti..."
12.11.205 : "Kocaeli Darıca  ilçesinde yaşayan Hazal Atmaca boşanmak istediği eşi tarafından öldürüldü."
12.11.2015 : " Bursa'nın Orhangazi ilçesinde , Sonay Demir sevgilisi tarafından öldürüldü."
12.11.2015 : "Manisa'nın Akhisar ilçesinde, Derya Ülker ve babası İsmail Ülker sokak ortasında boşandığı eşi H.Ö.tarafından öldürüldü."
11.11.2015 : "Sevgilisi Edda Sönmez'i  darp eden oyuncu  Saruhan Hünel'in  'seni döverken belimi incittim. Fıtık tedavisi oluyorum. Ağrılar içindeyim' dediği iddia edildi."
06.11.2015 : "Küçükçekmece'de oturan Zeynep E. eşi tarafından  kaynar su ile yakıldı. Eşini öldürmeye çalışan Yunus E. vücudunun büyük bölümünde yanıklar olan karısını 2 gün evde hapsetti. Olay Zeynep E'nin bir şekilde babasına kısa mesaj atmasıyla ortaya çıktı."
15.07.2015 :  "İzmir'in Bayraklı ilçesi Osmangazi mahallesinde Elif Konur yeni evli olduğu kocası Savaş Kocabaş tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü."

Verilen bu bir kaç örnek  olayın boyutlarını anlamak bakımından düşündürücü. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu eşinden ayrılan, ayrı yaşayanlar ellerine aldığı cinayet araçları ile acımasızca kadınları katletmektedir.
Kadınları katledenlere verilen cezalar yeterli ve caydırıcı olmalıdır. Toplum bu konuda eğitilmeli, farkındalık yaratılmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun bir insanın yaşamına bir diğeri son vermemelidir.
Yaşam kutsaldır. Herkes hak ettiği yaşamı özgürce, sorunsuzca, ötekileştirilmeden, ayrımcılığa uğramadan yaşamalıdır.