Koşmaya başladı, yüreğindeki korkuyla ve heyecanla. Karanlıktı dar sokaklar. Koşarken, başını geriye çevirdi. Kara bir surat. Kapkara bıyıklı. Tanıdık gibi geldi ona. Tanıyordu onu. Lakin nerede ve nasıl tanıdığını hatırlamıyordu. Caddeye çıkayım diye düşündü. Caddede müthiş bir uğultu vardı. Korna sesleri, motor homurtuları birbirine karışıyordu. Koşmaya devam etti. Çelik ve cam karışımı, binaya yöneldi. Birden soğuk bir şeye çarptı yüzünü. Alnı hafifçe kanadı. Bir ayna vardı karşısında. Çatlamıştı bir kaç yerinden. Aynada kendi yüzünü gördü. Korku dolu bir çift göz kendine bakıyordu. Yere oturdu. Ağlayan bir kadın sesi duydu. Annesi ağlıyordu. Son bir gayretle doğruldu. Kara bıyıklı adam yoktu. Belki de vardı. Ama o göremiyordu. Evlerini düşündü sonrasında. "Geri dönsem mi? Baksana annemde ağlıyor" dedi içinden. Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu. Karnı acıkmıştı. Hiç böyle aç kalmamış, elleri de kirlenmemişti. Artık o bir sokak çocuğuydu.
9 Şubat 2016 Salı
MEMO
Koşmaya başladı, yüreğindeki korkuyla ve heyecanla. Karanlıktı dar sokaklar. Koşarken, başını geriye çevirdi. Kara bir surat. Kapkara bıyıklı. Tanıdık gibi geldi ona. Tanıyordu onu. Lakin nerede ve nasıl tanıdığını hatırlamıyordu. Caddeye çıkayım diye düşündü. Caddede müthiş bir uğultu vardı. Korna sesleri, motor homurtuları birbirine karışıyordu. Koşmaya devam etti. Çelik ve cam karışımı, binaya yöneldi. Birden soğuk bir şeye çarptı yüzünü. Alnı hafifçe kanadı. Bir ayna vardı karşısında. Çatlamıştı bir kaç yerinden. Aynada kendi yüzünü gördü. Korku dolu bir çift göz kendine bakıyordu. Yere oturdu. Ağlayan bir kadın sesi duydu. Annesi ağlıyordu. Son bir gayretle doğruldu. Kara bıyıklı adam yoktu. Belki de vardı. Ama o göremiyordu. Evlerini düşündü sonrasında. "Geri dönsem mi? Baksana annemde ağlıyor" dedi içinden. Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu. Karnı acıkmıştı. Hiç böyle aç kalmamış, elleri de kirlenmemişti. Artık o bir sokak çocuğuydu.
DÜŞÜNMEDEN YÜRÜDÜ GİTTİ
Hep gizli bir seyir içinde yüreği ile baktı yaşamın varlığına.
Yanlışları görmek istemedi çoğunlukla belki düzelir diye .
Bazen sevdiklerinin hatasını kat be kat abarttı kızgınlıkla.
"En büyük düşmanlar, en yakın dostların arasından çıkar" diye düşündü.
Başına amansız bir ağrı yerleşti.
Kararını vermişti.
Başını yukarı kaldırıp belli belirsiz bir sesle:
-Pekala gidiyorum,dedi...
Bedeni biraz sakinleşti.
Huzursuzca oturduğu yerden kalktı.
Dışarısı soğuktu.
Düşünmeden yürüdü gitti.
VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN
Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…
6 Şubat 2016 Cumartesi
İNSAN HAKLARININ GELDİĞİ NOKTA
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi insanın insana yaptıklarının
bir sonucu olarak yayınlanmıştır. Bildirgenin ilgili maddeleri incelendiğinde
bu daha iyi anlaşılacaktır.
Değişik coğrafyalarda yapılan katliamlar tarih
boyunca devam etmiştir. Modern silah araç gereçleri ile tek tek değil toplu
olarak insan yaşamına son verilmeye başladığında acı, zulüm, gözyaşı
katmerleşmiştir.
Basiretsiz yöneticilerin elinde bir yandan savaş
makineleri, diğer yandan doğa yapacağını yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Japonya'nın
Nagazaki ve Hiroşima kentlerine attıkları, insan dimağının kabul edemeyeceği
bombanın sonucunda bir anda yüz binlerce masum insan yaşamını yitirmiş, şehirler
ve çevresi harap olmuş, yaşanamayacak duruma gelmiş, yayılan radyasyon uzun
yıllar sakat doğumlara sebep olmuştur.
Avrupa'yı kasıp kavuran faşist Hitler rejiminin
saldırıları ile yine yüz binlerce insan yaşamını yitirmiş, gaz odalarında can
vermiş, fırınlarda yakılmıştır.
Bugün yaşanan çatışmalarda kitle imha silahlarının
kullanımının yasaklanması nedeni ile bu boyutta insan ölümleri gerçekleşmese
de, insanların bulundukları coğrafyada sorunsuz ve huzurlu yaşam istekleri
ellerinden alınmaktadır.
Afganistan, Irak, Suriye, Ruanda, Somali ilk akla
gelen ülkelerdir. Bu ülkelerde insanlar ölüm pahasına başka bölgelere ve
ülkelere göç etmektedir.
Yemen'de, Irak'ta, Suriye'de mezhep çatışmaları
ötekine zulme varan boyuta ulaşmıştır. Çareyi göç etmekte bulmuşlar. Göç
esnasında sığınmak istedikleri ülkeye giderken binlercesi yaşamını
kaybetmiştir. kaybetmektedir.
Bunu kayıtsızca seyreden ve çatışmalara son vermek
için yeterli çabayı sarf etmeyen ülkeler, silah satışlarında gelen milyarlarca
dolara ellerini ovuşturmakta kan ve gözyaşı ile nemalanmaktadır.
İnsanları birbirine düşman eden, silah satan, savaş
bölgelerindeki enerji kaynaklarını fütursuzca kullanan ülkelerin yayılmacı
politikaları emperyalizmin ne denli acımasız olduğunun göstergesi değil de ya
nedir.
Emperyalist ülkelerin kendinden olmayan diğerlerinde
insanları kutuplaştırması, birbirinden nefret etmesine çabalaması elbette
hedefi olan "böl, parçala, yönet" politikasına hizmet etmektedir.
Bu gerçekleri unutmamamız lazım. Ülkemizde oynanmak
istenen emperyalist oyunları boşa çıkarmanın yolu, emperyal isteklerin ayırdın
da olmamıza bağlıdır.
23 Ocak 2016 Cumartesi
ZULÜM
Kapitalist sistem rant ağırlıklıdır. Sermaye insan
yaşamından daha da değerlidir o sistemde. Yoksa bunca yoksul ve savunmasız
insanın bu denli yaşamını kaybetmesi mümkün mü?
Doğu toplumlarından batıya akan insan seli göçmen
olgusunu lügâtımıza çıkmamacasına yerleştirdi. Ege'de, Akdeniz'de umuda koşmakta
olanların cansız bedenleri kıyıya vuruyor.
Aslında kıyıya vuran kapitalizmin acımasızlığıdır.
Silah baronlarının vicdansızlığı dır.
Hegemonyacı zihniyetin dışa vurumudur.
Umutların umutsuzluğa dönüşmesi, onlarca insanın
ölümü göçmenleri yolundan döndüremiyor.
Peki niçin göçmenler ısrarlı bunca ölüme rağmen?
Bu sorunun cevabı oldukça basit.
Bulundukları ortamda, yaşadıkları coğrafyada
çektikleri acı, umarsızlık, yoksulluk, terör örgütlerinin yaptıkları akıl almaz
katliamlar. Sosyal medyada videosu yayınlanan ışid'in yaptığı katliamlar mide bulandırıcı. Bu acımasızlığa
maruz kalmaktansa bir umut batıya geçip kurtulmanın derdindeler.
Işid terör örgütünde debelenenlerin kadınlara ve
genç kızlara tecavüz etmeleri insanlığımızdan utanmamıza neden oluyor. Bu
vahşetin içinde kim yaşamak ister ki?
İnsanın insana yaptığı bu olaylar düşünüldüğünde Ege
ve Akdeniz'de dondurucu soğuğa aldırmadan yetersiz botlarla batıya geçmelerinin
nedeni daha da iyi anlaşılacaktır.
Lakin ölüm kusan makineler durmak bilmiyor. İnsanlığın
zorlu yaşam koşullarından kaçmak için umutları azalıyor.
Cehenneme çevrilmek istenen dünyamızda illa
öldürecekler, delikanlıları, çocukları, kadınları, yaşlıları.
Bunca zulüm uykularımızı bölüyor.
26 Aralık 2015 Cumartesi
SONRA DİYORUM Kİ
Bereket fışkırıyor toprak
dört bir yan çiçek
gelip içime oturuyor çiğdem kokuları
buram buram
hiç bitmeyen bir umut
uyanıveriyorum sonrasında
insan uyuyamıyor zalim değilse
bazen çöllerde bir ceren
bazen dağlarda bir doğan
ama hep tek başına
mavi mavi açıyorum
kayalar ardında
güneşe dönüyorum yüzümü
aydınlığa
dağ, taş , ot, bayır
delicesine koşuyorum
uçarcasına...
Sonra diyorum ki
masmavi gökyüzüne rastlamak ne mümkün
ay bile soluk ve fersiz
sadece çiçekler
renkleri ve kokuları aynı
kafam karmakarışık
ırmaklarla yan yana
bilinmeyen denizlere çekse de
başına buyruk değil ayaklarım
ve yüreğim
yıldızsız ve aysız
geceler çekilmiyor karanlık
gündüzler güneşsiz
insanlar soluksuz
sokaklar insansız.
Hüseyin Güzel/ 26.12.2015
17 Aralık 2015 Perşembe
GENÇLİK GERÇEĞİ BİLMEKTEDİR
Mustafa Kemal’in düşüncelerini ve
yaptıklarını anlamayanlar kuşkusuz ne dünü anlamışlardır ne de bugünü.
Ne dünü anlayabileceklerdir ne de bugünü…
Mustafa Kemal’in “Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini,
ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne
temeli budur” ifadesini “sorunlu” olduğunu
ifade edenler ne memleketin geçmişte içinde bulunduğu durumu anlayabilecek
kapasitededirler ne de geçmişte yaşanan olayların bilincindedirler.
Şair ne demiş “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen
varsa vatandır”. Demek ki üzerinde yaşadığımız toprakları
kanımız canımız pahasına içten ve dıştan gelebilecek her türlü saldırılara
karşı korumak zorundayız.
Çanakkale’de toprağa düşen yüz binler,
Sarıkamış’ta donarak ölen on binler, Yemen çöllerinde iskorbüte, açlığa ve
susuzluğa yenik düşenler bilinmelidir ki bu vatan topraklarında çocuklarımızın,
analarımızın, bacılarımızın gelecekte özgürce yaşamaları için canlarını
vermişlerdir.
Birileri bunu anlamakta zorlanabilir.
Anlamamakta direnebilir.
Ancak gerçek budur ve asla değişmeyecektir.
Mustafa Kemal’in "Bağımsızlığımızı ve cumhuriyetimizi” emanet ettiği gençlerde bu gerçeği
bilmektedir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Geçmişin karanlık yüzünü çok iyi bilen
Mustafa Kemal bir daha o karanlık ve insanlık dışı olayların yaşanmaması için “Türk gençliği” ne “Türkiye Cumhuriyetini ve bağımsızlığını” koruma ve kollama görevini vermiştir.
Kurtuluş Savaşı sırasında emperyal güçlerin
ülkemizi “Mondros Ateşkes Antlaşması” hükümleri çerçevesinde işgal etmeye
başlaması ve işgal edilen topraklarda yaşayan Türk insanına yaptıkları insanlık
dışı muameleler henüz hatıralarda tazeliğini korumaktadır.
Yukarıdaki ifadeyi “sorunlu” olarak niteleyen zihniyet acaba
doğu’da Rus destekli Ermeni”nin, batıda İngiliz destekli Yunan’ın, Güneydoğu’da
Fransız destekli Ermeni’nin, Kuzeyde bizzat İngiliz’in ve desteğinde Pontus’lu
Rum’un yaptıkları mezalimleri bilmiyor mu?
Yoksa bilmek işlerine mi gelmiyor?
Tarihin tozlu sayfalarını açıp
okuduklarında ya da arşivleri incelediklerinde ( ki sadece Osmanlı arşivini değil, Rus, İngiliz, Ermeni, Yunan,
Fransız, İtalyan arşivlerini) gerçeği tüm çıplaklığı ile göreceklerdir.
Batı Anadolu’yu Emperyalist güçlerin
desteği ile işgale başlayan Yunan’ın yaptığı mezalimlerin fotoğraflarının rengi
henüz solmamıştır.
Bursa’da, Balıkesir’de, Kütahya’da,
İzmir’de, Afyon’da, Aydın’da ve ilçelerinde savunmasız insanları baltalarla
doğrayan, kadınlara genç kızlara tecavüz edip acımasızca öldüren Yunan değil de
kimdir?
Ermeni’nin yaptığı mezalimlerin burada anlatılmaya
kalkışılması durumunda, yapılan mezalimleri okuyanlar gözyaşlarını
tutamayacaklardır.
Ermeni güçleri Türk insanına akla hayale sığmayacak
mezalimleri, işkenceleri yapmışlardır.
Halkın dilinden bu güne ulaşan “destan”lar,
konuya ilişkin yazılan kitaplar, arşiv fotoğrafları incelendiğinde gerçeği
görmemek için ya kör olmak ya da şaşı olmak lazım.
Sâmiha Ayverdi’nin “Türkiye’nin Ermeni meselesi” adlı kitabının birinci bölümünün LVII
sayfasında yer alan bir bilgiye göre : “Ermeni ve Rusların Van ve havalisinde Müslüman ahaliye büyük mezalim
yaptıkları, Van’ın Abbasağa mahallesinden Firdevs’in ifadesine göre işgalcilerin
kadın, çocuk, genç, ihtiyar demeden İslâm ahaliyi çeşitli zulümler yaparak
öldürdükleri; hamile bir kadının karnını yararak çocuğu çıkarıp kafasını
kestikleri, girdikleri evlerdeki insanları saatlerce işkence yaptıktan sonra
öldürdükleri, on beş- on altı yaşlarında bir erkek çocuğu çırılçıplak soyarak
cinsel organını kestikleri ve daha sonra doğradıkları; Amerikan müessesesine
götürülen kadın ve kızların ırzına geçildiği, mezarlıkları kazarak defnedilmiş
olanları dışarı çıkardıkları ve ziyaretgâhları kazıp içlerine pislik
doldurdukları…” anlatılmaktadır.
Örnek teşkil etmesi bakımından yukarıdaki
bilgi notunu buraya aldım. Bunun gibi yüzlerce, binlerce olay söz konusudur.
Tüm bu bilgiler ışığında ve bu olan
bitenleri içinde bulunduğu dönemde yaşayan, duyan, gören Mustafa Kemal ne
yapmalıydı?
“Gençliğe Hitabe” kaldırılmalıdır diyenlere sormak lazım.
Bu yaşananlar karşısında Mustafa kemal “Bağımsızlığımızı ve
Cumhuriyetimizi” gençliğe
değil de kime emanet etmeliydi?
Gençliğe Hitabe kaldırılmalıdır” diyen zihniyet
“Hitabe’nin devamı daha da
sorunlu” diyor ve devamla şunları yazıyor:
“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.” Dâhilî ve haricî bedhahlar! Yani “iç ve dış düşmanlar”!
“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.” Dâhilî ve haricî bedhahlar! Yani “iç ve dış düşmanlar”!
“Yani, belirli toplumsal
kesimleri “iç düşman” olarak damgalayıp..."
Sormazlar mı adama Kurtuluş savaşı
sırasında Kuvay-ı Milliye güçlerine karşı kurulan Kuvay-ı İnzibatiye nedir
diye?
Mustafa Kemal’in “Mevcudiyetinin ve istikbalinin
yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi,
seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhili ve haricî bedhahların
olacaktır” söyleminin söylendiği dönemin olaylarını anlamakta
güçlük çekiyor.
Gençliğe Hitabe öncesi yaşanan olaylara ve
yurdumuza yönelik iç ve dış düşmanların saldırılarına bakıldığında, hitabenin
neden ve niçin söylendiği daha rahat görülecektir.
İzmir’e işgal amaçlı asker çıkaranları
alkışlayan, “Kuvay-ı Milliye” birliklerine karşı cephe gerisinde
taassup ve cehaleti harekete geçiren, yeşil bayrağı açarak Anadolu’nun dört bir
yanında isyan çıkaranların varlığı ne çabuk unutuldu.
Mustafa kemal’in Anadolu’yu düşman
işgalinden kurtarmak için gösterdiği çaba yok edilmek için, Damat Ferit Paşa
Hükümeti tarafından en ağır tedbirlerle engellenmeye çalışılmadı mı?
Bu amaçla “irtica” işgalci
güçlerle birleşerek Türk Milletinin kurtuluşunu ve bağımsızlık hamlesini
kırmak, yok etmek için uğraşmadı mı?
Mustafa Kemal “Divanı Harp” in aldığı 4 Mayıs 1920 tarihli karar
ile “resmî rütbe ve nişanlarının alınması” ve “idam cezasına” mahkûm
edilmedi mi?
Anzavur İsyanı, Kuvay-ı İnzibatiye,
Düzce-Hendek ve Adapazarı isyanları, Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları,
Afyon’da Çopur Musa isyanı, Konya isyanları, Millî aşiretinin isyanı vs.
İstanbul Hükümeti ve İtilaf devletlerinin ortaklaşa yaptıkları tahrikler sonucu
çıkmış olup cahil ve taassup sahibi kimselerle işbirliği yapılmadı mı?
Çerkez Etem olayı yaşanmadı mı?
Şimdi çıkıp “iç ve dış” düşmanlardan bahsettiği için, gençliği
ve Türk Milletini uyardığı için “Hitabe’nin devamı daha sorunlu” demek aymazlık değil midir?
Tarihi olayları ve Hitabe’nin söylendiği
yılların olaylarını görmezden gelip, olayları kendi düşüncesine göre yontmak
değil midir?
O dönemlerde her şeyin belirsiz, her şeyin
bıçak sırtı olduğu karanlık günler yaşanmadı mı?
Bu karanlık günlerden çıkış Türk
Milleti’nin amansız mücadelesi ile gerçekleşmedi mi?
Vatanın kurtuluşu için her türlü tehlikeyi
göze almış, boynunda asılı “idam yaftası” karşısında
gözünü kırpmadan kurtuluş için mücadele etmiş, suikastlardan kurtulmuş,
kurulmuş tuzaklardan sıyrılmasını bilmiş Mustafa Kemal, memleketin geleceğini “Türk Gençliği” ne bırakmayıp da ne yapacaktı?
Ne yapmasını ne demesini beklerdiniz?
İlgili yazıyı daha fazla dikkate almaya
gerek yok sanırım. İçeriğine asla katılmadığım cümleler ile devam ediyor.
Yazıyı okuyanlar zaten yazının kimleri hedef aldığını görüyorlar, okuyorlar.
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki geleceği
görmek, tasarımlamak için geçmişten yani tarihi olaylardan ve yaşananlardan
ders çıkarmak gereği vardır.
Türk genci devrimlerin ve devlet düzeninin
bekçisidir. Dün de bekçisi idi bugün de bekçisidir, gelecekte de bekçisi
olacaktır. Çünkü Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiştir. Cumhuriyet ve
bağımsızlığımıza gelecek her türlü saldırılara karşı elindeki her türlü
imkânlarla karşı koyacaktır.
Bunu yaparken de muhtaç olduğu kudretin “damarlarındaki asil kanda” olduğunu unutmayacaktır.
Bir takım “aydın” kılıklı
zevat da bunu böyle algılamalı böyle bilmelidir.
“’Gençliğe Hitabe’ de
kaldırılmalı dendiğinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 1920’lerde ve hatta
daha öncesi 1905-1920 yılları arasında yaptığı mücadeleyi anımsamamak mümkün
değil.
Mustafa Kemal 1905 yılı itibari ile genç
bir subay olarak ordu birliklerinde görev almaya başlamış, cepheden cepheye
koşmuş, genç yaşta ordu komutanlığı yapmış, gittiği cephelerde emrindeki
Mehmetçikler ile verdiği amansız mücadelede başarılı olmuştur.
Osmanlı’nın Alman üçkâğıtçılığı sonrasında
bir oldubitti ile I.Dünya Savaşı’na girmesini hepimiz biliriz.
I.Dünya Savaşı’nda Osmanlının içine düştüğü
durumu burada anlatmanın gereği yok.
Zaten buna gerek de yok.
Mustafa Kemal’in bizzat söylediği “Nutuk” okunduğunda verilen mücadelenin
durumu, seyri ve önemi anlaşılmaktadır.
Genç kuşaklar “Nutuk”u
okudukları zaman dönemin tarihsel olaylarını yakından öğrenme olanağını zaten
bulurlar.
Ancak şu kadarını yazmak ta fayda var ki Mustafa kemal
Nutuk’un sonunda “Türk Gençliğine bıraktığı kutsal armağanı” yani “Gençliğe Hitabe”sini
söylemektedir.
Gençliğe hitabeyi söylemeden önce şunları
belirtir:
“Sayın baylar, sizi, günlerce
işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir
çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve
uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu
sayacağım.
Baylar, bu söylevimle, ulusal
varlığı sona ermiş sayılan bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim
ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl
kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç,
yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili
yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.”
Bu sonucu, Türk gençliğine
emanet ediyorum” diyor ve sonrasında
her Türk gencinin dikkatlice ve göğsü kabararak okuduğu “Gençliğe Hitabe” sini söylüyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Mustafa Kemal
Atatürk dönemi olarak adlandırdığımız dönem 1923- 1938 tarihleri arasını
kapsamaktadır.
Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin
temelleri atılmış, büyük bir azim ve irade ile her türlü engellere karşı
mücadele edilmiştir.
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti, cumhuriyetin
temelini ayrılıklar üzerine değil, Anadolu coğrafyasında birlik ve beraberlik
içerisinde yaşanılması üzerine kurduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Bu hitabe her okulun girişinde ve
sınıflarında yani Türk Gençliği’nin okuması gereken yerlerdeki müstesna yerini
almıştır.
Yıllarca yaptığım öğretmenlik mesleği
boyunca Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sini büyük bir mutlulukla sınıflarda
görme olanağı buldum.
Öğrencilerimin mutlaka dikkatlice
okumalarını ve öğrenmelerini istedim. Gençliğe hitabenin söylenmesinin
nedenlerini onlara öğrettim.
Ve binlerce öğretmenin de aynı duygularla öğretmeye devam
ettiğini de biliyorum.
4 Aralık 2015 Cuma
İNSANIN İNSANA YAPTIĞI ZULÜM
Emperyalizmin sorumlu olduğu küresel terör insanlığı
vuruyor. Terör ile insanları katledip, gözünü korkutmaya çalışanlar;
vicdansızdır, acımasızdır, kör cahildir, ahlâksızdır, rant avcısıdır, yalancıdır,
kibirlidir, öteki düşmanıdır, demokrasi ve özgürlük düşmanıdır.
Küresel terörden sorumlu olanların ne denli acımasız
olduğunu yapılan katliamlardan görüyoruz.
Bugün küresel terörden şikayet edenlerin, küresel
terörün yaygınlaşmasındaki rolleri
küçümsenmeyecek boyutta.
Terörden şikayet eden emperyalist ülkeler, terörden
yararlanıp var olan sistemlerini, yol haritalarını devam ettirme amacındalar.
Bırakınız küresel terörü, yaşamın her alanında
yaptıkları, yapmaya çalıştıkları ile insanlık için büyük tehlike arz ediyorlar.
Küresel ısınmanın müsebbibi de onlar. İşin şakası
yok. Atmosfere salınan devasa karbon miktarı ile küresel ısınmanın önüne
geçmenin olanağı yok. Isınma devam ettiği sürece flora ve fauna tehlike
altında.
Canlıların yaşam alanları yok edildiğinde,
insanların yaşam alanları da yok ediliyor demektir. Küresel ağababalar kendi
çıkarları için dünyayı yaşanmaz kılmaktan kaçınmıyor.
Rotatifler dönsün, egemenler daha fazla kazansın
diye fosil yakıt tüketimi doğanın döngüsünün alt üst ediyor.
Şehirlerde zehir solunuyor, kirlenen içme suları
tüketiliyor.
Kuzey Kutup buzulları eriyor. Himalayalar, Alpler
barındırdığı buzullardan kurtuluyor. Dolayısıyla denizlerdeki su seviyesi artıyor, kıyılar
yaşanabilirlikten hızla uzaklaşıyor.
Tayfunların, kasırgaların, sel baskınlarının,
heyelanların ardı arkası kesilmiyor.
Elbette suçlu egemenler, kapitalistler ve
emperyalistlerdir. Bunlar ikiyüzlü politikaları ile milyonlarca suçsuz insanın
yaşamını zora sokuyor, yok ediyor, zapturapt altına alıyor.
Akıllarda olumsuz imgeler oluşmuş durumda. Gerek
terör belası, gerekse dünyanın yaşanabilirliğinin zora girmesi milyonlarca
insanı olumsuz etkiliyor, etkileyecek.
Açlık ve susuzluk, yoksulluk ve yoksunluk, terör ve
sığınmacıların artması, ata yurdunu terk edenlerin sınırları zorlaması,
süregelen kaçış, olumsuzluklara sahne olan coğrafyalar.
İnsanın insana yaptığı zulüm. Ölüm ve yağma her
yerde. Modern yaşam tarzının benimsendiği yüzyılımızda köle pazarları, yaşam
mücadelesi veren kimsesizler. erkek egemen toplumda varlığı ile yokluğu
umursanmayan kadınlar, kızlar.
Yapılan kıyımların, ötekileştirmelerin, insanın
insana yaptıklarının kanıksanması. Ölümün doğallıktan yoksun kılınması.
Binlerce yılda süzülüp gelen kültür eserlerinin balyoz darbeleriyle yok
edilmesi. İnsana ait yeryüzü izlerinin silinmeye çalışılması.
Acıtıcı gerçeklerin yanı sıra düşündürücü gerçeklerin
yüzümüze birer tokat gibi savrulması. Boşuna dememişler "insan insanın
kurdudur" diye.
Unutulmamalıdır ki kazanılan değerler yok edilirse
insanlık yok olur. Dünya yaşanabilir olmaktan çıkar.
20 Kasım 2015 Cuma
KADINLAR, ÇOCUKLAR, SAVUNMASIZ BİREYLER
10 Aralık her yıl "İnsan hakları Günü"
olarak kutlanır tüm dünyada. Bu haklar " İnsan Hakları Evrensel beyannamesi" ve "Çocuk
Hakları Beyannamesi" ile düzenlenmiştir.
İnsan haklarını ihlal edenler, ki bu bir devlet de
olabilir, bir grup da olabilir, bir birey de olabilir, öncelikle insan
sevgisinden uzak, kişisel çıkarlarını ve rant anlayışını benimseyenlerdir.
Onlarda insana özgü en güzel değerler, örneğin
yaşama sevinci, sevgi, dostluk, hasret, eşitlik, demokrasi anlayışı ya yoktur
ya da bu değerlerin ne anlama geldiğinin ayırdın da değiller bir insan olarak.
Feodalizmin kalıntılarını beyinlerinin kıvrımlarında
barındıranların "İnsan Hakları" kavramını ve önemini anlamaları zaten
olanaklı değildir.
"Aşiret"
anlayışı, "Aile Meclisi Kararı" anlayışı ile kendisine yol
haritasını çizenlerin, kadınlara ve genç kızlara yaşamı dar edenlerin
yaptıkları davranışlar orta yerde
sırıtıp duruyor.
İnsan haklarının ihlal edilmesi nedeni ile en çok
etkilenen "kadınlar, çocuklar, savunmasız bireyler" dir.
Düşünün ki kadın olarak sokakta tek başına
yürüyememek, evinize yüz, yüz elli metre uzakta olan bakkala, markete tek
başına gidememek, acil ihtiyaçlarını bir
akrabası, eşi olmadan sokağa çıkıp alamamak, tek başına seyahat edememek, en
temel insan haklarından mahrum kalmak, hâlâ erkeklerin vesayeti altında
olmak...Eğitim ve sağlık alanları dışında çalışamamak, karşı cinsten(eşi
dışında) biri ile yan yana dolaşamamak, alış veriş merkezlerine gidememek, araba
kullanamamak, kız çocuklarının sokakta oynayamaması, kadınların komşularına
dahi bakmasının yasak olması, evleri birbirinden ayıran kalın ve yüksek
duvarların olması, pencerelerin demirli ve kafesli olmasına rağmen tavana yakın
olması, evde tek başına kalmaya mahkum bir kadının gökyüzünü dahi görmeye
hasret kalması, bir tutam yeşile hasret kalması...
Zekiye Yüksel "Şeriat Ülkesinde kadın Olmak"
adlı eserinde bu konuya oldukça geniş
bir yer veriyor. Bir kadın olarak Suudi Arabistan'da yaşadıklarını anlatıyor. Zekiye Yüksel 2002-2006 yılları arasında
devlet tarafından Suudi Arabistan'da Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni
olarak 'Riyad Uluslararası Türk Okulu'nda görevlendirilen bir
öğretmen.
"...Kadın
olarak tek başına sokakta yürüyememek çıldırtıyor beni. Evde tuzumuz yok.
Almaya gidemiyoruz. ( Birlikte iki bayan öğretmen ile
aynı evde kalıyor) Bir erkek arkadaşa söyledik, unutmazsa alacak, biz de yemeğimize tuz
koyabileceğiz...."
Suudi Arabistan'da "Şeriat Kuralları"nın
ödünsüz uygulanmakta olduğu bir gerçek. Vahhabilik, Suudi Arabistan'ın resmi
ideolojisi aslında. İktidarda bulunan Suudi Ailesi de Vahhabi. Vahhabiliğin kurucusu, ailece Hanbeli
mezhebinden olan Muhammed bin Abdülvahap (1691-1787). Ona uyanlara da Vahhabi
deniliyor.
Zekiye
Yüksel, "...Vahhabilerin, İslamın içinden ortaya çıkmış olan tüm
mezhepleri reddetmeleri ilginç. En küçük görüş ayrılıklarına da tahammüllerinin
olmaması, kendilerinden olmayan Müslümanları dışlayarak kâfir ilan etmeleri
korkunç geliyor bana. Onlara göre Aleviler sapık. Çoğu Alevi olan Antakyalı
velilerimin mezheplerini gizlemek zorunda kaldıklarını öğrendim."
Bu anlayışın neresinde "İnsan Hakları" kavramı
gizli? Neresinde insan yaşamına duyulan saygı söz konusu? Neresinde eşitlik,
demokrasi, saygı, sevgi, hoşgörü, hak hukuk var? "Ya benim olduğum
taraftansın ya da duvarın öte tarafındansın" tipik ayrımcı
anlayışı .
Kadını yok sayan bir anlayışın sanata, felsefeye,
fotoğraf çekmeye karşı olması şaşırtıcı değil. Onlara göre "kadın aklen ve dinen dûn(eksik) dur.
Zekiye Yüksel şöyle diyor, "...Toplu taşıma araçları
burada yok, kadınlara araba kullanmak zaten yasak.
Petrol
zengini olan Suudi Arabistan kadın hakları yoksulu. Altı yaşından itibaren
okulların ayrılmasıyla, kızlarla erkeklerin dünyası ayrı şekillenmeye başlıyor,
bu üniversitede de devam ediyor, derslerin çoğunu televizyonlardan izliyorlar
ya da erkek hocanın görüntüsü engellenerek dinliyorlar."
Ülkemizde kimi zaman haberlerde dikkatimizi çeker. "Karma
Eğitim" yerine kız ve erkeklerin ayrı okullarda okuması, "Kız
ve Erkek çocukların aynı sırada oturmaması" şeklinde ki anlayış.
Sonuçta şu sözü tekrarlamakta yarar vardır. "Her
toplum layık olduğu şekilde yönetilir."
Mustafa kemal Atatürk'ün 1930'lu yıllarda Türk
Kadınına verdiği seçme ve seçilme, çalışma yaşamına katılma haklarının önemini
daha iyi anlıyoruz.
13 Kasım 2015 Cuma
ACI İNSANIN EMEĞİDİR
Daha özgür, daha eşitlikçi, daha adil, daha güvenli
ve yaşam standardı daha yüksek bir toplumda sorunlar; demokrasiyi, insan
haklarını, kadın erkek eşitliğini içselleştirememiş toplumlara göre daha azdır.
Hiç kuşkusuz çağdaş uygar düşüncenin, dünyaya
bakışın, yaşamı kucaklamanın, yaşama tutkuyla bağlı olmanın, sevgi ve saygının
sorunları azaltmada ki rolü küçümsenemez.
Toplum acı çekiyor. Karanlığın, acımasızlığın,
hoyratlığın, tehdit ve yasakların, kadınları katletmenin, haksızlıkların,
kötülüklerin kol gezdiği bir ortamda toplum acı çekiyor.
Bu bağlamda "acı" insanın "emeğidir".
İnsan acıyı kendisi "bal" eyler. Şairin dediği
gibi "acıyı
bal eyledik". Bunu yaparken
elbette acıyı "diğeri" kendisine
uygun görür.
Yaşamın imbiğinden süzülüp gelen çok farklı acı
vardır.
En onmazı diğerinin bireye yaptıkları sonucu yaşanan
acıdır. Acı bu topraklarda yüzyıllarca "kutsanmıştır".
Acı her daim varlığını birey üzerinde hissettirmiştir. Birey acıyı yaşayarak
olgunlaşmıştır. Lakin acıyı ve acı
vermeyi terk etmemiştir.
Ülkemizde işlenen kadın cinayetlerine bakıldığında,
kadınların çektiği acıyı görmemek körlüktür. aymazlıktır, acımasızlıktır,
vicdansızlıktır.
Münevver Karabulut, Ayşe Paşalı, Özgecan Aslan,
Değer Deniz ve daha niceleri katledilen kadınlardır. Bu dört isim "kadın cinayetlerini"
konuşulur hale getirmiştir.
Münevver Karabulut "varlık yokluk"
bağlamında, Değer Deniz "tek başına yaşıyor"
olması bağlamında katledilmişlerdir.
Özgecan "üniversite"den evine
gitmek için bindiği hiç tanımadığı minibüs şoförü tarafından acımasızca ve
hunharca katledilmiştir.
2015 yılının 11 ayında 249 kadın katledilmiş.
Yaşanan 249 acı. Yakınlarının, sevdiklerinin, oğullarının, kızlarının, ana ve
babalarının unutamayacağı 249 can.
Ayrıca 112 kadına tecavüz edilmiş. 157 kadın fuhşa
zorlanmış, 319 kadın yaralanmış, 179 kadın taciz edilmiş. Sadece Ekim 2015'de 25 kadın öldürülmüş.
Kadınlarımıza reva görülen bu olmamalı. Hangimiz bir
kadına muhtaç değiliz? Kadın bir toplumun bel kemiği, geleceğidir. Yarınlara
evladını yetiştirip büyüten kadındır. Sofrasına konacak bir tas çorbanın, bir
lokma ekmeğin temini için eşine yardımcı olan kadındır. Irgat olarak bağda,
bostanda, tarlada; işçi olarak fabrikada; temizlikçi olarak çeşitli iş
kollarında çalışan, evinin tüm işlerini yapan o dur.
Son günlerde yaşanan kadın cinayetlerine
bakıldığında olayın boyutunun ne denli büyük olduğu görülür.
13.11.2015: "Trabzon'un Sürmene ilçesinde Gökhan
ayar, ayrı yaşadığı eşi Nurten Ayar ile yanında gördüğü Mehmet Taşkara'yı parkta tabanca ile vurarak
öldürdü."
12.11.2015: "R.A. geçen yıl ekim ayında kuzeni Emre
B. ve 2 arkadaşıyla mantar toplamaya gitti. Emre B. arkadaşlarını farklı bir
bölgeye gönderip, R.A. ile yalnız kaldı. Emre B. iddiaya göre ağaçların
arasında zorla yere yatırdığı R.A.ya tecavüz etti. Kimseye anlatmaması için
tehdit etti. Geçen Nisan ayında R.A.nın teyzesinin kocası Ergün O. da Emre
B.den yaşananları öğrendi. Ergün O. yalnız kaldığı sırada R.A.nın evine girerek
küçük kıza tecavüz etti..."
12.11.205 : "Kocaeli
Darıca ilçesinde yaşayan Hazal Atmaca
boşanmak istediği eşi tarafından öldürüldü."
12.11.2015 : " Bursa'nın Orhangazi ilçesinde , Sonay
Demir sevgilisi tarafından öldürüldü."
12.11.2015 : "Manisa'nın Akhisar ilçesinde, Derya
Ülker ve babası İsmail Ülker sokak ortasında boşandığı eşi H.Ö.tarafından
öldürüldü."
11.11.2015 : "Sevgilisi Edda Sönmez'i darp eden oyuncu Saruhan Hünel'in 'seni döverken belimi incittim. Fıtık tedavisi oluyorum. Ağrılar
içindeyim' dediği iddia edildi."
06.11.2015 : "Küçükçekmece'de oturan Zeynep E. eşi
tarafından kaynar su ile yakıldı. Eşini
öldürmeye çalışan Yunus E. vücudunun büyük bölümünde yanıklar olan karısını 2 gün
evde hapsetti. Olay Zeynep E'nin bir şekilde babasına kısa mesaj atmasıyla
ortaya çıktı."
15.07.2015 : "İzmir'in Bayraklı ilçesi Osmangazi mahallesinde
Elif Konur yeni evli olduğu kocası Savaş Kocabaş tarafından defalarca
bıçaklanarak öldürüldü."
Verilen bu bir
kaç örnek olayın boyutlarını anlamak bakımından düşündürücü. Çeşitli
anlaşmazlıklar sonucu eşinden ayrılan, ayrı yaşayanlar ellerine aldığı cinayet
araçları ile acımasızca kadınları katletmektedir.
Kadınları
katledenlere verilen cezalar yeterli ve caydırıcı olmalıdır. Toplum bu konuda
eğitilmeli, farkındalık yaratılmalıdır. Her ne sebeple olursa olsun bir insanın
yaşamına bir diğeri son vermemelidir.
Yaşam kutsaldır.
Herkes hak ettiği yaşamı özgürce, sorunsuzca, ötekileştirilmeden, ayrımcılığa
uğramadan yaşamalıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















