27 Mayıs 2015 Çarşamba

TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR


Sazıyla sözüyle toplumumuz kültüründe önemli bir yer tutan Aşık Veysel ne demişti “Benim sadık yârim kara topraktır”. Ve yine Nazım Hikmet bir şiirinde “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” diyordu. Yüzyıllardır atalarımızın kanı ile yoğrulan bu topraklar bizim hem namusumuz hem de övüncümüzdür.
Ve bu toprakların üzerinde yaşayan insanlarımızın sorunu aslında hepimizin ortak sorunudur. Ortak sorunu bertaraf etmek ise ortak bir çalışma ile mümkündür.  O çalışmanın en önemli ayağı ise eğitimdir. İnsana yapılacak en önemli yatırım eğitime yapılan yatırımdır. Çünkü geleceğimizi şekillendirecek olan yine bizleriz, eğitimle şekillendireceğimiz insanımızdır. Ve insanca yaşamamız buna bağlıdır.
Martin Luther  “Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi yaşamayı...” demiş zamanında. Bu sözün geçerliliğini yitirmesi ancak insanımızı iyi bir eğitim ile yetiştirmemize bağlı.
Peki, tek başına eğitim yeterli midir?
Başkaca hasletlere ve özelliklere ihtiyaç yok mudur?
Elbette tek başına eğitim yetersizdir. İyi bir eğitim anlayışının yanı sıra demokrasiye, özgürlüğe, insan hak ve hürriyetlerine, adalet anlayışına ihtiyaç vardır. Üçlü sac ayağının sarsılmadan durması için ayaklarının sağlam olması lazım hesabı !
Anadolu topraklarında yedi yüz yıllık bir imparatorluk geçmişinin son yıllarında ve sonrasında doksan iki yıllık cumhuriyet yaşamımızda; batıyı ve batılı yaşamı kendimize örnek almaya çalıştık.
Peki, ne derece batılı olduk?
Hukukumuz batılıdır.
Rejimimiz batılıdır.
Ekonomimizi batıya endekslemiş durumdayız.
AB’nin kapısını kırk yıldır aşındırıyor, zorda kalınca IMF’ye avuç açıyoruz.
Eğitimimiz batı modeli eğitim anlayışı ile işliyor işlemesine de, batının eğitim anlayışını tam uygulayabiliyoruz mu?
Her ilde üniversite var. Olmayanlarda ise üniversitelere bağlı yüksek okullar var. Hatta bir kısım ilçe de meslek yüksek okulları var.
Üniversitelerimizde iyi bir eğitim ile  yetiştirdiklerimizin yanı sıra yetiştiremediklerimize de diploma veriyoruz… Diploma veriyoruz da, üniversiteyi yeni bitirmiş bir mühendis iş hayatında deneyim kazanmadan, destek almadan işini tam manası ile yapabilir mi?
Eğitimde fırsat eşitliği batılı ve ekonomide öyle!
Hatırlıyı ve cüzdanı şişkini diğerinden ayırmayız!.
Toplumumuzun algılama yeteneği de  batıya endeksli! Yoksa kendi dilimiz durmuşken batı dillerinindeki sözcükleri kendimize referans alıp işyerlerimizin adına layık görür müyüz?
Mehmet Akif'in dediği gibi "Tek dişi kalmış canavar" misali batı gelişmekte olan mazlum milletleri yüz yıllarca sömürmüş, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendi ülkelerine aktarmış, sömürgeleştirdiği ülkelerin ucuz iş gücünden yararlanmıştır. Amaçları kardır. Mazlum ve savunmasız insanları düşünmez. Var olan varlıklarının satılıp kendilerine muhtaç olunmasını ister. Bizim paha biçilmez topraklarımızı da  parsel parsel satmadık mı?
Cennet kıyılarımızda denizle buluşmak için kıyılarımızı satın alan yabancıdan izin almamız gerekmiyor mu? Madenlerimizi ki özellikle altın madenlerimizi Kaz Dağlarında, Ovacıkta yabancılara havale ettik. Atadan dededen kalma geleneklerimize, kültürümüze dudak büker olduk. Sanayimizin yanı sıra tarımımızda batının denetiminde değil mi? Tütünü, şeker pancarını, haşhaşı çiftçimiz yetiştiremiyor. Neden? Çünkü kotalı. Belli miktarı aşamazsın. Ee ne olacak o zaman? Kolayı var batıdan satın alacaksın.
Anadolu’nun binlerce yıllık kadim tarihinde oluşturulan kültürel varlıklarımızın bir kısmı batının şehirlerinde sergilenmiyor mu? Bergama sunağı Berlin'de ne arıyor? Müzelerimizde olması gereken eserler kimi batılı ülkelerin müzelerinin vitrinlerini süslemiyor mu?
Batının değerlerini çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için almalıyız. Doğrudur. İlim neredeyse orada bulup öğrenmek gerek. Bu da doğru. Yanlış olan nedir peki? Yanlış olan bana göre batı kültürünü alıp kendi kültürümüz içinde harmanlayamamız. Olay bu kadar basittir.
Misal, “İnsan hakları”, “demokrasi”, “düşünce özgürlüğü”, “hukukun üstünlüğü”, “lâiklik” vs. diyoruz. Diyoruz da. Bir yandan da düşünce özgürlüğü deyip bu ülkenin emperyal güçlere peşkeş çekilmesine mani olan Atatürk’e bile saldırıp olmadık yazılar yazıyoruz. Resimlerini çöpe atıp, büstlerini kırıyoruz. Atatürk’e ve eserlerine saldırmayı düşünce özgürlüğü bağlamında ele alıyoruz.   

    

22 Mayıs 2015 Cuma

AKP'Lİ VEKİL VE İZMİR

Serin bir ilk bahar akşamının sonrasında lanet olası sabah güneşi çoktan camlar arasından içeriye uzanmıştı ki esneyerek uyandım. Balkon kapısını aralayıp caddede acele ile işine gitmekte olan insanların koşuşturmasını seyrettim bir süreliğine. Uzak olmayan deniz kıyısından kanat çırparak apartmanların çatılarındaki kiremitlerde günü karşılayan deniz kuşları gözüme çarptı. Islak tüylerini kurutmanın telaşı ile kanatlarını açıp açıp kapatıyorlardı. Karınlarını doyurmuş olmalıydılar. Çatıları mesken tutanların yanı sıra bir kaç deniz kuşu gökyüzünde daireler çizerek kanat çırpıyordu. Güne dinlenerek başlamak istiyorlar diye düşündüm.
Önce televizyonu açıp sabah haberlerine göz attım. Sonra bilgisayarın klavyesi ile buluştu parmaklarım.
İlk gözüme çarpan haberi okumaya başladım.
Haberin başlığı "AKP'li vekilden İzmirlilere ağır hakaretler" şeklindeydi.
AKP Diyarbakır milletvekili Cuma İçten'in Twitter hesabında İzmirlilere yönelik attığı mesajlar haberde yer alıyordu.
Mesajlarında "İzmir'de CHP'ye oy veren kitle, radikal militan vari davranmakta kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermemektedir. Belediye hizmetten ziyade kültürümüze ve değerlerimize aykırı teşkil eden sözde kültürel faaliyetler yapmaktadır. Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi. CHP'li İzmirli gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Sayın vekilin İzmir izlenimlerinin bir kısmı bu şekilde.
İzmir AKP'ye yeterince  oy vermeyen bir ilimiz. Seçmenin tercihi bu yönde. Seçmenin tercihine saygı duymak lazım. İşlerine geldiğinde  "seçmenin tercihine saygılı olun diyen kendileri değil mi?"
Yukarıdaki açıklamalarına bakıldığında CHP'ye oy veren İzmirli seçmeni "radikal militan vari davranmakla" suçlayıp "kendisi gibi düşünmeyenlere saygı göstermediklerini" dile getirmektedir. Sayın vekil bu düşünceyi nasıl edinmiş bilinmez. Seçmene yönelik söyle diklerini somut örneklerle kanıtlaması lazım.
" Alttan gelen gençlik, değerlerimize aykırı bir yaşam şekli ile yetişmekte ve kendi aileleri bile bu durumdan şikayetçi." Madem bu tespiti yaptınız. Gençlikten şikayetçi aileleri size oy verirler olur biter! Siz de İzmir'de gerekeni yaparsınız!
Bir başka söyleminiz; " gençlerin özgürlükten anladıkları, son derece açık giyinmek, kafa çekmek, sabaha kadar eğlenmek."
Gençlerin yaşamlarını, düşüncelerini, hayata bakış açılarını bu şekilde değerlendiren bir vekil bu değerlendirmelerini somut deliller ile desteklemelidir. Kafa çekip sabaha kadar eğlendiklerini nereden biliyorsun? Gözlerinle görüp şahit oldun mu? Olduysan belgesi var mı? Hem gençlerin eğlenmeleri sizi neden rahatsız ediyor?
Unutulmamalıdır ki demokrasi ile yönetilen bir ülkede kimsenin yaşam şekli bir diğerini ilgilendirmez.
Gençler nasıl giyineceklerini kendileri belirler. Hiç kimsenin zorlaması ile giyim tercihlerini değiştirmezler. Nasıl ki kara çarşaf ile sokak aralarında, caddelerde, alış veriş merkezlerinde dolaşanların giyim tercihine kimsenin karışmadığı gibi. Tıpkı kapalı pardösü ile dolaşanlara  karışılmadığı gibi. İzmirli gençleri "son derece açık giyinmekl"e suçlamak da doğru değildir. Herkesin tercihi kendisinedir. O açık giyiniyorsa sen dönüp bakma. Nasıl ki televizyonda beğenmediğin bir programı değiştirebiliyorsun ya işte öyle kafanı diğer tarafa çevir!
Bir başka söylemi ise "İzmir boşanma oranının en yüksek olduğu il neden acaba?, Haşhaşilerin başkenti neden acaba?" Boşanmaların nedenlerini araştırmadan, diğer iller ile karşılaştırmadan "neden acaba?" diyerek işin içinden çıkmak kolaycılıktır. Kimin evleneceğine kimin boşanacağına ancak evlenecekler ve boşanacaklar karar verir. 
Sayın vekil Doğu ve Güneydoğu illerimizde çocuk yaştaki kız çocuklarının evlendirilmeleri konusunda, "Çocuk gelinler" konusunda , "Berdel"  konusunda ne düşünür?
Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılara "ilk kurşunu" atan İzmir bu söylemleri hak etmiyor.
Diğer yandan yaklaşmakta olan milletvekili genel seçimleri partilerin seçmene vaatleri ile sürmekte. Muhalefetin vaatlerinin başında toplumun içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar, işsizlik, taşeronlaşma, çiftçinin, üreticinin sıkıntıları, emekli ve memurların aldığı ücret yetersizlikleri gelmekte. İktidara geldiklerinde vatandaşların yaşam kalitelerinin artması için gelirlerinin artırılacağını söylemekteler.
Hükümet ise muhalefetin vaatlerinin uygulanamayacağını, misal asgari ücretin artırılması durumunda işyerlerinin kapanacağını belirtmektedir. Artan işsizliğe bir çözüm önerisi ise söylemlerinde pek de yer almamaktadır. Daha evvel açtıkları tesisleri tekrardan açmaktalar. Miting meydanlarında işçinin, memurun, emeklinin maaşlarının iyileştirilmesine teğet geçmekteler.
Son bir kaç gündür Metal işçilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi konusunda verdikleri mücadele; işçinin aldığı ücretin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. İşçi emeğinin karşılığını tam olarak almış olsa iş bırakma gereğini neden duysun?
İşçi memur kredi kartı borçlarını ödeyememekte, aldıkları banka kredilerini ödemekte zorluk çekmekte, faturalarını yatırmakta zorlanmaktalar. Artan enflasyona bağlı olarak yükselen gıda fiyatlarına yetişilememektedir.


21 Mayıs 2015 Perşembe

ÇÖLÜN GELİNİ PALMYRA


10 Ocak 2015 tarihinde  Suriye'de bulunan Palmyra antik kenti için şunları yazmıştım. "Tadmor olarak da bilinen Palmyra antik kenti Suriye'de bulunuyor.  Önceleri bağımsız bir kent olan Palmyra, İ.S. 1. Yüzyılda  Roma egemenliğine girdi. Yerel geleneklerle Roma ve İran kültürlerini harmanladı. Bu bağlamda antik dönemin en önemli kültür merkezlerinden biri oldu. Dönemin anıtsal yapı ve kalıntıları çölün ıssızlığında hala yükseliyor.
Dünya kültürel mirası içerisinde hak ettiği yeri almış olan  antik kent, yüzyıllarca doğaya meydan okumuş ayakta kalmasını bilmiştir.
Lakin son yıllarda Suriye iç savaşında  diğer kentlerdeki geçmişten günümüze kalan antik kalıntıların uğradığı yıkıma bakalım ne kadar dayanacak."
Ne yazık ki fazla sürmedi. "Çölün Gelini" Palmyra antik kentinin tamamına yakını IŞİD'in eline geçti. Çoluk çocuk, genç yaşlı demeden savunmasız insanları katletmekle kalmayıp insanlık tarihine ve kültür mirasına da zarar veren, yok eden IŞİD'in daha önce Irak'ta "Hatra" ve "Nimrud"'u yıktığı biliniyor.
İki bin yıldır her türlü istilaya rağmen ayakta kalan Palmyra bakalım bu sefer ayakta kalabilecek mi?  Kentte Tapınaklar, sütunlu yollar, yüzlerce heykel, yerlerinden kıpırdatılamayan lahitlerin akıbeti IŞİD'in balyozlarına hedef mi olacak?
Peki IŞİD geçmişin kültür mirasını neden yok etmek istiyor?
Neden eline balyozu alıp paha biçilmez ve geçmiş kültürlerin günümüze yansıyan eserlerini parçalamak  istiyor?
Neden heykelleri parçalıyor?
Bunu yapmakta ki amacı nedir?
Balyoz darbesiyle kırılan, dağılan bir heykel veya eski eser değildir; bir kültürün hafızası, anıları toza dönüşmektedir. Mezopotamya'nın binlerce yıllık alın terinden geriye zerre kalsın istenmemektedir.
Yok olan sadece bir heykel, müze ya da bir höyük değildir. Yok olan binlerce yıl önce kurulan uygarlığın kökleridir.
"Damnatio memoriae", latince bir deyim olup, tam olarak anlamı "Hatıranın Lanetlenmesi" ya da "Hatıradan Çıkartmak" olgusudur.
Onursuzlaştırmanın bir formu olup, Roma Senatosu'ndan vatan hainleri ya da Roma devletinin itibarıyla oynayanlar için çıkartılabilir.
IŞİD kendince "Damnatio memoriae" yapmakta, anıları hafızalardan silmektedir.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

EKONOMİ VE ÜÇ ÇOCUK


Türkiye nüfusunun artması için her fırsatta  vatandaştan "üç çocuk" yapmasını isteyenler gazetelerin ekonomi sayfalarında yer alan "Türkiye'de işsizlik"  haberlerine ilişkin düşüncelerini de  miting meydanlarında dile getirseler de öğrensek.
Haydi diyelim iktidar bu konudaki verileri seçime günler kala açıklama gereğini duymaz. Ki zaten açıklamaz. Bu durumda muhalefet partileri ne güne duruyor? Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve işsizliği neden vatandaşa anlatmazlar?
Vatandaşın evine ekmek götürmek için işe ihtiyacı var. Çiftçinin tarlasını ekip biçebilmesi için ucuz mazota, gübreye ihtiyacı var.
Açıklanan ekonomik veriler ve cari açığın artması sonucu emeklinin, işçinin, memurun ay sonunu rahat getirmesi; artan enflasyona, yükselen gıda fiyatlarına yenik düşmemesi, çarşıda pazarda, bakkalda, markette alışveriş yapabilmesi,  faturasını sorunsuzca ödeyebilmesi olanaklı mıdır?
Ekmeğin fiyatını bilmeyenlerin, asgari ücretin ne kadar olduğunu söyleyemeyenlerin, dahası geçim derdi nedir bilmeyenlerin çarşıda pazarda haberlerinin olduğunu söylemek de kolay değildir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) şubat ayı işsizlik verilerini açıkladı. Açıklanan veriler işsizler ordusunun her geçen gün arttığını gözler önüne serdi. Resmi işsiz sayısı  3 milyon 326 bin. Tablo felaket. İşsizlik oranı yılın ilk üç ayında 11.3 e yükselmiş. Bu rakam her geçen gün de artmakta. Veriler İş ve İşçi Bulma kurumuna iş için başvuranları gösteriyor. İlgili kuruma baş vurmayan ve işi olmayanların sayısı ve yüzdesi kaç acaba?
Hafta sonu sokak ve caddeler insan kaynıyor. Haydi diyelim hafta sonu çalışanlarda sokaklarda caddelerde. iyi de hafta içi de aynı. Sokaklar, caddeler gençlerle dolup taşıyor. İşi olanın sokaklarda, caddelerde, toplu taşım araçlarında işi ne?
Bu durumu umursayan yok. Gazetelerde her gün yolsuzluk haberlerinden geçilmiyor.
Yine bir başka haber gözüme çarpıyor gazetede. "karşılıksız çek tutarı ilk 4 ayda patladı." Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi'nin açıkladığı verilere göre; Ocak- Nisan 2015 dönemindeki karşılıksız çek adedi, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarken, karşılıksız işlemi yapılan çeklerin tutarı ise yüzde 61 oranında artış göstermiş.
Bu veriler ekonominin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Esnafın, tüccarın velhasıl ticaret erbabının aldığı malın karşılığında verdiği çekler karşılıksız çıkıyor. Peki niye? İşyerleri kapılarına kilit vuruyor.
Kredi borcunu ödeyemeyip icra takibinde olan vatandaşların sayısı ise 2 milyona ulaşmış durumda. Vatandaş borcu borçla kapatmaya çalışıyor. Peki vatandaş aldığı borcu neden ödeyemiyor?  Demek ki insanların gelir kaynaklarında bir sorun oldu; ya işlerini kaybettiler, yada gelirleri borçlarını kapatmaya yetmedi. Gerçek olan şu ki ortada aldığı borcu ödeyemeyen bir kitle var.

Hal böyleyken vatandaşların istenildiği gibi "üç çocuk" yapması durumunda o çocukların geçimlerinin nasıl sağlanacacağını birileri çıkıp anlatmalı?

21 Nisan 2015 Salı

AKDENİZDE GÖÇMEN FACİASI

Ülkemiz gündemi 7 Haziran seçimlerine odaklanmış durumda. Partiler seçim beyannamelerini açıklayadursunlar, işsizlik ve dolardaki önlenemeyen kur artışı hız kesmiyor. Dünya gündemi ise içler acısı. Bir yandan Suriye ve Yemen savaşları, Irak'ta devam eden kaos ortamı, uzun yıllardır sükunete bir türlü kavuşmayan Afgan halkının yaşadığı dram. Ve diğerleri.

Kapitalist zihniyetin boyunduruğu altına almak istediği dünya halkları ve ekonomisi. Ülkelerin yer altı ve yer üstü enerji kaynakları ve enerji koridorlarını yönetme arzusu. Silah tüccarlarının durdurulamayan para kazanma hırsı. Yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olduğu bir ekonomik düzen.
Son günlerde Akdeniz göçmen faciaları ile gündemde.  Denizin ortasında yaşananlar ise büyük bir trajedi.
12 Nisan 2015: Akdeniz'de kaçak göçmen gemisi battı; 400 göçmenin öldüğü düşünülüyor.
16 Nisan 2015 : Akdeniz'de kaçak göçmen sandalı battı en az; 41kişi boğularak öldü, 4 kişi kurtuldu.
20 Nisan 2015 : Akdeniz'de 700'e yakın göçmen taşıyan tekne battı. 28 kişi kurtarıldı. Ölü sayısı bilinmiyor. 700 göçmeni  20 metrelik balıkçı teknesine bindirenlerin, teknenin göçmenleri taşıyamayacağını bilmelerine rağmen yola çıkarmaları ölümcül bir trajedi değil de nedir?
20 Nisan 2015 : Akdeniz'de 700 göçmenin öldüğü kazanın ardından bir şok daha. Yaklaşık 300 kişinin içinde bulunduğu göçmen teknesi battı.  Olayda ilk belirlemelere göre 20 kişi hayatını kaybetti.
Ne yazık ki benzer haberler hafızalarda yer  etmeye devam ediyor.
Afrika'nın  bir yandan yoksulluk ile diğer yandan iç savaşlarla yorulan halkı bahar geldiğinde umuda yolculuğa başlar. Bulundukları toprakları terk etmekte bulurlar çareyi. Tek amaçları vardır artık. Avrupa kıtasına çıkmak. Bu amaçla kendilerini Akdeniz'den Avrupa kıtasına götürecek teknelere çoluk çocuk binerler. Varını yoğunu satıp dolara çevirirler. İnsan tacirlerine teslim ederler. İnsan tacirleri acımasızdır. Bilirler ki bu yolculuk yasal değildir. Yolcular kaçak göçmenlerdir. Bu bağlamda bu tacirlerin sahtekârlıkları da başlar. İnsan hayatı onlar için ucuzdur. Umuda yolculuk yapanlardan aldıkları dolarlar onlar için daha önemlidir. Alacakları dolar onlar için önemli olmasa tekneye ağırlığına dayanamayacağı kadar insanı neden alsınlar?
Teknelerine olması gerektiği kadar değil, aldığı kadar insanı üst üste istif ederler. Ağırlığa dayanamayan tekne alabora olur. Dram o anda başlar. Çığlıklar yeri göğü inletir. Kucağındaki çocuğunu kurtarmak için çırpınan annenin çabaları boşunadır. Kader ağlarını örmüştür. Afrikalının kaderidir bu gemi ambarlarında üst üste yolculuk etmek.
Bir zamanlar Afrika'dan Amerika kıtasına gemi ambarlarında üst üste köle olarak götürüldüler. Çoğu bu yolculukta Amerika kıtasını göremedi. Bir daha Afrika'da yaşadıkları toprakları da. Okyanus suları onlara mezar oldu. Şimdilerde Akdeniz'in mavi suları onlara mezar olmaya devam ediyor.
Bir başka deyimle Akdeniz; Sudan, Somali, Nijerya, Yemen, Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan, Ruanda ve benzeri ülkelerdeki kaos ve çatışmalardan kaçarak Avrupa'da yeni yaşam kurmayı amaçlayan insanların mezarlığına döndü.
Afrika'nın yoksul insanları daha iyi bir yaşam umuduyla çıktıkları zorlu yolculukta Avrupa Birliği (AB)  ülkelerini tercih ediyor.
AB İtalya'ya yardım etmediği için; AB destekli Mare Nostrum (Bizim denizimiz) adlı arama kurtarma misyonu Kasım ayında bitirilmişti. Afrika'nın enerji kaynaklarından vazgeçmeyenler, insanını kurtarmak için ne yapıyor? Olan umuda yolculuk yapan kaçak göçmenlere oluyor. Umutlar Akdeniz mezarlığında son buluyor.

19 Mart 2015 Perşembe

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİYİZ


Türk milleti, yakın tarihin ilk "milli kurtuluş savaşı" nı vermiş ve "ya istiklal, ya ölüm" parolasını tam bir içtenlikle uygulamış bir millettir. 
Bunu Mustafa Kemal'in önderliğinde gerçekleştirmiştir.
O nedenle evet biz;
"Mustafa Kemal'in Askerleriyiz".
Bu gerçeği göremeyenler, Mustafa Kemal'e dil uzatanlar  tarihin çöplüğünde debelenmekteler !

13 Mart 2015 Cuma

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Bundan 100 yıl önce 18 Mart 1915’te bizden silah ve mühimmat bakımından üstün müttefik kuvvetlerini batı’nın tam kenarında, Çanakkale’de durdurmuştuk. Çanakkale muharebelerinin en önemli sonucu, Türklerin çoğunlukta bulunduğu coğrafyayı korumuş olmasıdır. Bugünkü Türkiye’nin ve milletin varoluş sebebi buradadır.
Eğer 1915 yılında müttefikler Çanakkale’deki direnişi kırıp İstanbul’u işgal etselerdi, Osmanlı Devleti vaktinden önce sona erecek, Anadolu’da bir milli kurtuluş savaşı için şartlar gelişmemiş olacak ve belki de en önemlisi Mustafa Kemal hiç sahneye çıkamayacaktı.

Yine unutmamak gerekir ki, 1915’te Çanakkale cephesinin çökmesi durumunda Rusya yolu açılacağından, çok büyük ihtimalle çarlık rejimi ayakta kalacak ve aldığı İngiliz yardımı ile daha da güçlenerek Türkiye’nin doğusunu tamamen ele geçirecekti.
Müttefik devletlerin 1915 yılında Çanakkale’de durdurulmaları Osmanlı devletini yıkımdan korumuştur. Böylece Türk milletinin haritadan silinmesini önlemiştir. Kurtuluş Savaşı’nda da Çanakkale’den alınan güçle başarı elde edilmiştir.
Çanakkale muharebelerinde Britanya İmparatorluğu, Fransa, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda, Senegal gibi ülkelerin askerleri ile savaştık.
Bu muharebelerde Türk insanı cephede ve cephe gerisinde muazzam bir direnç göstermiştir.
Çanakkale ruhu dediğimizde de bu direnç aklımıza gelmelidir.
Çanakkale muharebelerinde Mustafa kemal’in karar vericiliği ve yönetim tarzı savaşın gidişatında en önemli belirleyici rolü oynamıştır.
Mustafa Kemal’in karar vericiliği Türk askerinin inanılmaz mücadelesi ile birleşince Çanakkale geçilmez olmuştur.

 I.Dünya savaşında Türk ordusunda lojistik destek ve kuvvetler arasındaki koordinasyon eksikliği ve devasa problemler de göz önüne alındığında Mustafa Kemal önderliğinde Türk askerinin özgüveni, sabrı ve kararlılığı ile gerçek bir destan yazdığı görülür.
Çanakkale’de her iki tarafında insani açıdan büyük kayıpları olmuştur.
Bu savaşlarda özellikle ülkenin gelecek vaat eden subayları da kaybedilmiştir. Çanakkale muharebelerinin her safhasında çarpışan Türk insanı canını dişine takmış, cephane sıkıntısına rağmen saldırgan devletlerin askerlerine geçit vermemiştir.
Bu konuda en güzel örnek 57.ci alayın “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar gelebilir” diyen Mustafa Kemal’in emrini yerine getirmesi ve olduğu yerde düşmanla mücadele ederek şehit olmalarıdır. Bu mücadele bu emirle bütünleşen Türk askerinin tarihe altın harflerle kazıdığı başarıdır.

Türk milleti, kendi toprakları üzerinde yenilmeyeceğini ve esareti kabul etmeyeceğini bütün dünyaya kanıtlamıştır. Milli birlik ve beraberliğin büyük güçleri nasıl ezdiğini göstermiştir. Bu savaşlarda cephe gerisinde lojistik destek sağlayan, kurtuluş savaşında ise "Kağnı Kolları" oluşturan binlerce isimsiz Türk kadınının da yeri asla unutulmamalıdır.
Çanakkale savaşlarından yıllar sonra İçişleri bakanı Şükrü Kaya Çanakkale bölgesini teftişe gidecektir. Atatürk’ün yanına uğrar. Atatürk Kaya’ya şöyle der;
 "Çanakkale’yi ziyaret ettiğin zaman aziz şehitlerimizi de ziyaret edeceksin.Bu görevi yapacağına kuşkum yok!...Amma sen,dünyaya hitap edercesine konuşacaksın. Çanakkale’de yalnız bizim şehitlerimizi değil bu toprak üstünde kanlarını döken insanları da,o kahraman savaşçıları da saygıyla anacaksın!...."
 "Paşam, ben bunu yapamam. Çünkü bu sözler, ancak sizin söyleyebileceğiniz yüksek sözlerdir."
 "Söyleyeceksin!...Çanakkale’den dünyaya karşı böyle konuşacaksın, senin böyle konuşman gerekir!..."
Gece köşke gene geldiğim zaman Atatürk, elime yazılı bir kâğıt uzattı. Yapmamı istediği konuşmayı hazırlamıştı bile. Yabancı savaşçılara yapacağım konuşmanın sözcükleri şöyleydi:
“…Bu yurdun toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!...Burada bir dost yurdun toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını savaşa gönderen anneler… Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR…”
O, dün yendiği uluslara karşı düşmanlık, kin beslememiş, en insanî, en uygar duygularla dostluk elini uzatmıştır.
Çanakkale’de bu vatan için toprağa düşmüş binleri saygı ile anıyorum.
”Vatan size minnettardır.”

11 Mart 2015 Çarşamba

SONRA MEKTUPLAR GELDİ AKLINA!

Bahçenin uzak köşesinde yüzünü güneşe vermiş düşünüyordu. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarını kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordu. Gözlerinin etrafı morarmıştı. Beklenmedik bir yağmurun ılık, ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa o da yüreğine söz anlatamıyordu. Ve kendisine uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordu.
Saçlarını rüzgar dağıtırken, sen onun içindeki acıdan habersizdin. Nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğunu hesap edemiyordun. Edemezdin de zaten.  Çünkü farkında bile değildin.
Farkında değildin içten içe yüreğini kuşatan, kimi zaman mutluluk, kimi zaman bir damla gözyaşı olan acı, hüzün ve mutluluğun.
Sonra… Evet, sonra mektuplar geldi aklına. Kokusu, tadı, insanı alıp dağlara, kırlara götüren mektuplar. Giz dolu, sır dolu mektuplar. İnsanın içini sızlatan, yüreğini burkan, duygu seline bırakan mektuplar. Anaların oğullarına seslendiği, özlem ve gözyaşı kokan mektuplar.
Gözlerinde mutluluk ışıkları yandı söndü. Mürekkebi kâğıda iyice sinsin diye sözcükleri yavaşça ve bir sanatçının titizliğiyle oya gibi işledi mektubuna. Acı ile birlikte sevgiyi de yüreğinde hissetsin diye özenle seçti kelimeleri. İstedi ki incinmesin, kırılmasın. Yüreği yanmasın, burkulmasın.
Ne ki, acıyı da sevgiyi de, insanlığı da çok gördüler. Yalansız yaşamak isterdim dediğinde bile yüreğini cehaletin en onulmaz yalanları ile doldurduklarının farkında bile değildin.
Yıllarca kendi yalanımızın da başkalarının yalanının da yükünü taşımıştık omuzlarımızda. Bedeller ödenmişti ortaçağdan günümüze çoğu zaman. Ödenmeye de devam ediyordu.
Gazetecinin, politikacının, kitapların, büyüklerin yalanları ile geleceği yakalamayı başarabilmek çok zordu. Kuşkular ve korkular bir kez yüreğine işlemişti.
Sen batıya diğeri doğuya gittiğinde yalan imparatorluğu hâkimiyetini çoktan kurmuştu. Günün birinde yıkılmaman ve yok sayılmaman için direnmen gerektiğini biliyordun. Ama direnemedin.
Şunu hiç unutma ki geleceği inşa ederken yalanlardan kurtulmanın yolu geçmişi iyi anlamaktan geçer. Kendileri gibi düşünmeyenleri, kendilerine karşı olanları temizleyebilmek ve hesaplaşabilmek için yine yalanlara ve korkulara başvuracaklardır. Hiç günahı olmayan insanlara, dağlara, ormanlara, derelere saldıracaklardır. Öfkeleri geçinceye kadar, korku imparatorluğunu kuruncaya kadar esip gürleyeceklerdir.


NOT: 2008 yılında yazdığım bir yazı...

6 Mart 2015 Cuma

"DÜŞ BATIMI" OKUNMASI GEREKEN BİR ROMAN


"Anasından kalan, mezar kadar karanlık ölüm kadar soğuk, olan tek odalı evinde hayata tutunma hayatta kalma mücadelesi veriyordu Zeynep... Anasının ölümünden sonra komşulara ekmek yaparak, evlenecek kızlara işlengi işleyerek geçimini sağlıyordu. Gündüz zamanının büyük bir bölümünü dışarıda insanların arasında geçirdiği için rahattı. Akşam olduğunda sessiz soğuk ve karanlık evinde keşkeleriyle, yüreciğini yakan evlat hasreti, özlemi, anıları, belki de hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini bildiği hayalleri ile sabaha kadar boğuşarak geçiriyordu zamanını."
"Düş Batımı" adlı romanında böyle diyor yazar Hanife Mert. Zeyneb'in yaşadığı açmazları, acıyı anlatırken.  Feodal çarkın kırılmadığı dahası kırılmasının çok zor olduğu bir hayatın ne denli acımasız olabileceğini de. Çaresizliğin acı yüzünü de. Birbirini yeterince tanımadan yapılan evlilikleri ve çocuk gelinler sorununu akıllara getiriyor.
Romanın ilerleyen sayfalarında yaşanan aile dramı yürekleri burkuyor. Yazar kolay okunabilir, sürükleyici ve akıcı bir dil ile anlatmış Hasan'ın, Zeyneb'in, Elif'in dramını. Coşkularını, hüzünlerini, beklentilerini, özlemlerini, hayallerini. Çoktandır özlediğimiz Anadolu insanının kullandığı ve anlaşılması kolay olan bir anlatımla okuyucularının karşısına çıkıyor.
Aslında anlatılanlar bir bakıma çatlayan duvarları, farkında olmadan çürüyen asırlık çınarları, yüz yıllardır bilinen ilişkilerde ki çatlakları bir kez daha sorgulamamıza vesile oluyor.
Hasan'ın gökyüzünde küme küme özgürce uçan kuşlara bakıp "ben de sizin kadar özgür olmak istiyorum artık, diye nara attı." cümlesinin altında yatan boş vermişliği, özlemi, vurdumduymazlığı, çocuğuna sahip çıkmayı gerçekleştirememeyi düşündürüyor. Bir babanın sorumsuzluğunun nelere mal olacağını da. Bu bağırışta karşımıza çıkan bir korkudan da söz edebiliriz. Oğlunun ölümü ile suçladığı Zeynebin küçük Savaş ile içinde bulunduğu sıkıntılı durumu görmezden gelmesi, henüz bir yaşına gelmemiş küçük Savaş'ı çaresiz anası ile bir sığıntı gibi bir başkasının evinde yaşamaya mecbur kalmasını görmezden gelmesinin verdiği sorumsuzluğu görmemize neden oluyor.
Bu bağlamda okuyucuya yaşamın zorlukları, sıkıntıları hakkında gerçekleri verirken, bir yandan da aile bireylerinin birbirini suçlaması ve çözüm yolu aramamasının ne denli acılara neden olabileceğini de veriyor. Zihinlere bir çivi gibi çakıyor.
Yazar, "içten içe olan" ve göremediğimiz, görmek istemediğimiz bir şeylerin üstlerindeki kalın örtünün sıyrılıp görünür olmasını da sağlıyor. Görünür kılınsa da derindeki örtünün üzerindeki ağır ve kalın örtüyü bir ucundan ancak aralıyor. Yaşanılanların bir kader olarak algılanmasına neden oluyor.
Günlük hayattaki özlemleri, aşkları, hayalleri bir koza gibi örüyor satır aralarında. Olumsuzlukların insanları nasıl bunalıma, anlamsızlığa götürdüğünü okuyucunun yüzüne çarpıyor.
Yazar, yapıtını okuyucu ile baş başa bırakıyor. Okuyucu bu bağlamda kendisine pek de yabancı olmayan, zaman içinde çevresinde duyduğu, şahit olduğu olayları bire bir satır aralarında sezinliyor. Kendini ve çevresini sorguluyor. Olması gereken ile olmaması gerekeni zihninde şekillendiriyor.
Her yıl yüzlerce kitabın yazıldığı, lakin çok azının okuyucu ile buluşma şansı bulduğu bir yazın dünyasında "Düş Batımı" kendisini fark ettiriyor. Okunabilir kılıyor. Okuyucuya yabancı olmayan bir yaşam öyküsü ile karşımıza çıkıyor.
"İnsan bazen kaçmak ister. Kendinden kaçmak. Hatta kendinden kaçıp gölgesinde gizlenmek ister..." Romanın kısa ve net özeti olsa gerek.
Şubat 2015 de  "Gece Kitaplığı"nda çıkan romanda anlatılan olaylar da  bir babanın ve kızı ile boşandığı kocasını uzaktan da olsa seven bir yüreğin acı son ile karşılaşması okuyucunun gözlerinin nemlenmesine neden oluyor.
Yazar Hanife Mert uzun süredir görmek isteyip de göremediklerimizi bize gösteriyor. Kendimizi ve çevremizi sorgulamamızı sağlıyor.
"Düş Batımı" yazarın ilk romanı. Sonraki öykü ve romanlarında okuyucuyu işleyeceği konularla düşündürmeye devam edeceği kesin.

Edebiyat dünyamıza  kazandırdığı eserin yanı sıra edebiyat dünyası da bir yazar kazanmıştır.

1 Mart 2015 Pazar

TARTIŞMA KÜLTÜRÜ


Kimi yazıların altında okuyucu yorumlarına sıkça rastlarız. Yapılan yorumlar okunan yazıyı algılama seçeneğine, yorumcunun bilgi düzeyine, yazarın ileri sürdüğü fikir ve düşüncelere katılıp katılmamaya, konunun öne çıkmasına tepki duyup duymamaya, çıkarımıza ters düşüp düşmemesine, dünya görüşümüze ve siyasi anlayışımıza, yaşam düzeyimize göre değişir.
Günümüz teknolojisinde faydalanma olanağı bulup sanal ortamda yazı yazanların sayısı epeyce artmış durumda. Çeşitli haber sitelerinin verdikleri haberlerin altına okuyucular tarafından yapılan yorumlardan tutunda, çeşitli sitelerde yazı yazan kalemşorların yazdıkları yazıların altına yapılan yorumlara sıkça rastlanmaktadır.
Bu şekilde haber ve yazıların altına yapılan yorumlar çoğunlukla “müstear” adla yapılmakta, gerçek hayatta söz söyleme, fikir üretme, hatta bulunduğu ortamda kale alınma olanağı bulunmayanlar, sanal ortamı “sallama tahtası” yâda “ nişangâh” olarak kullanmakta bir beis görmemekte. Yaptıkları yorumlar sonrası hafiflemiş olarak günlük yaşamın hay huyuna karışıp gitmekte.
Kimi zaman “hafızayı sevmeyen”, daha doğrusu geçmişte yaşananları işine geldiği gibi hatırlamayı seven bireyler olarak öne çıkmayı kendimizce marifet sayarız.
Oysaki yazdıklarımızın, söylediklerimizin hafızamızda depoladığımız bilgi kırıntılarının, yaşam tarzımızın, gelişim ve anlayış düzeyimizin bir yansıması olduğunu aklımıza bile getirmeyiz.
Bu şekilde yazılanlar çizilenler, özellikle birbirlerini tanıyan, daha önce bir şekilde bir arada bulunma olanağı bulmuş insanlar arasında vuku buluyor ise, daha da derin düşünme, bir konuşup on dinleme, karşısındaki şahıslara her halükârda bir güvensizlik ve mesafeli yaklaşımı çağrıştırmaktadır.
 M.Şehmus Güzel “Abidin Dino” adlı yapıtında “Bazı şeyleri açıklamak zordur, insanlar niye mesela otuz kişi bir araya gelir de, neden beş tanesi arasında bir yakınlık olur da otuzu arasında olmaz? Sonra neden o beş kişiden ikisi arasında bir arkadaşlık olur da öbürleri arasında olmaz?” diye sormaktadır.
 Değerli okuyucular;
Bu tür yorumlara ve olumsuzluklara bizlerinde aşina olduğu ve hatta üyesi olduğumuz kimi internet sitelerinde de rastlamaktayız.
Belli bir amaç için bir araya gelmesi, bir araya gelerek çözüm üretmesi gereken, oluşturacağı ya da önereceği fikir ve düşüncelerle bulunulan toplumun ya da bireylerin ileri gitmesi için uğraş vermesi gereken yazar ya da kimi yorumcuların “kısır çekişmeler” içerisinde bulunuyor olması yadırganan ve istenmeyen bir durumdur.
Özellikle ikili görüşmelerde öne çıkan konuların, pervasızca topluma açık internet sitelerinde deşifre edilmesi güvenirlilik açısından yakışıksız ve etik olmayan bir davranıştır.
İkili görüşmelerin bu şekilde toplum önünde tartışılması ise yadırganacak bir davranıştır. Durum bu minvalde olunca kimse kimseyle ikili görüşmelerde bulunmayacak ya da karşısındaki kişiye belli konularda düşüncelerini açıklamaktan kaçınacaktır. Deyim yerinde ise “sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yemeyi tercih edecektir”.
Etik olmayan davranışlar topluma yarar yerine zarar getirecek. Fikir ve düşünceler enine boyuna tartışılmayacak, hatta kimileri kenara çekilecek sadece olan biteni seyredecektir.
Bu tür ve benzeri oluşabilecek olumsuzlukların yaşanmaması için yazar ve yorumcuların üyesi bulundukları platformları olması gerektiği gibi kullanmaları ve tartışmaların “tartışma ölçütü” kavramı içinde yapılması kaçınılmazdır.
Herkesin şapkasını önüne koyup bir kez daha düşünmesi gerektiği kanaatini taşımaktayım.
İyi bir “tartışma kültürü” ortamının bireylere kazandıracağı ile aksi durumu kıyaslamak ise değerli okuyuculara kalmaktadır.

        NOT: Yukarıdaki yazı ilk defa bloğcu.com'da 21.08.2008                  tarihinde yayınlanmıştır..