12 Ağustos 2021 Perşembe

DUYGU KÖRLÜĞÜ HER YERDE



 

On yıl önce yazdığım bir yazı. Bir anı. Şimdilerde, hele ki İstanbul'da benzer durumu görmek olanaksız.

Yazıda anlatılan yer Ankara Sincan'da bir park.

****

Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!

Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.

Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.

Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.

Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.

“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.

Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.

Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.

Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.

Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.

Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

Hüseyin GÜZEL

12.08.2011

1 Ağustos 2021 Pazar

AKCİĞERLERİMİZ YANIYOR


 

"Milli Savunma Bakanlığı, Muğla'nın Marmaris ilçesindeki orman yangını nedeniyle Turunç Mahallesi'ndeki yurttaşların tahliyesi için iki çıkartma gemisinin bölgeye gönderildiğini duyurdu."

Haberden de anlaşıldığı gibi durum vahim

Durum gittikçe ağırlaşıyor.

29 Temmuz’da Manavgat'ta orman yangını çıktı.

Sonrasında Toros silsilesi boyunca yangın çıkan alanların sayısı arttı.

Bir besi çiftliğinde onlarca koyun, koç ve kuzunun öldüğünü gösteren video ve resimler düştü sosyal medyaya.

Birbirlerine sokulmuş halde yere yatmış, tutuldukları yerden kurtulamayıp yangın yüzünden can vermişlerdi.

Yangının sonuçlarından biri bu.

Yüzlerce hayvanın telef olması.

Piknik yapılan alanlara gelişigüzel atılan cam şişe ve benzeri çöpler artan sıcaklarda kuru otların tutuşup yanmasında büyük etken.

Ormanlık alanlarda bu şekilde atılan çöplerin temizlenmesi,

Piknikçilerin de çöplerini sağa sola atmaması, bu konuda bilinçli olması lazım.

Yangına müdahale eden görevlilere büyük çaba ile çıkan yangınlara müdahale ediyor.

Yöre halkı ile birlikte.

Vatandaş elleriyle etraftaki kuru otları temizliyor.

Yangın sıçramasın diye.

Bu yaşananlar insana acı veriyor.

Çaresizce seyredip kahroluyoruz.

Artık bakmaya bile yüreğimiz kaldırmıyor.

Yardım edememenin çaresizliğini yaşıyoruz.

Günlerdir ülkenin akciğerleri yanıyor.

Yanan yerlerdeki vatandaşların acil yardım çağrıları sosyal medyada yankılanıyor.

 

14 Temmuz 2021 Çarşamba

ÇİFTÇİ PAHOM VE TOPRAK


 

Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında; Çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.

Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir.

Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin. Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der.

“Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye.

Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer.

Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez.

Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış.

Koşar, koşar, ama kesilir takati.


Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar.

Başladığı noktaya iyice yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz.

Reis olanları izlemektedir.

Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur.

Adamlarına bir mezar kazdırır.

Pahom’u bu mezara gömerler.

Reis; Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

''Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev. Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük.
Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını.
Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…
Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zamanı tüketir, sözleri tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir.

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz aslında hepimiz. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece.''

Tolstoy 1885'te yayımlanan bu esere adını veren "İnsan Ne İle Yaşar" adlı öyküde, insanların özünde iyilik olduğunu ve durum her ne olursa olsun iyilik yapması gerektiğini anlatır.

"Peki insanların içinde hiç mi kötülük yoktur?" diye bir soru akla geldiğinde ise yazarın başka bir öyküsüne göz atmak yeterli olacaktır.

"İnsana Ne Kadar Toprak Lazım" hikâyesinde de bu sorunun cevabını buluruz.

ÇOCUKLARIMIZ



 

Gün yine geride göz yaşı ve hüzün bırakarak yerini akşamın alacakaranlığına bıraktı.

Sokak lambaları bir bir yanmaya başladı.

Sokak lambaları ile etrafı ışıltıya boğan sıralı apartmanlardaki yaşamı sokağa taşıyan lambalar önce tek tük, sonra cümbür cemaat kendini gösterdi.

Bir yandan apartmanlardan işitilen kahkaha sesleri, bir yandan da süregelen sessizlik derin bir tezat oluşturuyordu.

Arabaların caddede çıkardıkları homurtular ve etrafa yaydıkları egzoz gazları, insanların akşamın alacakaranlığında evlerine yetişmenin telaşı ile koşuşturmalarına karışıyordu. 

Günün yakıcılığı yerini rüzgara ve serinliğe bıraksa da, rüzgarın uğultusu fazlasıyla ürkütücüydü.

Yerde ne varsa göğe, gökte ne varsa yere taşıyordu. Sürüklenip havaya karışan toz bulutu helezonlar çizerek etrafta ince bir toz katmanı oluşturuyordu.

Her zaman yaptığım gibi günün haberlerini okuyorum.

Ne çok iç karartıcı, insanlığı derin düşüncelere salan olaylar var. Gözlerimi kapatıyorum. Tekrar ovuşturarak açıyorum. Yok yok, o haber mutlaka doğru değildir. Vardır bir yanlışlık diye kendimi avutmaya çalışsam da, çabalarım boşa gidiyor.

Dünyada en önemli varlıklarımız çocuklarımızdır.

Onlar geleceğimizdir.

Geleceğimizi karartmamak adına onlara var gücümüzle sahip çıkmalıyız.

Farkında olmadan yada bilerek onlara zarar vermek, travma yaşatmamak için, günlük yaşantımıza, yaklaşımlarımıza ve davranışlarımıza dikkat etmek zorundayız.

Yapacağımız hatalarla onlara örnek olmak yerine, doğru  davranış ve kararlarımızla örnek olmalıyız.

Bedensel ve ruhsal olarak henüz gelişimini tamamlamamış olan çocuklara; yetişkinler tarafından fiziksel, duygusal, zihinsel gelişimlerini engelleyen, veya zarar veren davranışlardan kaçınmak durumundayız.

Dikkatimi çeken bir haber, Muş'ta ki bir Kuran kursunda kapı koluna asılmış halde bulunan 12 yaşındaki çocuğun tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmesi oldu.

Haberin ayrıntısı internet sitelerinde yer alıyor.

Haber üzücü  ve acı verici bir olayın ürkütücü boyutlarını ortaya koyuyor.

 


30 Haziran 2021 Çarşamba

BENZERLİĞİ PEK OLMASA DA GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA SIKIŞIP KALAN HAYATLARI DA SORGULAMAK DURUMUNDA KALIYOR İNSAN


 

İnsan düşünmeden edemiyor.

Olan bitenlere kayıtsız kalamıyor.

Yoğun düşünceler içinde bir iki saatte olsa belki uyurum diye gözlerimi kapamam işe yaramadı.

Uykusuz ve yorgundum.

Havasız ve sıcak kalan salonun pencerelerini açtım.

İçeri dolan serin havayı ciğerlerime çektim.

Eşim ve çocuklar derin uykudaydılar.

Hele oğlumun dudaklarını sündüre sündüre uyumasını seyretmek bir ara beni rahatlattı.

Gözlerim nemlendi baktıkça.

Geçmişin bıraktığı üzücü acı etkiyi vücudumun tüm hücrelerinde hissetmiştim.

O acı ki bir humma ateşi gibi vücudumu sarıp sarmalamış, sıkıca tutunduğu yerde kıpırdamaz olmuştu.

Recep ve ailesinin ve diğerlerinin duyumsadığı yıkıcı ateş daha etkili olmalıydı.

Yanına gittiğimde ananın yüzü öfkeyle gerilmişti.

Göz pınarlarında her an dökülmeye hazır yaşlar birikmişti.

Şaşkınlık ve kızgınlıkla etrafa bakışları korkutucuydu.

Yaşadıkları çaresizliği, öfkeyi ve şaşkınlığı birileriyle paylaşmak, belki de biraz ferahlamak istiyorlardı ama yaşanan onca acı unutulacak gibi değildi, hele de çok sevdikleri oğullarını bir daha göremeyecek oldukları için.

Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yaşanan benzeri acıları da hatırlatıyor yaşananlar.

Benzerliği pek olmasa da geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan hayatları da sorgulamak durumunda kalıyor insan.

Diğerlerinin varlığından çoğu kez bir kamyon kasasında, konteynerlerin içinde üst üste; karlı, buzlu dağ yollarında donma riskiyle, savaşlardan, zulümden, ayrımcılıktan, canına kast edenlerden kaçarken yaptıkları ölümcül yolculuğun hayatlarını karartmasında; ya da denizin ortasında batan bir teknede yaşamlarını kaybettiklerinde veya kentlerin kenar mahallelerinde, onbeş- yirmi kişi bir arada paylaştıkları odada çıkan yangında öldüklerinde haberimiz oluyor.

Zulüm suçsuz ve savunmasız insanları vuruyor.

Geride kalanları amansız acılarla baş başa bırakarak yapıyor bunu. Zulümden kaçan bir sığınmacının hayatını kaybetmesiyle, bir gözü dönmüş cahilin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybedenlerin hiç farkı yok.

İkisi de yaşama, yaşamın kutsallığına kast edenlerin ortaya çıkardığı bir sonuç.

İkisi de insan haklarına vurulan bir darbe.

Düşüncelerin ağırlığı altında geçen dakikalarda susamıştım, içim yanıyordu, yüreğim fena halde çarpıyordu.

Bunca yıllık yaşamımda kendini bilmez biri yüzünden bu duyguları yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi.

Açık pencerenin yanına giderek serin havadan derin bir nefes daha almak için ayağa kalktım.

Biliyordum ki her ölüm erken ölümdü.

Fidan gibi delikanlı kara toprağa girmişti.

Hiçbir şey olmamış gibi davranmak olanaksızdı.

İnsan tanıdığı birini kaybederse, akrabası dahi olmasa etkileniyordu. Benzer olayın kendi başımıza geleceğini düşünmek ise yıkıcıydı.

Bu bağlamda anaya ve ailesine, Recep’e zor günlerinde destek vermek aklı başında herkesin görevi olmalıydı. 

Bazen hayat o kadar zordur ki, insanın nefesi kesilir.

Dayanılması çok zor olan acılarla yüzleştirir.

 

8 Haziran 2021 Salı

TOPRAK KAVRULMUŞTU


 

İnsanın insana saygısının olduğu kadar kahpeliğin ve kalleşliğin de cirit attığı yıllardı.

O yıllarda canı gibi sevdiği oğlunu kahpe bir kurşuna kurban veren ananın gözyaşlarına şahit olmuştum.

Bilge kişiydi ana.

Yaşamın kılcal damarları onu bilge kişi yapmıştı.

O günlerden bir gün  tan ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım.

Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devinimleri sevinciyle kanat çırpıyorlardı.

Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları andırıyordu.

Hava rüzgarsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında telaşla koşuşturan çocuk sesleri, ıslık çalarak işine giden insanlar.

Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.

Bahçenin uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte güne merhaba diyordu.

Sabahın serinliğinde suya hasrettiler.

Rüzgâr ince toz tabakasını sıyırsa bile iğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi tozla süslenmişlerdi.

Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış çiçekleri göz ucuyla severek fidanların yanına gittim.

İnce yeşil iğne yapraklarını okşadım.

Elimle diplerindeki toprağı hafif genişlettim.

Suyu fidanların dibine döktüm.

Toprak kavrulmuştu.

Bir kova su daha döktüm.

Ağaçlarda sevgiye ve bakıma muhtaçtı.

Yaşamını yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği çiçekleri suladığını biliyordum.

Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:

"Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan özellikler, hasletler vardır.

İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır.

Bilmediği şeyleri sorup öğrenmelidir.

Toplumsal algının kabul ettiği davranışları benimsemelidir.

Önemli olan olmaması gerekenlerdir.

Toplumu inciten, küstüren, araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden.

Bu tür yalınkat düşünen insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır.

Kendi çıkarı önceliğidir.

Başkasını düşünmez, düşünemez.

Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır.

Neyi ne için yaptığının bilincinde değildir.

 Arkadaşlık duygusunu tatmamış, içi rahat olanlara ne denir ki?"

Ana haklıydı.

Her nerede yaşanırsa yaşansın.

İster bir köyde, ister bir kasabada, isterse bir kentte.

İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir.

Başkalarının varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir.

Bu tür davranışlar toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.

Diğer yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini, cehalete yenik düştüklerini görmekte olası idi.

Ananın sözleri de bunu doğruluyordu.

İnsanın özünde bencillik kavramı vardır.

Bencilliği aşamamış olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında bulmaları kaçınılmazdır.

Uygarlığın gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir.

Kısır çekişme döngüsü kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi olduğunu düşündürüyordu.

Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz yollarına uğramıyordu.

 

 

27 Mayıs 2021 Perşembe

BİZLER HENÜZ ÇOCUKTUK


 

Eğer yaşam akan bir ırmak ise. O ırmağın bize öğrettikleri vardır. Şaşkınlıkla karşılanan öğrenilenlerin yanısıra benimsenenleri de bir kenara not etmek lazım.

Bu bağlamda, günlük yaşamda her karşılaşma, her öğrenilen; insan üzerinde bir etkileşimin, durulan yerin sembolüdür.

Lakin, her karşılaşma ve öğrenilen ile etkileşime girmek yorucu olabilir. Bu durumda belirgin, gerçekçi örneklere odaklanmak yaşamımızı kolaylaştıracaktır.

Varlığımızı sürdürmenin yolu, başkalarının bize önerecekleri yöntem ve verecekleri icazet ile olmamalı, kendi düşüncemiz geçerli olmalıdır.

Her insanın duyguları, yargıları vardır. Öyle anlar var ki, kimi zaman yardım etme amaçlı yaklaşımda, kimi zaman da zor durumda bırakma amaçlı yaklaşımda duygular ve yargılar harekete geçer.

Babam çiftçiydi.

Uzun yıllar çiftçilikle uğraştı.

Bizler henüz çocuktuk.

Rahmetli babam, Köydeki ilkokul da değil,  ilkokul dahil ortaokul ve liseyi ilçe merkezinde okumamız  için  elinden geleni yaptı.

Çok iyi hatırlıyorum. Köylüler babama; "okuyup da ne olacaklar, köyde kalsınlar sana yardımları olur. Bak tek başına sıkıntılı anlar yaşıyorsun" derlerdi. Babam hiç birini, çok ağır çalışma koşulları olmasına rağmen dikkate almadı. Kendi duyguları ve yargıları ile hareket etti. Belki çok fazla zorluk çekti ama bizlerin okuyup meslek sahibi olmamız için kararlı duruşundan vazgeçmedi.

Söylenenler karşısında her daim verdiği cevap; "umuda ve cesarete ihtiyacımız var. Umudu kimse bize vermez, kendimiz yaratacağız. Cesareti kendi benliğimizde bulacağız. Çocuklarımın okuması için var gücümle çalışacağım. Söylenenlerin, şunu yap bunu yap diye icazet verenlerin hiç biri umurumda değil. Önemli olan çocuklarımın, benim gibi çok zor ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmemesidir" olmuştur.

Geleceği şekillendirecek olan da babamın bu düşüncesidir.

Yetişme, yönlendirme ve bilinçli hareket etme ayakta kalmanın en önemli üçlü sac ayağıdır. Kısacası yol haritasında, doğru bilinenden vazgeçmemektir.

6 Mayıs 2021 Perşembe

ÖNCE KENDİN OL


 Bütün yaşamını "beni beğenecekler mi?"

"Beni seviyor mu?"
"Rahatsız eder miyim?" kaygısı üzerine kuruyorsan, bil ki sonun hüsran.
Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o "mükemmel kaleyi yerle bir edebilir.
Ölüm ilanını kaleme alacağına azat et kendini.
Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev.
Eleştir ki onun için "özel biri" olabilesin.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce.
Yaptıklarını kimseye beğendirmek zorunda değilsin.
Herkes kendi doğru bildiği yoldan gider.
Önce kendin ol.
Bırakacağın ayak izinden vazgeçme.
Bu dünyada ne yaparsan yap.
Çalış çabala.
Çıkarına dokunduğun an kimseye yaranamazsın..
Yol haritanda yaşayacağın zorlukları, acıları göze al..
Dostoyevski'nin dediği gibi, "Büyük insanlar şu dünyada büyük acılar çekmek zorundadırlar.."

2 Nisan 2021 Cuma

WUHAN VİRÜSÜ ...


Bakın bu görsel Fox tv haberde yer aldı.

Sağlık Bakanı ne diyor, Wuhan'dan dünyaya yayılan virüsü kastederek ,"toplum yeterince gündemine almıyor".
Bu bir bakıma doğru tespit.
Lakin, parti kongrelerinin kalabalık ortamına olur verenleri de unutmamak lazım.
Her neyse, o kendilerinin bileceği bir durum.
Aşağı yukarı yaklaşık bir senedir, coronavirüs salgını nedeniyle dışarıya zorunlu olmadıkça çıkmadım.
Bunun sonucu belli.
Diz ve sırt ağrısı.
Bugün, hava serin.
Maskeyi kaptığım gibi, tenha sokak aralarında az da olsa yürüdüm.
Bir ara yolum caddeye çıktı.
Gözlem yapmak için, İstanbul sokaklarında bir on dakika yeterli aslında.
Caddeye bakan yerde müdavimleri eksik olmayan bir kahvehane var.
Gerçi ben asla kahvehane ortamına girmem, girenin yanında da pek durmam.
Çünkü, virüs olmasa da o ortamın kesif sigara dumanına maruz kalmayı doğru bulmam.
Bu benim düşüncem.
Lakin,
Herkesin düşüncesi farklı.
Giden gider.
Yetkililer açıkladı.
-Kahvehanelere girişler "hes kodu" ile olacak.
-Bir masada iki kişiden fazlası olmayacak.
-Maske, mesafe kuralına uyulacak.
-Sigara içilmeyecek.
Bu açıklamalara vatandaş uyuyor mu uymuyor mu?
Denetim nasıl yapılıyor?
Caddedeki o kahvehanenin camlarından gördüğüm kadarıyla, kurallara uyan ya yok, ya da çok az.
Orta yaşlı insanlar içeride masaların etrafına dizilmiş.
Maskeler çene altında istirahatte.
Sohbetin belli ki en koyusuna dalmışlar.
Sigara ellerinde.
Dumanını etrafa savurmakta sorun görmüyor olmalılar.
Bu durumu görünce insan bir an durup düşünüyor.
Bu insanlar, ya açıklamaları dinlemiyorlar, ya da umurlarında değil.
Veya idrak etme sorunu var.
Oysa ki,
Her gün virüse yakalananların sayısı ülke genelinde giderek artıyor.
Sayı kırk bine dayandı.
Hayatını kaybedenler var.
Virüs nedeniyle işini kaybedenler var.
Vatandaş sabah ,
Evden çıkıyor.
Kahvehaneye gidiyor.
O ortamda kaldığı sürede belki de virüsü kapacak.
Akşam,
Eve döndüğünde o virüsü evde bulunan aile fertlerine olasılıkla bulaştıracak.
Ateşi 39 .a çıkıp nefes almakta sıkıntı başladığında....
Ne diyelim
Söylenecek tek söz kalıyor.
"Geçmiş olsun. Acil şifalar dileriz".