12 Ağustos 2024 Pazartesi
HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM
15 Temmuz 2024 Pazartesi
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---4
Cemal amcanın evi genişçe bir
avludan ibaret, iki odalı bir gecekonduydu. Mutfak, banyo ve tuvalet iyi
sayılabilecek bir planlamayla yapılmıştı. Banyo kazanları yoktu. Alüminyum
güğümle bahçeye yakılan ateşte su ısıtılır, ısınan suyla banyo yapılırdı. Ateşi
yakmak, suyu ısıtmak kendi işiydi artık. Bu durum hiç hoşuna gitmiyordu.
Paylaşım yoktu. Yani evin işinin bir kısmını da Zehra kadın yapmıyordu. Ağır ve
zor işleri kendisine bırakıyor, yemek gibi görece daha basit işleri yapıyordu.
Bu durumda iyice bunalmıştı.
Aradan aylar geçmişti. Değişen bir
şey yoktu. Değişeceği de yoktu. Bu nedenle evde kalmak yerine çalışması
gerektiğine karar vermişti. Hiç olmazsa gündüzleri Zehra kadının sıkıcılığından
kurtulmuş olurdu. Komşularından bazı kadınların tekelde çalıştıklarını
duymuştu. Bunlardan biride Fadime’ydi. Alımlı ve insanı rahatlatan bir yüzü vardı. Kısa
kesilmiş siyah saçları ve kahverengi gözleriyle güzel bir kadındı Fadime. İnsana
da yakın ve içten davranıyordu. Yüzü güleçti. İster istemez yüzünün güleç
olması Özlem’e bir rahatlık vermişti. Söylemek istediğini çekinmeden
söyleyebilirdi.
Fadime’nin evde olduğu bir gün,
Zehra kadından habersiz, komşu evin büyük kızıyla yanına gitti. Fadime her
zamanki güler yüzü ile karşıladı onları, eve buyur etti. Evi ferah ve huzur
doluydu. Genişçe bir bahçe içerisine yapılmış tek katlı güzel bir binaydı.
Genişçe holünü geçtikten sonra oturma odasına girdiler. Koltuklar yeniydi.
Duvarlarda asılı tablolardaki manzara resimleri insana rahatlık veriyordu.
Küçük bir masa ve televizyonla odanın dekoru tamamlanmıştı.
Özlem kendi yaşadıklarını düşününce
ürperiyordu. Yaşadıklarını hak etmediğini biliyordu. Lakin şimdi bunları
düşünecek zaman değildi. Geçmişi düzeltmenin olanağı yoktu. Geçmiş geçmişte
kalmıştı. Fadime soru dolu bakışlarla Özlem’e bakıyordu. Geldiklerine göre
mutlaka bir söyleyecekleri vardı elbette. Özlem bunu fark edince, “cesur ol, sıkılganlığı
bırak” diye kendine söylendi içinden.
“Abla rahatsız ettik. Lakin senden
bir şey öğrenmek istiyorum” dedi.
Fadime gayet rahat “elbette
çekinmeyin, söylemek istediğinizi söyleyin “diyerek gülümsedi.
“Abla sen tekelde çalışıyormuşsun.
Bende çalışmak istiyorum. Yardımcı olabilir misin diye sormaya geldim.”
Fadime her zamanki mütevazılığiyle
“elbette” dedi. “Yarın tekel müdürlüğüne bir sorayım. Yeni işçi alıyorlar mı?
Eğer alıyorlarsa seni almaları için ricada bulunurum.”
Özlem büyük bir mutlulukla
“inşallah abla” dedi.
“Bize müsaade, kalkalım artık.
Zehra kadın daha fazla yokluğumu fark etmeden evde olmalıyım. Senden haber bekleyeceğim”
diyerek evden ayrıldılar.
Evdekiler gibi düşünemiyordu. Zehra
kadın için her şey normaldi. Cemal amca ise Özlem’in iç dünyasının farkında
bile değildi. Ona göre evin geçimi yerindeydi ve sıkıntı yoktu. Daha ne
olsundu. Yakup ise işi ile ev arasında gidip geliyor, kendisine söylenenleri
yapıyordu. Sanırsın beyninde düşünme merkezi çalışmıyor gibiydi. Kısacası evde
ayrı dünyaları yaşıyorlardı. Özlem bu durumu yadırgıyor, Yakup’un aptallık
derecesine varan hislerini kabullenemiyordu. Büyümek, çocukluğunu yitirmek
olmuştu. Nerede artık o çocuk yüreğinden taşıp bulutlarla bütünleşen sevgi?
Yıllar, çok şeyler alıyordu insandan, her zaman bir şeyler kazandırmıyordu
işte. İnsan zorlukları, sıkıntı ve acıları öğreniyordu. Bir de kendini korumayı
öğreniyordu. Yaşam çizgimiz belirlenirken sorulmamış bize. Mutlu mutsuz, acılı
ya da beklentisiz, şartlar ne olursa olsun, en sağlam ve doğru kararı
vermeliydi. Mücadeleden kaçmamalıydı.
Fadime’den gelecek habere göre
kararını Yakup’a söyleyecekti. O gece sık sık uyandı. Başında hafif bir ağrı
vardı. Vücudundaysa hissedilir bir ateş. Sabaha karşı ateşi yükselmişti. Arada
bir sayıklıyordu. Yakup ne yapacağını şaşırmış, elinde ıslak bezle yüzünü
siliyordu. Sabah gün ağarırken ateşi düşmüş, deliksiz bir uykuya dalmıştı. Gece
ateşi arttığında midesi de bulanmaya başlamıştı. Ateş içinde yanarken kendisini
lavaboya zor atıyordu. İyiye işaret değil diye düşündü. Sabah olunca doktora
gitmeye karar verdi. Yakup’un Çiğlide yazıhanesini bildiği bir doktor vardı.
Yakup o gün işe gitmeyecekti. İş yerini arayıp durumu bildirecekti. İşe
gitmemesini Özlem istemişti. Yakup’ta gönülsüz kabul etmek durumunda kalmıştı.
20 Haziran 2024 Perşembe
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---3
Huzursuzdu, gülümsediği anlarda
bile keder izleri vardı. Anacığının mahzun bakışları, küçük kardeşi hayalinde
belirmese, sılayı elinin tersiyle iter pek de sorun etmezdi kim bilir. Arada
bir nerden öğrendiğini hatırlamadığı sözcükleri mırıldanırdı:
“Sıla bir lokma ekmek, bir yudum su
Ve anamın gözlerinde dönmeyişimin korkusu”
Yakup yakın çevrede çalışıyordu o
sıralarda. Şevket de işe gidip geliyordu. Lakin Şevket evlenince arsanın bir
kenarına yaptığı eve taşınmıştı. Özlem ve Yakup hala Yakup’un baba evinde
birlikte kalıyordu. Özlem de geniş arsanın bir kenarına bir göz dam yapmasını
ve ayrı oturmalarını istiyordu Yakup’tan. Lakin kime diyorsun. Yakup’un
aldırdığı bile yoktu. Özlem evde fazla sorun çıkmasın diye üsteleyemiyor, içine
atıyor çoğunlukla susuyordu. Genç yaşta dönülmez ufkun arkasında kaybolup gitmişti
Özlem. Tek başına ne yapabilirdi. Hayatın onca zorluğu karşısında çaresizdi.
İşinin olmadığı anlarda Özlem yan
bahçede eğreti gecekondunun önünde duran genç kızlarla konuşmak istiyordu.
Kirpikleri yanaklarına düşmüş, suratları kırmızı, eski giysili çocuklarda onunla
konuşmanın telaşındalar. İçlerinden biri akıllı sözlerle budala insanları
taklit ediyordu. Bedenleri cılızdı. Seviyordu onların bu halini Özlem. Babaları
işçi, yoksul çocuklar da olsalar. Üstleri eski ve yırtık da olsa Özlemin
içindeki çocukluğu hatırlatıyor onlar. Lakin Zehra kadın onu bahçe kenarında
komşu gecekondunun çocuklarıyla konuşur görünce çok kızıyor, elinden tuttuğu
gibi eve sokuyordu. Kendisine arkadaş arıyorsa kendisi ne güne duruyor,
kendisiyle konuşsun. Bu durumda ne yapabilirdi Özlem, düş kurmak, hayale
dalmaktan başka?
Aradan geçen günlere rağmen yeni
evine alışmakta zorluk çekiyordu. Zehra kadının peşi sıra dolaşmasından
usanmıştı. Yaşadığı evde bir başkasının buyruğu altında yaşamak ona zor
geliyordu. Anacığı böyle miydi ya. Evde yapılacak işler konusunda kendi
kararını vermeye alışmıştı. Şimdi ise bahçeye çıkmasına bile razı değillerdi.
Komşu evin çocuklarıyla konuşması bile yasaklanıyordu. Tükenip bitmeyen bu
durum karşısında akşam eve gelen Yakup’a olan biteni anlatıyor, Yakup ise tek
kelime etmiyordu, ya da edemiyordu garip bir şekilde.
Huzursuzdu. Geceleri uyuyamıyor,
yüzü tarifsiz acılarla kırışıyordu. Eşine kaç kez söylemişti. Arsanın bir köşesine
bir göz dam yapalım, ayrı oturalım diye. Lakin dinleyen kim. Yakup babasının ve
ağabeyi Şevket’in emri altında yaşıyordu. Bunu iyice anlamıştı. Anlamıştı da bu
durumu bir türlü kabul edemiyordu. Yakup’un kazancını elinden almaya
alışmışlardı. Ayrı bir göz dam ev yapılmasına razı gelirler miydi hiç.
Yanağından aşağı süzülen
gözyaşlarını mendiliyle silerken düşünüyordu. Bir yandan da ağladığını
kimselerin görmesini istemiyordu. Özellikle de Zehra kadının onu ıslak mendili
elinde görmesini hiç istemiyordu. Kendisini babasından istedikleri zaman Zehra
kadın:
“Meryem bacı! Kızını hiç merak
etme. Senden sonra ikinci anası ben olacağım” demişti.
Demişti demesinde de aradan geçen
günlerde ikinci analığı güzel yapıyordu işte! Zehra kadından habersiz evin
bahçesine bile çıkamıyordu. Bu nasıl analıksa artık! Oysa anasının yerini
hiçbir kadının tutamayacağını biliyordu. Buna rağmen anasına söylenen “ikinci
anası ben olacağım” sözüne ses çıkarmamış susmuştu. Anası onsuz duramazdı.
Köyün içinde arkadaşlarına gitse yolunu gözler, gelince de saçını okşar “güzel
kızım neler yaptın” diye sorardı. O da anasına “merak etme iyiyim” der gönlünü
alırdı. Şimdi bunları ikinci anasından göremiyor, üstelik yapacağı şeyleri
buyuruyor, başında bekliyordu.
30 Mayıs 2024 Perşembe
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME--- 2
Köyünü daha şimdiden özlemeye
başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu.
Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye
başlamış aklına köyünü getirmişti.
Kayınpederi büyük sayılabilecek bir
arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac
gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal
amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre
daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin
görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.
Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer
köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı
işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek
alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki
kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış
dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup
işte böyle biriydi.
Arsanın her iki tarafı kabaca
alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi.
Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit
kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç
yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök
salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı
köşesi yeşermeye başlamıştı.
Etrafta da benzeri evler yapılmaya
başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim
yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak
sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı
biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı
vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz,
kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının
ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.
Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak
ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene
çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir
tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti.
Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.
Elleri kalçasında dolaşan Zehra
kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu.
Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye
başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da
aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor
eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça
düşler kurabiliyordu.
24 Mayıs 2024 Cuma
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1
Yirmi yaşındaki Yakup ile on
yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir. Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı
döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile
evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.
Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan
biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak
kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır.
Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel
işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde
de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.
Eşi ile arasındaki ayrımlar ve
çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem.
Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece
gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu
diyor.
Ardahan’ın en büyük köylerinden
birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve
kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile
birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz
Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.
Köyde okuyup büyümüştü, babası
liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul
sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem
şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir
tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.
Köyünün yaylası, çayır çimeni;
akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada.
Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda
hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak
kolay olmayacaktı.
Köy yaşamı bir başkaydı onun için.
Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada
insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz
bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından
akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir
yaşam kımıldanışı var.
Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri
söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından
tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi.
Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara
baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin
taş duvarlarına elini sürdü.
Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in
gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye
düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum,
Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu.
Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç
bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs
terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.
15 Mayıs 2024 Çarşamba
YAŞAM ATEŞİNİ ÖLÜM SÖNDÜRDÜ
Öğrencilerin her biri bir çiçekti Sinan
için. Küçük ve çelimsiz olanlar daha bir ilgiye muhtaçtılar. Kar bir yana,
yağmurlu havalarda sabah iliklerine kadar ıslanarak okula gelirlerdi. Islanmış
ceketlerini üşümemeleri için çıkarttırırdı öğretmenler. Sobanın etrafına
kuruması için bırakır derse dalarlardı çoğu zaman.
İçlerinden
Hasan hatırladığı kadarıyla, çelimsiz ve ürkek bir çocuktu. Fakir bir ailenin
umut bağladığı tek çocukları idi. Öğrenciler için okulun çok özel bir yeri
vardır. Kıpır kıpır bir sevinç, yazan kalemin durdurulamaz bir heyecanı, onlar
için her yer okul kokar. İyi bir yaşama kavuşma beklentisi. Onlar için bir
tutku ve haklı bir gelecek özlemidir.
Çıldır
Gölü’nün kıyısında gölü takip
ederek gelirdi arkadaşları ile. Kimi zaman yolu kısaltmak için buz tutan gölde
kestirmeden okulun yolunu tutarlardı.
Hasan kendi iç dünyasında suskun,
güzel gözlü, güleç, kumral, çalışkan, ince yapılı biriydi. Temiz ama yıkana
yıkana solmuş giysilerini fark etmezdiniz…
Yine o gün kar yağıyordu. Geç geldi
öğrencileri. Anlatın dedi öğretmenler.
Anlattıklarına göre sabah erkenden
yola çıkmışlardı. Ayazdan korunmak için birbirlerine sokularak yürüyorlardı.
Hasan rüzgârın etkisinden olacak arkalarda kalmıştı. Arkadaşlarına yetişmek
için adımlarını hızlandırdığı oluyordu. Ama çok geçmedi tipi başladı. Yağan kar
fırtınaya dönüşmüştü. Etraf acımasız doğa koşullarının hâkimiyeti altında idi.
Bir süre sonra Hasan’ın yanlarında
olmadığını fark ettiler. Okula da iyice yaklaşmışlardı. Dönüp Hasan’ı aramakta
ikirciklendiler önceleri. Sonra birbirlerinin yüzüne baktılar sessizce.
Çantaları ellerinde geldikleri yöne döndüler. Bir süre sonra Hasan’ın beyaz
örtü içinde yığılıp kaldığı yere ulaştılar. Hasan elinde sıkı sıkıya tuttuğu
çantası ile kalakalmıştı öylece. Geç kalsalar donmuş bir Hasan’la
karşılaşabilirlerdi kuşkusuz. Düşünmeden Hasan’ı kucakladılar. Hasan ise
çantasını bırakmıyordu. Yarı baygın haldeydi. Güç bela götürdüler köylerine. Ne
var ki hem Hasan hem de kendileri soğuktan ve tipiden oldukça etkilenmişlerdi.
Gözleri yaşararak anlattılar çektikleri zorluğu.
Fakirlik bir yandan; kar ve tipi
diğer yandan. Kar ve tipi günlerce dinmedi. Uzun süre okula gelmedi Hasan.
Sorduğumuzda hep “hasta yatıyor”
cevabını almıştık arkadaşlarından. Durmadan öksürüyor dediler Hasan için. Anlamıştık zatürre olduğunu.
13-14 yaşlarında bir genç çocuk.
Kaderine terk edilmiş topraklarda yaşam mücadelesi verdi günlerce. Kar ve tipinin
dinmesini bekledi umutsuzca. Başları yere eğik, çaresizliğin “yüzlerinde şark çıbanı kadar derin izler
bıraktığı” insanlar. Ve sonra sonsuzluğun son voltasının kahpece yakaladığı
bir yaşam.
O yıl mazlumlara mezar arayan
topraklarda kar ve tipi hiç dinmedi… Yaşam ateşini ölüm söndürdü… Ya bedenlerdeki
yangını?
10 Mayıs 2024 Cuma
MEHMET AMCA 'DAN DİNLEYELİM... GENÇLİK...
Mehmet amca yılların ağır yükünü
omuzlarında taşımış biriydi. Feleğin artılarına pek rast gelmediğini söylerdi.
Kızı Zeynep’i büyütmüş, çalışmış çabalamıştı kendince. Kim bilir başka daha
hangi zorlu işlerin üstesinden gelmişti, pek anlatmazdı. Nasırlı elleri ve
bronzlaşmış kavruk yüzündeki derin çizgiler geçmişin tanıklığını yapıyordu.
“Gençlik
nasıl bir duygu”
diye sorduğunda Sinan.
“Hocam” diye başlardı, böyle hitap etmeye
alışmıştı.
“Hocam,
gençlik taze filiz açmış bahar dalı gibidir. Pırıl pırıl, taze ve yıpranmamış
renkleriyle göz kamaştırır. Yüreğin kuş gibi hafiftir. Pek bir şey düşünmek
istemezsin, sonsuza dek öyle kalacak sanırsın. Ama bahar çabuk geçer, taze
yaprakların, dalların suyu çabuk çekilir, çiçekler çabuk solar. Taze olan sararır,
buruşur, geriye kuru bir dal bir yaprak kalır” diye bildiğini, düşündüğünü
söylerdi.
“Yani
şunu mu anlamalıyız; gençliğin kıymetini bilmek lazım.”
Görmüş, geçirmiş, çalışmış,
yorulmuş Mehmet amca “evet” anlamında
başını sallardı.
“Tam
da söylemek istediğim bu. Gençliğinin kıymetini bilmeyen bir insan,
yaşlılığında tutunacak dalı hazırlamakta zorlanır. Asırlık bir çınarın kökleri
nasıl ki damar damar, saçak saçak sararsa toprağı; gençlikte de gelecek için
toprağı damar damar, saçak saçak işlemeli insan. Gününe, geçmişine sahip
çıkmalı, geleceğine yön vermeli.”
“Peki,
o halde, gençlik konusunda yerleşik düşünce nedir?”
“Hayat
şartları toplumu zorluyor. Toplum artık gençliğini düşünecek vakit bulamıyor.
Günü kurtarmanın peşinde. İşsizlik, topraksızlık, susuzluk insanların belini
gençlikte büker oldu. Bak Recep’e genç yaşta solmaya başladı. Niye? Hayat
şartları zorluyor. Gelecek kaygısı genç filizleri çabuk yıpratıyor.”
“Göç
olgusu kasabada yaşanan bir gerçek. Bu konuda da işsizliğin etkili olduğu
biliniyor. Genç yaşta gurbete çıkanların bir kısmı gittikleri yerlerde ya günü
birlik işlerde, inşaatlar da geçici iş bulup çalışıyorlar ya da kapıcılık gibi
kira, elektrik, su giderleri olmayan işlere kapağı atma peşindeler.”
“Doğru
dersin Hocam. Şehirlerin varoşlarında gidenlerin gençliği kaybolup gidiyor.
Onların durumu daha zor. Geri de dönme olanakları yok. Kendileri dönmek
isteseler, çocukları istemiyor. Tam bir çıkmaz sokaktalar.”
Kimi kravatlıların, ütülü
pantolonluların anlayamadıkları, anlayamayacakları bir olgunluktaydı Mehmet
amca. Onunla konuşmak insanın ufkunu açıyor, bilincini aydınlatıyordu.
Yaltaklanmak, küçültücü davranışlarda bulunmak, sıradanlığı kabul etmek
saygınlığını kaybetmek, onun kabullenmeyeceği bir durumdu.
Topluma kendi bildiğini kabul
ettirmeye çalışanların, dediğim dedik düşüncesinde olanların aksine insanların
gelecekleri için, hayatlarının idamesi için mücadele etmeleri; gurbette de
olsa, köyünde de olsa çağdaşlığa yoğunlaşmaları gerektiğine inanıyor,
inanılması gerektiğini vurguluyordu.
“Değişime
ve bunun sonuçlarına hazırlanmalı insan. Hayatta sorunlar da var, değişimlerde.
Farklı düşüncelere tahammül etmeli insan. Sosyal yaşam artık bunu gerektiriyor.
İnsanlar birbirlerini ötelememeli, yardımlaşmalı. Karanlıklara teslim olmamalı,
çocuklarımıza ve gençlerimize güvenmeli, onlara saygı duymalı.”
Üzüm bağlarının hafif rüzgârda
yaprak ve dalları birbirine vururken düşüncelerini aktarırdı. Konuşmalarını
kendine has ve özgün anlatımıyla dinlemek insanı yormazdı. Anlatımlarından,
tanık olduğu olaylardan, cumhuriyete ve Atatürk’e olan bağlılığından söz
açıldığında güneş ışıklarının etkisini kaybetmekte olduğu geç fark edilirdi.
6 Mayıs 2024 Pazartesi
İSTANBUL'DA YAŞAM --4
İçlerinden emekli olanlar aldıkları üç beş
kuruş emekli maaşını oğluna kızına veriyor, evin geçimine karınca kararınca
katkıda
bulunuyordu. Emekli olmayanlar ise boynu bükük oğlunun kızının eline bakıyordu.
Ne acı bir durumdu bu. Yıllar yılı çalış
çabala yaşlılık belini bükünce bir kenarda sessizce otur. Yaşlıların ikide bir
laf arasında "ah gençlik!"
demelerinin altında yatan gerçek yaşlanınca kendilerine gençlikte olduğu gibi
söz hakkı verilmemesiydi. Yüzlerindeki çizgilerin konuştukça derinleşmesi,
başlarını önlerine eğerek iç çekişleri başka nasıl açıklanabilirdi ki.
Köylerinde,
kasabalarında ve hatta kente ilk göç ettikleri yıllarda, bu kadar sıkıntı
çekmediklerini söylerlerdi sıklıkla. Hele şu bir iki yıldır sıkıntılarının
iyice arttığından şikâyetçiydiler. Çoğu bin bir umutla geldikleri kentte
çocuklarının iş bulamadığından yakınır, ailenin geçiminin emekli maaşlarına
baktığını söylerdi. Emekli maaşları da zaten yeterli değildi. Kıt kanaat
geçinmelerine ancak yetiyordu. Şehirde bir yerden bir yere gidip gelmek kolay
değildi. Yol parası bütçelerini zorlar duruma gelmişti. Yiyeceklerini,
giysilerini mahalle pazarından alıyorlar, ucuz sebze ve meyvelere, gıdalara
yöneliyorlardı. Alışveriş merkezlerine gitmek, çarşı pazar gezip zaman geçirmek
onlara göre değildi. Sokak aralarında akşam pazarın dağılma saatlerinde
ellerinde pazar arabaları ile pazara gidenleri görmek sıradandı. Pazardan arta
kalanları ucuzca almaya alışmışlardı. Bazılarının da kirada oturan çocukları
kirayı karşılayamadıkları için yanlarına taşınmış, zaten dar olan evlerinde
aynı odada yatar kalkar olmuşlardı.
Her
biri ayrı bir hikâyenin, ayrı bir sorunun kahramanıydılar… Hikâyelerinin ipuçları
ise konuşmalarında saklıydı.
Mahallenin
renkli simalarından Tokatlı memur emeklisi Recep Amcanın oğlu çoktan babasının
yanında soluğu almıştı. Evin içine sığmayan eşyalar mutfak balkonuna yerleştirilmiş,
rutubetten etkilenmemesi için balkon taksitle pimapenciye kapattırılmıştı. Yine
de bir kısım eşya haraç mezat eskiciye satılmıştı. Bu durumu kabullenemeyen
gelin ise soluğu baba evinde almış, tüm yalvarma ve çabalara rağmen açtığı dava
boşanma ile sonuçlanmıştı. İki çocuğundan kız olanı kendi yanında oğlan ise
babasının yanında kalmıştı. Krizin ağır yükünü Recep amca ve çocukları
şimdilerde içlerine sindirmeye çalışmakla meşguller. Emekli maaşı ile geçimini
sağlamaya çalışan Recep amca artık oğlu ve torununun da karnını doyurmak
zorundaydı.
Evlerinde
Doğalgaz sistemi ve kombi olmasına rağmen geçen kış odun yakmışlardı. Emekli
diye bedava dağıtılan kömürden de alamamıştı. Recep amca bu yıl da soğuklar
bastırmadan inşaatlardan el arabası ile odun kırıntısı toplamaya başlamıştı.
Apartmanda çoktandır Recep amcanın yüzünde bir
gülümsemeye tanık olan olduğunu sanmıyorum. En azından güler yüzüne alıştığımız
Recep amcanın gülümseyişine son zamanlarda ben rastlamadım.
Şu sıralar Recep amcanın evinde tam 6 nüfus
emekli maaşına bakıyor.
Zaman zaman Recep amca beni çay içmeye
davet ediyor. Bu nedenle olan bitenlere yakından tanık oluyorum.
Berat yedi sekiz yaşlarında sevimli bir
çocuk. Recep amcanın torunu. Babası ise işsiz. İş arıyor ama… Kapıların yüzüne
kapandığını söylüyor…
4 Mayıs 2024 Cumartesi
İSTANBUL'DA YAŞAM --- 3
Gürültücü
çocukların canhıraş bağırışları, mahalle sakinlerinin soluk aldığı parklarda kulakları
tırmalar.
Sohbetlerinde
geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmaz.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci”
yaklaşımlarla yapılır.
Anadolu'nun
yoksul ve ücra köşelerinden, karlı dağların vadilerinden kopup gelmişler.
Mehmet, Mustafa, Ömer, Satılmış amcalar ve diğerleri. Zamanlarının büyük
bölümünü parklarda geçiriyorlar. Yaşlı kadınlar, küçük torunlarına, bütün gün,
anne babaları işten gelene kadar bakıyor. Onlara, bildikleri türküleri
söylüyor, masallar anlatıyorlar. Çocuklar doğdukları andan itibaren aile
büyüklerinin öğrettiği kültürle yetişiyorlar.
Yaşları
60'ın üstünde olan bu insanlar, toplumsal refahın ve toplum düzeninin ne denli önemli
olduğu konusunda akıl ve mantık yürütüyor, karşılıklı tartışıyorlar. Parklar
Hyde Park olmasa da gününü parklarda geçirenlerce bu tartışmalar
içselleştirilmiş.
Zaman
ve mekân değişikliklerinin yanısıra, geçen yıllar boyunca radikal
değişikliklerin yaşanmasına da şahit olmuşlar. İletişim ağındaki hızlı değişim
bunlardan biri. Toplumun kutuplaşması ise diğer bir değişiklik.
Parklarda
sorulacak "Nerelisin?"
sorusunun cevabı Erzurum, Gümüşhane, Sivas, Kastamonu, Çankırı, Diyarbakır’dır.
Kırsal
kesimden kente aktıklarında yabancı oldukları bir kültür dünyası, farklı bir
yaşam tarzı karşılamış onları. Taşradan kopup gelmenin yeni adı varoşlardır
onlar için. Fukaralıktan kurtulmanın adıdır ilk başlarda derme çatma
gecekondular!
Fukaralık
bu ya, yakasını bir kaptıran bir daha kurtaramıyor. Şehirde de sıkıca yapışmış yakalarına.
Ata yurdunu arar olsalar da geriye döndüklerinde ne başlarını sokacakları bir
ev kalmış, ne de işleyecekleri toprak. Evleri yıkılmış, tarlaları satılmış
zamanında, bir göz gecekondu için.
Bu
döngüye uzun yıllar kaldığım Ankara’da ve son iki senedir de İstanbul’da şahit
oldum.
Öğretmen
olduğumu bildikleri için oturdukları parka gittiğimde beni her daim gülerek
karşılar, "Gel hele hocam gel. Bu Dr.
Ali yine 'dediğim dedik’ diyor da başka bir şey demiyor'" diye
takılırlardı. Dr. Ali dedikleri Sivaslı Hacı Ali amcaydı. Zamanında köylerde
elinde pense dişçilik yaptığından Dr. Ali diye çağrılır olmuştu.
Dr.
Ali serzenişe itiraz eder "yok be
hoca inanma bunlar ağız birliği yapıyorlar böyle. Doğruyu söyleyince işlerine
gelmiyor bu ihtiyarların" diye cevabı yapıştırırdı.
Gülerek
yanlarına selam verip yaklaşır "yine
tartıştınız anlaşılan" diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışırdım. Tel
çerçeveli gözlük takan ve yakası düğmeli mavi bir gömlek giyen 75 yaşındaki Çankırılı
Satılmış amca gülerek ayağa fırlar “hocam
gel, bunların tartışmadığı gün mü var?” diyerek bana yer gösterirdi. İlkokuldan
sonra okuyamamış olsa da asırlık çınarın bu davranışı hem içtenliğinin hem de
aldığı "yâran” kültürünün bir
sonucuydu.
Yıllar
önce köyden kente göç etmişler. Bir kısmı yaşlılığın verdiği yorgunlukla mecburen
oğlunun kızının yanına sığınmış.
2 Mayıs 2024 Perşembe
İNSANI ANLAMAK
İnsanların geleneksel yaşamı zorlu evet ama bugün
insanları zorlayan güç koşullar insan yaşamını daha da zorlu hale getiriyor.
Zorlukları anlamak için insanı anlamak lazım.
İnsanı anlamak için geçmişi ve bugünü anlamak lazım.
Geçmişi ve bugünü anlamak içinse elinde doğru ve
gerekli bilgi olmalı. Eğer gerekli ve doğru bilgi yoksa, gerekli ve doğru
bilgiye ulaşılamıyorsa o zaman verilecek kararlarda sonuçlar daima hatalı
çıkacaktır.
Peki doğru ve gerekli bilgiyi nasıl elde edeceğiz.
Bunun cevabı, geçmişi iyi anlamaktan geçer.
İnsanlar geçmişte neler yapmış, neden yapmış anlamak
için çok çaba sarf etmek gerekir.
Geçmişi iyi anlamayan, geçmişte yapılan hata ve
doğruları sorgulamayan insan bütüne varmak için gerekli ve doğru bilgiyi asla
bir araya getiremez. Ve bunun sonucu da insanlığın bugün içinde bulunduğu
zorlukların çığırını açar.
Bunu yapacağımıza, bir araya gelip sorunlara çözüm
arayacağımıza, insanların gelecekte daha mutlu ve sorunsuz yaşaması için çaba
sarf edeceğimize, ne yapıyoruz, oturup bilgi sahibi olmadan etrafımıza bilgi
dağıtmayla uğraşıyoruz.
Ahkâm kesip ver yansın ediyoruz.
Bir bilen olup etrafımızda doğruyu bilenleri dikkate
almıyoruz.
Oturup birbirimizi dinleme gereğini dahi
hissetmiyoruz.
Birkaç cümle ile kendimizi anlatmaya çabalıyoruz
lakin onu da yeterince beceremiyoruz.
Tek bir kitap okumadan cümleleri art arda
sıralıyoruz.
Zorlukların üstesinde sadece kendimiz için gelmek
istiyoruz.
Başkalarına acı veren şeyleri dikkate dahi
almıyoruz.
Ve işin tuhaf olan yanı ise yaptıklarımızı normal
karşılıyoruz.









