15 Eylül 2024 Pazar

HAYAT ACIMASIZDIR


Bir beyaz saçın içinde, karşılaştığımız çok insan vardır.

Hayatımıza yön veren anılarımız ve olaylar vardır.
Şahit olduğumuz adalet ve adaletsizlikler vardır.
Mutluluklar ve acılar vardır.
Kaybettiklerimiz vardır.
Çocukluğumuz, gençliğimiz vardır...
Bu bağlamda, halk arasında bilinen şu sözü unutma, "kendine ağır geleni başkasına yapma"...
Sonu belli olmayan bir yoldur hayat.
Neyin ne zaman nerede karşına çıkacağını bilemezsin.
Öyle bir an gelir ki, bir şeyler alır götürür senden engel olamazsın.
Bazen hayatın getirdiklerinden kaçmak istesen de kaçamazsın...
Yapman gereken "seçme ve karar verme hakkını doğru kullanman" olmalıdır...
Gidilen yolun iki yanında dikenler var diye o yolun özelliği değişmez.
Yolcu yoluna gider.
Dikenler de kötülükleriyle baş başa kalır.
Yürünen yolda hayalperest olmaya da gerek yok. Bütün gün, bütün hafta, bütün yıl, gerçekle hayali karıştırmamak lazım...
Dikenler bir yana, gidilen yolda, gidenin yol haritasında yükümlülükleri devam eder,
hayata, kendisine, çevresine, ailesine karşı.
Gün gelir ellerinde nasır, alnında çizgilerle kavruk yüzünde mutluluk duygusu kendisini ele verir.
Hayat acımasızdır, çile, acı, huzur yan yana gelmez bir türlü.
Dikenlerden koruduğumuz insanları gün gelir kaybedersiniz.
Bu size vurulan en acımasız darbedir.
O acımasız darbe sizi düşündürür "neden buradayım" diye...

11 Eylül 2024 Çarşamba

ÇOCUKLARIMIZ

 

Çocuklar. Yarının büyükleri, geleceğimiz, göz nuru çocuklarımız. Hiç biri dünyaya gelmek için sormadılar. Nazlı bir çiçek gibi doğdular bu dünyaya. Her yerde, her ücra köşede, uçsuz bucaksız bozkırda, bir vadi yamacında, metropolde, bir ormanın kuytu köşesinde yarınların başlangıcı oldular...
Öldürülen, istismara uğrayan, dilendirilen, küçük yaşta çöp arabasıyla köşe bucak çöp toplayan, şiddet gören çocuklar...
Vay yavrum vay çocuğum...
Bugün Narin, yarın bir başkası...
Yüreğimize ateş düşüren...
Ölümler, acılar, cinayetler...
Hak, hukuk, özgürlük...
Onların hakkı değil mi?
Bazen söz hükmünü yitirir
Günlerce, aylarca, yıllarca
Belki bir ömür
İzi kalır zamansız gidişlerin...
İnsanların duyguları bu denli körelmemeli, duygusal bir kopuş yaşanmamalı, vicdanlar kara toprağa gömülmemeli...
Nasırlaşmış yüreklere ihtiyacımız yok...
Oğullarımızın, kızlarımızın, evlatlarımızın geleceği her şeyden önemlidir.


10 Eylül 2024 Salı

YAŞANANLAR YENİ BİR ŞEY DEĞİL


 

Yaşananları akıl süzgeciyle tartan Recep zayıf karakterli insanların yönetilebilir olduğunu düşünüyordu. Kısık bir sesle:

“Vicdanların sustuğu yerde, adaleti sağlamak kolay değildir. İyilik iyiliği getirir. Kötülük kötülüğü. Doğru doğruyu getirir, yanlışta yanlışı. Lakin kötülükten ve yanlıştan uzak durmak için iyilerle ve doğrularla birlikte olmak gerekir!”

“Bunca yaşanmışlıkları gözlemliyoruz, okuyoruz, duyuyoruz. İyi ve doğruyu ayıklayıp benimsemek kolay değildir. İnsanın erdemli ve onurlu olması gerekir.” diye söylendi Altay.

Gözlerini sıra sıra duran çınar ve meşe ağaçlarına; dalları akşamın alaca karanlığına bürünmeye başlayan, etrafına güzel kokular saçan akasya ağaçlarının uzayan gölgesine bakarak ağır aksak konuştu Mehmet amca:

“On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır. Lakin insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda paylaşım esastı. Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı. Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu. Şimdi bile Afrika’nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halk ve Amazon ormanlarında yaşayan toplumlar, Hint Okyanusunun kimi adalarında modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur. Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir. Modern toplumlarda ‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı işte var olan sorunlar o zaman başladı. İlkel toplumlarda ne zamanki paylaşım azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladı işte tam da o andan itibaren sorunlar giderek artmaya başladı. Yaşananlar yeni bir şey değil. Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir.”

Doğru söylüyordu Mehmet amca. Doğrusu insan farklı anlayışları düşünmekten kendini alamıyor.

NOT: Yazmakta olduğum "Bozkırda Akan Irmak "  çalışmamdan bir bölüm //Sayfa/:188


4 Eylül 2024 Çarşamba

O İNCE ÇİZGİDE


 

Penceremden o vakitsiz karanlığı seyrediyorum,

Göğsümün sol yanında ağır bir sızı.

 Taa uzaklarda utanılası, ağlanası bir sefalet.

 Uzansam tutuverecekmişim gibi

Öfkeyle karışık bir hüzün

Kahrolası bir acı.

 Yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi.

 Yağmurlu bir günün içinde

Dağlarla çevrili dört duvar arasında

Güneşe doğru

Serçelerin havalanışı

Sanki bir öfke yangını.

 Gözlerim

Solgun, çaresiz ve hüzünlü

Yüreğimdeki aşk

Sanki dumanlı bir hatıra.

 Güneş,

Doğmadan titrek sahillere henüz,

İnerken uzaklardan uçurumdan aşağı

Kaybetme gözlerindeki ışık dalgasını

Bir gün yıldızlara ulaşacak,

Zalim yüreklere inat.

31 Ağustos 2024 Cumartesi

ŞAŞIRMAMAK ELDE DEĞİL


 

Öyle bir noktadayız ki, herkes kendisinin doğru diğerinin yanlış düşündüğü garabetten kurtulamıyor.
Yaşanan olayların, yazılıp çizilenlerin, yapılan yorumların, ileri sürülen düşüncelerin doğru olup olmadığını sorgulamayı , araştırıp gerçeği öğrenmeyi düşünme gereğini duymadan balıklama atlıyor.
Sonrası gelsin yalan yanlış haberler, ötekileştirmeler, hakarete varan sözler.
İnsan düşünüyor bu duruma bu toplum nasıl geldi?
Bunun mutlaka sosyolojik bir açıklaması olmalı...
Farklı düşüncede olanlar birbirlerini anlamak yerine "hadi ordan" demeyi seçiyor...
İnsan zaman zaman geri çekilip izlemeli hem toplum yaşamını,
hem yakın çevreyi.
Çünkü,
yaşam bizi sınar;
söylediklerimiz ve sustuklarımızla...
"Dinlemeyi ve anlamayı da bilmiyoruz" maalesef. "Dinlemeyi ve anlamayı "çoktan unuttuk.
Sosyal Medya dediğimiz platformlar , yazılı ve görsel basını çoktan bertaraf etmiş durumda.
Tüm dünyada bu böyle.
Teknolojinin önüne de geçmek olanaksız.
Her yetişkinin elinde ve hatta çocukların elinde akıllı telefonlar ve tabletler var.
Sabah kalktığımızda ilk yaptıklarımız arasına girmiş durumda sosyal medyaya göz atmak.
Özellikle Facebook,
Twitter gibi alanlarda yazılanların bir kısmı insanı dumura uğratır şekilde,
yalan yanlış,
gerçekle alakası olmayan paylaşımlarla dolu.
Doğru olmadığını düşündüğünüz ve hatta bildiğiniz bir konuda yazılana müdahale edip doğrusunu yazmaya çalıştığınızda "bırakın anlamayı dinlemeyi ya okkalı bir küfürle, hakaretle karşılaşıyorsunuz ya da engelleniyorsunuz."

Fuzuli'nin dediği gibi "söz söylemek irfan ister, anlamak insan"

KUYTULARDA ZAMAN GEÇİRMEK


 Kuytularda...

Bir yandan umarsız, boş gözlerle etrafı izleyenler, bir yandan etrafındaki insan davranışlarını gözlerken, düşünen beyinler.
Ki, artık düşünmek için zaman ayıranların azaldığı bir zaman dilimindeyiz.
İnsanlar meydanlarda boş gözlerle zamanı kovalıyor artık.
Diğer yandan çığırtkanların tiz sesleri, perona yaklaşan trenin çıkardığı o sese benzer nidalarıyla, bencilce etrafı çınlatmaları.
Sokak satıcılarının pervasızlığına karışan işsiz vatandaşın varlığı.
Elinde babadan kalma tespihi ile sıcağın altında varlığını sürdürmeye çalışan emekliler.
Sokakların kuytularında kafelerde okey taşlarını masaya yayanlar...
Hayat acımasızca balyozunu indirdirdikçe indiriyor... Çoğumuz farkında değiliz.
Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler...
Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür ...
Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken...
En ucuz şey zaman artık.
Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman...
Gün içinde tek tek seslerin ayırtedilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.
Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.
Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.
Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .
Yaşadıklarımız budur sadece.
Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.
Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan...
Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin...

22 Ağustos 2024 Perşembe

DE BAKALIM HASO, AĞA OLURSAN NE YAPARSIN?


 

Hayal gücü, birilerinin yaşam mücadelesinde farkında olmadan yaşadığı algı yanılsamasıdır desek yanılmış olur muyuz?  

Herkes hayal gücünden etkilenir.

Fakat bazılarımız serseme döner.

Gerçeği saklamak ve yalan söylemek kimi zaman yapılan bir bencillik olsa gerek.

Oysaki adalet insanın içindedir.

Yeter ki onu haksızlıkları gidermek için kullanalım.

Haksızlık yapmak için değil.

Sormuşlar:

"De bakalım Haso, ağa olursan ne yaparsın?"

Düşünmüş Haso, kafasını kaşımış, gene düşünmüş ve sonunda:

"Soğanın cücüğünü yerim demiş."

İnsanların toprak kadar üretken olduğu ancak rüzgârın vurup yelin üfürdüğü, yağmurun damla damla erittiği bir coğrafyayı düşünün.

İşte böyle bir coğrafyada dağın kayalık yamacına yapışmış olan toprak evlerin vadinin üretken toprağına bakışında ve akşamın alacakaranlığının kehribar rengi ışığında sorulan soruları Haso duygularını gizlemeden telaşsızca böyle cevaplıyor.

Haso’nun ki hayal gücüne dayanan bir anlayıştı.

Çünkü Haso’da biliyordu ki ağa olamazdı.

Dahası ağalıkta acımasızlık vardı.

Haso acımasızda olamazdı.

Haso’nun yüreğinde istese de kimsenin el süremeyeceği kimsenin çiğneyemeyeceği bir insanlık anlayışı vardı.

Hoş Haso’nun aklı soğanın cücüğünden öte geçmiyor.

Ya diğer Haso’ların aklı nereye kadar varıyor?

13 Ağustos 2024 Salı

GÜNÜN GETİRDİĞİ


 

Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için.
Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından.
O sabah kalkmadı bir türlü.
Belki de kalkamadı.
Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı.
O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu.
Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi.
Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu.
Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı.
Bir süre sonra ağır ağır kalktı.
İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi.
İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle.
Oysaki Ağustos güneşinin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı.
Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu.
Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu.
Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti.
Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı.
Bilgisayarı açtı.
Kısa bir not yazdı.
Yüreği yağmur yüklü idi.
Yüzü solgundu, titremesi artmıştı.
Geri döndü.
Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.

12 Ağustos 2024 Pazartesi

HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM


Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

NOT: Onüç yıl önce yazdığım bir yazı. Bir anı. Şimdilerde, hele ki İstanbul'da benzer durumu görmek olanaksız.
Yazıda anlatılan yer Ankara Sincan'da bir park.

15 Temmuz 2024 Pazartesi

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME---4


 

Cemal amcanın evi genişçe bir avludan ibaret, iki odalı bir gecekonduydu. Mutfak, banyo ve tuvalet iyi sayılabilecek bir planlamayla yapılmıştı. Banyo kazanları yoktu. Alüminyum güğümle bahçeye yakılan ateşte su ısıtılır, ısınan suyla banyo yapılırdı. Ateşi yakmak, suyu ısıtmak kendi işiydi artık. Bu durum hiç hoşuna gitmiyordu. Paylaşım yoktu. Yani evin işinin bir kısmını da Zehra kadın yapmıyordu. Ağır ve zor işleri kendisine bırakıyor, yemek gibi görece daha basit işleri yapıyordu. Bu durumda iyice bunalmıştı.

Aradan aylar geçmişti. Değişen bir şey yoktu. Değişeceği de yoktu. Bu nedenle evde kalmak yerine çalışması gerektiğine karar vermişti. Hiç olmazsa gündüzleri Zehra kadının sıkıcılığından kurtulmuş olurdu. Komşularından bazı kadınların tekelde çalıştıklarını duymuştu.  Bunlardan biride Fadime’ydi.  Alımlı ve insanı rahatlatan bir yüzü vardı. Kısa kesilmiş siyah saçları ve kahverengi gözleriyle güzel bir kadındı Fadime. İnsana da yakın ve içten davranıyordu. Yüzü güleçti. İster istemez yüzünün güleç olması Özlem’e bir rahatlık vermişti. Söylemek istediğini çekinmeden söyleyebilirdi.

Fadime’nin evde olduğu bir gün, Zehra kadından habersiz, komşu evin büyük kızıyla yanına gitti. Fadime her zamanki güler yüzü ile karşıladı onları, eve buyur etti. Evi ferah ve huzur doluydu. Genişçe bir bahçe içerisine yapılmış tek katlı güzel bir binaydı. Genişçe holünü geçtikten sonra oturma odasına girdiler. Koltuklar yeniydi. Duvarlarda asılı tablolardaki manzara resimleri insana rahatlık veriyordu. Küçük bir masa ve televizyonla odanın dekoru tamamlanmıştı.

Özlem kendi yaşadıklarını düşününce ürperiyordu. Yaşadıklarını hak etmediğini biliyordu. Lakin şimdi bunları düşünecek zaman değildi. Geçmişi düzeltmenin olanağı yoktu. Geçmiş geçmişte kalmıştı. Fadime soru dolu bakışlarla Özlem’e bakıyordu. Geldiklerine göre mutlaka bir söyleyecekleri vardı elbette. Özlem bunu fark edince, “cesur ol, sıkılganlığı bırak” diye kendine söylendi içinden.

“Abla rahatsız ettik. Lakin senden bir şey öğrenmek istiyorum” dedi.

Fadime gayet rahat “elbette çekinmeyin, söylemek istediğinizi söyleyin “diyerek gülümsedi.

“Abla sen tekelde çalışıyormuşsun. Bende çalışmak istiyorum. Yardımcı olabilir misin diye sormaya geldim.”

Fadime her zamanki mütevazılığiyle “elbette” dedi. “Yarın tekel müdürlüğüne bir sorayım. Yeni işçi alıyorlar mı? Eğer alıyorlarsa seni almaları için ricada bulunurum.”

Özlem büyük bir mutlulukla “inşallah abla” dedi.

“Bize müsaade, kalkalım artık. Zehra kadın daha fazla yokluğumu fark etmeden evde olmalıyım. Senden haber bekleyeceğim” diyerek evden ayrıldılar.

Evdekiler gibi düşünemiyordu. Zehra kadın için her şey normaldi. Cemal amca ise Özlem’in iç dünyasının farkında bile değildi. Ona göre evin geçimi yerindeydi ve sıkıntı yoktu. Daha ne olsundu. Yakup ise işi ile ev arasında gidip geliyor, kendisine söylenenleri yapıyordu. Sanırsın beyninde düşünme merkezi çalışmıyor gibiydi. Kısacası evde ayrı dünyaları yaşıyorlardı. Özlem bu durumu yadırgıyor, Yakup’un aptallık derecesine varan hislerini kabullenemiyordu. Büyümek, çocukluğunu yitirmek olmuştu. Nerede artık o çocuk yüreğinden taşıp bulutlarla bütünleşen sevgi? Yıllar, çok şeyler alıyordu insandan, her zaman bir şeyler kazandırmıyordu işte. İnsan zorlukları, sıkıntı ve acıları öğreniyordu. Bir de kendini korumayı öğreniyordu. Yaşam çizgimiz belirlenirken sorulmamış bize. Mutlu mutsuz, acılı ya da beklentisiz, şartlar ne olursa olsun, en sağlam ve doğru kararı vermeliydi. Mücadeleden kaçmamalıydı.

Fadime’den gelecek habere göre kararını Yakup’a söyleyecekti. O gece sık sık uyandı. Başında hafif bir ağrı vardı. Vücudundaysa hissedilir bir ateş. Sabaha karşı ateşi yükselmişti. Arada bir sayıklıyordu. Yakup ne yapacağını şaşırmış, elinde ıslak bezle yüzünü siliyordu. Sabah gün ağarırken ateşi düşmüş, deliksiz bir uykuya dalmıştı. Gece ateşi arttığında midesi de bulanmaya başlamıştı. Ateş içinde yanarken kendisini lavaboya zor atıyordu. İyiye işaret değil diye düşündü. Sabah olunca doktora gitmeye karar verdi. Yakup’un Çiğlide yazıhanesini bildiği bir doktor vardı. Yakup o gün işe gitmeyecekti. İş yerini arayıp durumu bildirecekti. İşe gitmemesini Özlem istemişti. Yakup’ta gönülsüz kabul etmek durumunda kalmıştı.