13 Kasım 2019 Çarşamba

ÇANAKKALE CEPHESİ VE GELİBOLU-I


Birinci Dünya Savaşı öncesi, sanayisini geliştirmiş ülkeler, az gelişmiş ve sömürge ülkelerde ekonomik ve siyasi üstünlüğü ele geçirmek için kendi aralarında kıyasiye bir mücadeleye başlamıştı.
Bu bağlamda, Almanya ile Avusturya-Macaristan arasında "ikili ittifak" antlaşması imzalanmış, 1882'de İtalya'nın katılması ile "üçlü ittifak" halini almıştı.
Üçlü ittifak'ın sömürge elde etme, nüfuz bölgeleri oluşturma çabası karşısında, 1893'te Fransa ile Rusya, 1904'te Fransa ile İngiltere, 1907'de İngiltere ve Rusya kendi aralarında anlaşmışlar, böylece İngiltere, Fransa ve Rusya arasında "üçlü itilaf" meydana gelmişti.
Güç odaklarının karşılıklı silahlanması devam ederken bir yandan da siyasi anlaşmazlıklar devam ediyordu.
Geniş çaplı bir savaşın taşları döşenmeye başlamıştı.
Nitekim, savaşın kıvılcımını ateşleyen olay, 28 Haziran 1914'de Avusturya- Macaristan veliahdı ile eşinin Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi oldu.
Taraflar birbirlerine peş peşe savaş ilan ettiler.
...

Osmanlı Devleti, savaş başladığında elinde tuttuğu bölgelerde çıkan sorunlarla uğraşıyordu.
Osmanlılar Balkan felaketinin yıkıntılarını onarmaya çalışırken, Ağustos 1914'de Berlin, Paris ve Londra'da milyonlarca insan savaşı kazanacaklarından emin cepheye koşuyordu.
Lakin, cepheye koşan milyonların umudu, İsviçre sınırından Manş Denizi'ne kadar uzanan siperlere çakılıp kaldı.
....
Almanya'nın Rusya'ya savaş açmasının ertesi günü, 2 Ağustos 1914'te, İstanbul'da Osmanlı Devleti ile Almanya arasında gizli bir ittifak antlaşması imzalanmıştı. Aynı gün Osmanlılar umumi bir seferberlik ilan ettiler.
Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalma düşüncesi, 10 Ağustos 1914'te Akdeniz'de İngiliz donanmasından kaçan Goeben ve Breslau adlı iki Alman kruvazörü Çanakkale Boğazı'na girerek Osmanlı Devleti'ne sığındılar.Devletin tarafsızlığı Alman gemilerinin Türk karasularını terk etmelerini gerektiriyordu. Lakin, iki gemide Osmanlı Devleti'nce satın alınarak meseleye çözüm getirildi.
Ancak, Yavuz ve Midilli adı verilen kruvazörlerin Rusya'nın Sivastopol ve Novorosisk limanlarını topa tutması, Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmesine neden oldu.
...
Birinci Dünya Savaşı tüm hızıyla devam ederken, İtilaf devletleri, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını geçersek, Osmanlılar savaştan çekilir, Rusya'ya destek götürülebilir ve bu sayede Almanya cephelerde sıkıştırılabilir düşüncesindeydi.









12 Kasım 2019 Salı

MUSTAFA KEMAL'İN VERDİĞİ KURTULUŞ MÜCADELESİ


Genç yaşında Ordular Komutanlığı rütbesine yükselen Mustafa kemal Atatürk hiç kuşkusuz 20.yüzyılın en önemli devlet adamlarından biridir. Osmanlı İmparatorluğu, Ekim 1914'te girmemesi gereken bir savaşa, I.Dünya Savaşı'na girmiş, aradan geçen dört yılın sonunda 30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmış ve büyük kayıplar vermiştir.
Mustafa Kemal, Mondros'un imzalanmasından kısa bir süre sonra, 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'da memleketin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için çalışmalar yapmış, İttihat Terakki Partisi ve İttihat Terakki'ye tam karşıt olan Hürriyet ve İtilaf Partisi ileri gelenleriyle, Anadolu'dan gelen komutanlarla, Trakya'dan gelen örgütlerle görüşmüştür.


İstanbul'da devletin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için yeni yollar bulmak ve neler yapılabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır.
Yapılan değerlendirmeler sonucu, Anadolu'ya geçme kararı alındı, işgalci güçlere karşı verilecek bağımsızlık savaşının kadrosunun oluşturulması için çalışmalara başladı.
16 Mayıs 1919'da İstanbul'dan ayrıldı. Bağımsızlık mücadelesini vermek için Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı.
Adriyatik kıyılarıyla Çin arasında, Hindistan yarımadasının kuzeyi ile Rusya'nın güneyi arasında kalan uçsuz bucaksız Avrasya topraklarında yer alan en güçlü devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş ve şekillendirmiştir.
Mustafa Kemal anti-emperyalistti. Yani emperyalizme karşıydı. Çünkü, çağdaş insanların oluşturacağı evrensel bir toplumun varlığına inanıyordu. İyimserdi. Hümanistti. Laiklik ilkesini benimsemişti.Batı toplumlarının gücünü, bilgisini, zenginliğini artırmaya yönelik çalışmalarını görüyor, Anadolu insanının o yıllarda içinde bulunduğu zorlu koşullardan çıkması için ekonomide ve bilimsel alanda gerekli çalışmaların yapılması için mücadele veriyordu.
Alev Coşkun'un yazdığı "Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay İşgal, Hüzün, Hazırlık" adlı kitabında Alemdar gazetesi yazarı (Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken, Anadolu direnişine karşı sert yazılar yazmıştır), gazeteci Refi Cevat Ulunay'ın Şişli'de Mustafa kemal ile görüşmesi şöyle  anlatılır.
Mustafa Kemal'in düşüncesi konusunda bir fikir vermesi açısından, çok daha uzun olan söyleşinin kısa bir bölümünü aktaracağım.
"Çanakkale ile ilgili sorularımı bitirip not ettikten sonra ayrılmak üzere ayağa kalktığım zaman, Mustafa Kemal 'biraz daha oturunuz, lütfen' dedi."
"Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda:
- Soracağınız sualler bitti mi?- Bitti paşam.
-'Bu vatan içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline (bağımsızlığına) nasıl kavuşturulur?' diye bir sual sormanızı isterdim.
 -Af buyurunuz paşa hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtarılmasını en uzak bir ihtimalle (olasılıkla) dahi mümkün görmediğim için böyle bir sual sormayı hiç aklımdan geçirmedim." ( Sayfa, 216)
Kurtuluşu mümkün görmeyen bir gazeteci, kurtuluş ile ilgili bir soru sorma gereğini dahi aklının ucundan geçirmiyor.
Yılgınlığı, kaybedişi kabullenmeyi, var olmayı başkalarının boyunduruğu (mandası) altında kabullenen bir zihniyeti, verdiği amansız mücadele ile yerle bir eden Mustafa Kemal'in büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.

9 Kasım 2019 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



Mustafa Kemal Atatürk, her an yüreklerimizde varlığını sürdürecek kadar büyüktür. Büyüklüğünü anlamak için yok olmakta olan bir milletin nasıl ve hangi zor şartlarda kurtarıldığına bakmak yeterlidir.

Mustafa Kemal, sadece Kurtuluş Savaşı sırasında askeri anlamda emperyalist güç odaklarına karşı verdiği müthiş mücadele ile değil; savaş sonrasında siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da aldığı önlemlerle ve yaptığı uygulamalarla da büyüklüğünü kanıtlamıştır.

Mustafa Kemal bir direniştir. Türk milletinin var olma mücadelesinin çelikleşmiş ifadesidir. Vefa ve namus borcumuzdur. Varlığımız, bağımsızlığımız, yarınlarımız, onurumuz, toprağı vatan yapan düşüncemiz, bilgimiz, enerjimiz, aydınlanmamız ve erdemimizdir.

Bu nedenle Mustafa Kemal’in bize sunduğu gerçek zenginliğimizin, özgür birey olma erdeminin, bağımsız ve çağa uygun yaşam tarzımızın öneminin bilincinde olmalıyız.
Bu zenginliklerimizin ve Mustafa Kemal’in milletimize kazandırdığı kavramların, devrimlerin ve değişimlerin ayırdında olmalı onlara sıkı sıkıya sarılmalıyız.
O’nun vurguladığı gibi; düşünce, bilgi, beden yönünden güçlü ve yüksek karakterli birey olmalıyız.
Emanet ettiği cumhuriyete, fikirlerine ve düşüncelerine sahip çıkmalıyız.
O’nu yaşıyor ve yaşatıyor olmalıyız.

8 Kasım 2019 Cuma

TARİHİ GERÇEKLERİ SAPTIRMA GAYRETLERİ BEYHUDE BİR ÇABADIR



Özgürlükler ve demokrasi tarihimizin neredeyse 200 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Bu, bir çağdaşlaşma ve anayasal hakları elde etme tarihidir.
Peki, tarihimizin bu yönü tam olarak biliniyor mu?
Ne yazık ki hayır!
Alternatif tarihçiler, yakın tarihimizi altüst ediyorlar; gerçekleri saptırarak yansıtıyorlar.
Örneklerini ve gayretlerini yazılı basından takip ediyoruz.
Ülkemizde herkes her şeyin uzmanı kesilmiş.
Kimi sivri zekalılar tarihi olayların ele alındığı yerli ve yabancı arşivleri tam olarak ve tarafsızca tarayıp görüş belirteceklerine, tarihi olayları saptırmanın gayretindeler.
Bir örnek vermek gerekirse, yüz yıl önce yaşanan 31 Mart gerici ayaklanmasını, basit, sıradan bir olay olarak değerlendiriyorlar. Bu gerici kalkışmaya son veren "Hareket Ordusu"nu küçümseyen, aşağılayan yorumlarda bulunuyorlar...
Oysa hiçbir tarihi olay, oluştuğu koşullar bir kenara itilerek irdelenemez. Böylesi bir yaklaşımla yapılan çözümlemelerin ayakları havada kalır.





3 Ekim 2019 Perşembe

AFGAN KIZI; SEHER GÜL


Kış gündönümünün soğuk günleri yaşanmakta. Doğa yaban yaşamınındır artık. Afgan Çölü’nün sert yaşam koşullarında gri tepelerin derin vadilerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışır insanlar. Soğuk ve yoksulluk iliklerine kadar işler Afganların. Coğrafya acımazsızdır. Himalaya dağlarının uzantısı olan Hindikuş Dağları ile kuzeydeki Pamir Dağları üzerinde kar ve sis eksik olmaz.
Zor coğrafyanın zor yaşam koşulları kadınları vurur en çok burada. Küçük yaşta evlendirilen “çocuk gelin” konumundadır çoğu. Genç olmalarına karşın yaşlı insanların sezgisine sahiptirler. Afgan savaşlarının ve Taliban yönetiminin uygulamalarının sonucu en fazla ezilen de kadınlar olmuştur.
Taliban yönetimden uzaklaşmış, Molla Ömer kayıplara karışmıştır lakin uygulamaları ve zihniyetleri Afgan toplumunda değişmeden devam etmektedir. Burada evlilik ticari bir anlaşmaya da benzetilebilir. Bu düşüncemi neden bu şekilde söylüyorum çünkü orada yaşanan olaylar bu yargıya varmamıza neden oluyor. Evlilik kurumuna yakışmayan durumları gördükçe insan şaşırıyor.
Afgan kızı 12 yaşındaki Seher Gül’ün yaşadığı dram insanı şok ediyor. O bir çocuk gelin. 12 Yaşındaki Seher Gül Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Baglan vilayetinde 30 yaşındaki Ghulam Sakhi isimli bir kişiyle 5 bin dolar karşılığında evlendirilir. Seher Sakhi'nin tecavüzüne uğrar, dayak yer. Görmediği işkence yoktur. Fuhuşu reddettiği için eşinin ailesinden işkence görür. Çünkü eşinin ailesi onu fuhuşa zorlar. Seher kabul etmez. Seher Gül tam altı ay boyunca evin bodrumunda bir tuvalete kapatılır. Tırnakları sökülür. Kızgın demirle dağlanır. Parmakları kırılır. Altı ay boyunca sadece yiyebileceği kadar yiyecek ve su verilir. Hücrededir sanırsın. Sanırsın azılı bir katile bunlar yapılıyor. Gerçi insana yapılmaması gereken davranıştır bu yapılanlar. Aklın ve mantığın almayacağı bir durum. Hangi vicdan bu işkenceye razı olur. Hangi insan bunu yapar anlaşılır şey değil. Aileyi buna iten nasıl bir duygu ve bakış açısıdır anlamak mümkün değil.
O günden sonra başlar kâbus dolu günler. Gördüğü işkenceler sonrası ölmek üzere iken amcasının ihbarı üzerine, polis tarafından yapılan bir operasyonla kurtarılır. Çekilen resimlerde yüzündeki işkence izleri görülmektedir. Afgan doktorlar tedavisi için Hindistan’a gönderilmesi kararını alırlar. Çünkü Afganistan’da tedavi için yeterli olanak ve donanım yoktur.
Seher Gül’ün eşi ve kayınpederi firar eder.  Kocasının kız kardeşi ve kayınvalidesi gözaltına alınır. Afganistan’da bu olay ne ilktir ne de son olacaktır. Sorumluların nadiren adalet önüne çıkarıldığı düşünüldüğünde aksini düşünmek doğru değildir.
Afganistan, Hindistan, Yemen, Pakistan gibi çeşitli toplumlarda kadınların kendi eşlerini seçme hakkı saçmalık ve ahmaklık olarak görülmektedir. Evlilikte sevgiye, bireysel tercihe ve kişisel iradeye yer yoktur. Sağlam bir evliliğin iki kişinin anlaşması ile değil iki ailenin anlaşması ile mümkün olacağı düşünülmektedir.
Alın size sağlam bir evlilik örneği. Seher Gül olayı!
Çocuk yaşta denilecek gelinlerin kendi iradeleri ve istekleri doğrultusunda bir başkası ile evlendirilmelerinin sonucunda görülen Seher Gül olayı benzeri durumlar irdelendiğinde asıl saçmalığın ve ahmaklığın ne olduğu ortaya çıkmaktadır.
Burada Taliban ve benzeri zihniyetin kadına bakış açısını irdelemeye gerek yok. Durumu herkes biliyor. Taliban’da, Afganlı siyaset ve devlet adamları da, batı toplumları da biliyor. Bamyandaki kayalara oyulmuş buda heykelinden hıncını çıkarmaya çalışan ve heykelleri havaya uçurup darmadağın eden zihniyetten kadına şefkatle yaklaşmasını beklemek iyimserlik olacaktır.
Afgan toplumunda durum bu da Türkiye’de kimi yerlerde farklı mı?
Töre, Berdel, aile Meclisi, çocuk gelinler derken ülkemizde yaşananların da kabul edilmesi olası değildir.
Ağrı’nın Eleşkirt ilçesi Cihanbeyli Köyü’nde kurtların kaçırdığı iddia edilen kadın, dört gün sonra babasının evinde bulunuyor. Koca dayağından bıkan 15 yıllık evli kadın S.A. ilginç bir plan uyguluyor. Üç ay boyunca kestiği kümes hayvanlarının kanını biriktiriyor. Kaçacağı gün biriktirdiği kanı yere ve elbiselerinin üzerine döküyor. Elbiselerini parçalayıp evin bahçesinde çeşitli yerlere bırakıyor. Saçını kesip elbise parçalarının yanına bırakıyor ve kurt saldırısı izlenimi veriyor.
S.A. bunu neden yapıyor?
On beş yıldır eşinden gördüğü şiddet nedeni ile yapıyor. Dayanacak gücü kalmamıştır. Tek çıkar yol olarak bu planını uygulamayı görmüştür.
Kadına dayak atan, yerde sürükleyen, söz ve yaşam hakkı vermeyen, tercih hakkı vermeyen bir zihniyetten ne beklenir?
Afganlı Seher Gül eşinin ailesinden işkence görmüş ölmek üzere iken kurtarılmıştır. S.A on beş yıl eşinden dayak yemiş canını kurtarmanın yolunu kurt saldırısı izlenimi veren bir planda görmüştür.
Her iki olayda da kadına yapılan şiddet ve acımasızlık söz konusudur.
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde farklı toplumlarda benzer olayların yaşanması ilginç değil midir?
Bu durumda hukukun üstünlüğü, adalet anlayışı, insan hak ve özgürlükleri, kadın hakları, çocuk hakları ve sözleşmeleri ne işe yarıyor?



13 Eylül 2019 Cuma

KAPIDAN KOVULMAK


Yoksulluk zordur. Zorluklarını ancak yoksulluğun pençesinde olanlar bilir. Varlık içinde yaşayanlar sıkıntı nedir bilmezler. Hani bir söz vardır "fakirin halinden fakir anlar" diye.
Öyle insanlar vardır ki, kendisi de bir çalışan olduğu halde, her hali ile ortada iken, varlığının önemsizliğinden eminken, hayata teslim olmuşken, iş arayan diğerine karşı takındığı tavır kendisi farkında olmasa da ne büyük bir huzursuzluktur.
Zeynel otuzlu yaşlarda, yoksul biridir. Eşi ve üç çocuğu ile son yılların göç furyasına kapılıp kendisini şehrin varoşlarında bulur. Başını sokacak bir gecekondu kiralar. Köyde elinde avucunda ne varsa satıp biriktirdiği bir kaç kuruş ile iş buluncaya kadar idare edecektir.
Ne üstte vardır ne başta. Yıpranmış bir pantolon, sırtında emektar ceketi ile iş aramak için düşer yollara.
Yapması gereken önce bir iş bulmak olduğu için ne kendisine acımaya, ne de halinden utanmaya hacet yoktur. Rezil olmaktansa ölmeyi bile tercih edebilecek bir karakterdedir Zeynel.
Gazete ilanlarına bakar.
Fabrikada bir aşçıya ihtiyaç olduğu ilanı gözüne çarpar.
Zeynel az çok aşçılıktan anlayan biridir.
Çaresiz fabrikanın yolunu tutar.
Fabrikanın önüne gelir.
Girişte bir kulübe vardır.
Kulübede de bir bekçi.
Zeynel bekçiye yaklaşıp "iş görüşmesi için geldim der.
Adam onu şöyle bir süzer, "ne işiymiş bu?"
"Aşçı aranıyormuş, onun için geldim"
Zeynel'in kılık kıyafetine bakıp "seni içeri almıyorum, sen burada aşçılık yapamazsın" diye azarlar.
Zeynel çaresiz geri çekilir.
Zeynel belki yoksuldur lakin neyin ne olduğunu da bilmektedir.
"Yazık, gerçekten çok yazık. Kendisini müdür yerine koyup fabrikaya işçi alımına kapıdaki bekçi karar veriyorsa , zaten o işten hayır gelmez" diye düşünür.
Bu tipleri daha sonraları da görecektir Zeynel. Bunların bazıları gerçekten çok kötüdür. Kibirleri insani duygularının önüne geçmiştir. Parası olanın, giyim kuşamı düzgün olanın karşısında, sorgusuz sualsiz kalır, söyleneni yaparlar.
Zeynel kapıdan kovulmuştur.
Ciddiyet ve dik duruşundan bir gram kaybetmeden, geri döner.
Zeynel o günde eve işsiz gelir.
Bir sonraki günde iş bulma umuduyla...
Yoksulluk problem değildir ama bu tiplerin arasında işsiz ve yoksul olmak, eksikliğini çektiğin her şeyin bekçiliğini yapmak gibidir.
Bunlarda saygı en büyük eksikliktir ve yoksulsan o saygı asla sana gösterilmez.
Zeynel başını yastığa koyarken, bir sonraki günde umudunu gerçekleştirmek üzere
"yenilmez olmanın en büyük ilkesi başarmaktır..." diye düşünür...


8 Eylül 2019 Pazar

GEÇMİŞ İLE GELECEK ARASINDA SIKIŞIP KALMAK



Gecenin serinliğiyle etrafı saran sessizlik yerini, gün ağarırken yeni bir güne bırakıyor. Evlerde ve sokak aralarında hareketlilik başlıyor. Uzun sürecek bir günün hayhuyuna ayak uydurmak için yola çıkanlar ana arterlerin ve toplu taşım araçlarının yolunu tutuyor.
Başlangıç her günkünden hiç de farklı değil.
Her adımın bir geçmişi var.
Bir de geleceğe umut dolu bakışı.
Kimilerinde merak, heyecan, buhran.
Kimilerinde coşkunluk, tedirginlik ve umut.
Kimileri için geçmişin yaşanmışlıkları  altın yıllar, kimileri içinse gelecek.
...
Kendine emanet edilen geleceği omuzlamaya çalışan insanlar, eski ile yeni arasında sıkışıp kalmışlar.
Her insanın yaşamı hiç kuşkusuz kendince hem güzel hem özeldir.
Çocukluktan ergenliğe adım atıldığında başlayan avarelik, sonra merak, heyecan, ana baba dahil her otoriteye baş kaldırma içgüdüsü.
Kendini hiç yaşlanmayacak gibi hissetme duygusu.
Ve bir gün çocukluğunu da geride bırakacak, ergenliğini de.
Ve gün gelecek buyur edilen gelecek kaygısı saracak tüm benliğini.
Sonra, sorumluluklar, tereddütler, planlar, sahiplenme isteği ya da bir düşünceyi tamamen terk etme, bulunduğu çevreden uzaklaşma isteği saracak belki de tüm benliğini.
...
Bir şehrin ana arterlerinde koşuşturanların istemedikleri şey, buhran, bunaltı, anlaşılamama ve horlanma.
...
Hayat bir yarış aslında.
Hani dört yanlışın bir doğruyu silip süpürdüğü, beş seçenekli bir yaşam alanı  var ya, işte o alanda geçen bir yarış.
...
Bir insan düşünün ki, bulunduğu şehirde onu göç etmeye zorlayan yıllardır gittiği yerde kalmak istemesi.
Çok bilinçli bir hamle değil aslında göç etmesi, bir zorunluluk.
Geride bıraktığı şehirde eski hayatını sürdüremediği için harekete geçiyor.
Aralarında sıkıldığı, yanlarında bulunmak istemediği insanları geride bırakması, gittiğinde hiç kuşkusuz ona iyi gelen bir hamle olacak.
Lakin, her gidişin bir kaygısı vardır.
Gelecekte, gidişi muhteşem mi olacak, yoksa yerini bir kaygıya mı bırakacak.
Ya da geleceği meçhul ve belirsizliklerle dolu mu olacak.
...
Göç sonucu insanlarla temastan kaçınmak, bir inzivaya çekiliş değil onun için.
Bir kez daha insanlar arasına karışıp istemediği bir oyunun içinde olmak istemiyor.
Sabit kalacağını umut ederek insanlarla arasına bir duvar örüyor.
Çünkü hiç bir şeyin aynı kalmayacağını fark ediyor.
Ve bir de geçmişe dönüp baktığında, arkadaşlarının çoktan gitmiş olduklarını görüyor.
Kimisi bu dünyada kimisi yok artık.
Onlar varken bir duvara gerek görmemiş.
Lakin artık duvarın varlığı bir gereklilik.
...
Ve şöyle düşünüyor kendi kendine "gittiği yerde bir insanı en çok tedirgin eden ise, giderken yanında getirdiği düşüncelerdir."
Kısacası her adımın ve her hareketin bir geçmişi var.
Önemli olan atılan her adımda onurlu bir şekilde hayata tutunup yaşamı sürdürmektir.

28 Ağustos 2019 Çarşamba

ALGI YANILSAMASI



Apartman girişinin duvarında sanki düz yoldaymış gibi rahatlıkla aşağıya indi. Giriş kapısının açık olmasını fırsat bilip kendini dışarı attı. Kapıda oturan kadınlar ve çocuklar çığlık attı.
İrkilip birkaç adım geriye kaçanlara aldırmadan, göz açıp kapayıncaya kadar bahçedeki otlar arasında kaybolup gitti.
Yüzü sararmış kadınlar o gün bir daha oraya oturmadılar.
Çocuklar oyunlarını uzak köşede oynadılar.
Asapları bozulmuştu bir kez.
Belleğimize pis, gereksiz, iğrenç bir canlı olarak kazımışlardı.
Farelerin yararsız ve iğrençliği çocuklukta kazınmıştı insan beyninin kıvrımlarına!
Oysaki doğada yaşam alanı bulan her canlının farklı işlevi vardır.
Yarasalar zararlı zeytin sineğinin ilaçsız yok edilmesi için çalışan canlılardır misal. Yılanlar farelerin çoğalıp ürünlere zarar vermesine engel olurlar. Kısacası bir canlı bir diğerinin aşırı çoğalmasının önüne geçip ekolojik dengenin korunmasına yardımcı olur.
Ancak bizler ne yapıyoruz?
Doğadaki canlıları acımasızca katlediyoruz. Yaşam alanlarını tahrip ediyoruz. Orman alanlarını yok ediyoruz. 
Çok uluslu maden şirketleri için yüzlerce yıllık ağaçları kesiyoruz.
HES (Hidro Elektrik Santrali)’ ler aracılığı ile suları borulara hapsediyoruz.
Peki niçin?
Küresel sermaye ve sömürü çarkını hızlandırmak için.
İnsan yaşamı için en tehlikeli güç kuşkusuz silahtır. Ancak silahtan daha tehlikeli olanı ise algılama gücüdür. Bu gücü bir kez ele geçirenler toplumsal belleğimize de yön vermeye başlarlar.
En basitinden yararlı olanı yararsız, yararsız olanı yararlı gösterebilirler. Sanal ile gerçeği karıştırmamıza neden olabilirler. Yenilgiyi başarı olarak algılamamıza neden olabilirler. Gerçeği ve doğru olanı sorgulamamızı engelleyebilirler.
Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verebilirler ve dahası bizim de kabullenmemizi isteyebilirler.
İnandırdıkları şeyin peşinde koşmamıza neden olabilirler. 
Algı yanılsaması öyle bir şeydir ki, yanılsamanın etkisini artırmak ve kalıcı kılmak için müthiş bir kampanya başlatırlar. O kampanyaya direnciniz yeterli gelmezse eğer, kaleminiz, sözleriniz, notalarınız, mısralarınız teslim olur.
Özgüveniniz kaybolur.
Zihniniz büyük bir teslimiyete hazır duruma gelir. 
Medyanın ve kimi yazarların, TV’lerde boy gösteren muhteremlerin, sözde aydınların, işbirlikçi zevatın psikolojik bombardımanına maruz kalabilirsiniz.
Yararlı olana “Evet” ya da “Hayır” demek için sorgulamanın önemine inanıp, gerçeği kendi beynimizde tartıp yüreğimizin süzgecinde geçirmenin daha fazla önem kazandığı günlerden geçtiğimizi unutmamalıyız.

27 Ağustos 2019 Salı

ZAMAN AKMAYA DEVAM EDİYOR


Hayat dediğimiz olgu aklın aldığından çok daha fazlasıdır. İnsan için, her daim, bir yerlerde yeni ve eski ve bambaşka yaşanmışlıklarla donatılmış bir hayatın olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.
İnsan, bir acıdan diğerine, bir mutluluktan diğerine koşarken; yaşadığı olayların ruhuna verdiği hasarın etkisinden kurtulup huzura kavuşmak ister.
Tarih insanın çektiği acı ve sıkıntılarla, kimi zaman huzur ve mutluluklarla doludur. İnsana acı çektiren de, huzur verende yine insandır.
Bir insan düşünün, savaşın tam göbeğinde, şarapnel parçalarının kaldırdığı toz ve gözyaşlarının içerisinde yaşanan trajediye  tanıklık etmekte.
İnsanlık tarihinde savaşların ve anlaşmazlıkların verdiği tahribat ve felaket her daim insanlığa acı getirmiştir.
Bu dün de böyleydi bugün de böyle, eğer insanlık yaşananları bertaraf edecek bir ortak paydada buluşma olanağını elinin tersiyle iterse yarında böyle olacaktır.

Yine insanlar yaşadıkları topraklardan sürülecek, şanslı olanlar malını mülkünü, evini barkını kaybetmek pahasına mülteci olarak kurtulabilecek, bir sığınmacı durumuna düşecek. Lakin, çektiği acı belleğinde yerini koruyacak, hiç bir zaman kaybolmayacak.
Bugün Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Libya, Sudan ve diğerlerinde yaşanan trajedi belleklerde yerini almaktayken, geçmişe baktığımızda, dün benzeri trajediyi Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslümanların da yaşadığını görmek hiç de zor değil.
Yani kısacası insanlık tarihi her zaman bu trajediye tanıklık etmiş, lakin bir türlü gereken dersi almamıştır.
Hep birlikte, aynı topraklarda, hak ve yaşamlarına saygılı bir şekilde bir arada yaşamak çok da zor olmasa gerek.
Yeter ki bu bağlamda gereken irade gösterilsin, insanları birbirine rakip edecek hareketlerden kaçınılsın.
Atlas dergisinin Aralık 2005 sayısında  "Balkanlarımız- Yüz yıllık sürgün" ana başlığı ile yayınlanan bir makale dikkatimi çekti.
Makalede yazılanların kısa özeti verilecek olursa;
"Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli-i Şahane'siydi. Türklerin ve Müslümanların, her milletten Hıristiyanların yan yana yaşadığı, barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir halklar tapınağıydı.
Ta ki, 19.yüzyılda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar. Yunan, Sırp, Bulgar, Karadağlı ya da Romen; Osmanlı'dan bağımsızlaşan her ülke, Avrupa devletlerinin koruması ve gözetimi altında etnik bakımdan temiz bir toprak yaratma yoluna girdi. Biri 1877-78'de, diğeri 1912-13 yıllarında gerçekleşen iki savaşla Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı.

Onun uzantısı sayılan Türkler ve Müslümanlar topraklarından söküldü. Milyonlarca kişi süngülerin önünde Türkiye'ye sürüldü.
Köyler, şehirler basıldı, yağmalandı, yakıldı; 900 bine yakın Türk ve Müslüman katliamlarda, sürgün yollarında can verdi.
Yüzyıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edildi. Geride küçük ve unutulmuş bir azınlık, içli Rumeli türküleri, hazin anılar ve tüyler ürpertici kıyım hikâyeleri kaldı."
İnsanın insana uyguladığı şiddet, şiddetten nemalananların işine gelmekte. Şiddetin yoğun olarak yaşandığı, etnik ve kültürel temizliğin yapıldığı topraklarda var olan yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları kimilerinin iştahını kabartmaya devam etmekte.

Yaşananlar hiç bir zaman aydınlığı getirmeyecektir.
Yerini dilimizden hiç bir zaman düşmeyecek en ağır kelimelerin zifiri karanlığına bırakacaktır.
Not: Resimler Atlas Dergisi ( Aralık 2005- Sayı:153)

21 Ağustos 2019 Çarşamba

KALMAK İSTERSEN KAL



Bir diğeri, "İnsan yaşamında en büyük yıkımlardan biri de sevdiklerinden uzak kalmaktır. Uzak kalmak bir bakıma insanın kolunun kanadının kırılması, hücrelerinin isyan etmesi, ailelerin parçalanmasıdır. Kırgınlıkların yaşanması, yaşananların anlatılamaması kimi zaman üstesinden gelinememesidir. Şunu da unutmamak gerekir ki, yerini yurdunu bırakıp uzak diyarlara gitmek zorunda kalanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Gidenlerin kimisi acınacak haldedir. Çok çalışması, az harcaması, geride bıraktıklarına para göndermesi gerekmektedir. İki ayrı evin geçimi artık gurbete gidenin omuzlarındadır. Biri geride bırakılan diğeri gurbette yaratılan. Omuzlanan yükün hafiflemesi için omuz omuza verilmesi, çalışacağı bir işinin olması, bilinçli olunması, başarma ve var olma inancının güçlü olması lazım. İşte o zaman dağın zirvesine doğru yükselen zorlukların üstesinden gelinebilir", diyordu.
Bir diğeri, "benimde bir çift sözüm var" diye atıldı.
"Zamanında ben de baba ocağını terke dip gurbetin yol çizgilerini, sıkıntılarını, çaresizliğini mesken tuttum. Gurbete gitmeyi, para kazanıp rahat bir yaşam sürmeyi düşledim. Lakin, kazın ayağı düşünülen gibi değilmiş. Ben bunu öğrendim."
Masadakiler, adamın söylediklerine odaklanmıştı. Herkes susmuş onu dinliyordu.
"Gurbete gittiğimin altıncı günüydü. İkinci sınıf bir otel odasında kalıyordum. Kalıcı bir iş bulmak için çabalarken bir yandan da günübirlik bulduğum işlerde çalıştım. O gün yine iş bulmak için dışarı çıkmıştım. Hava kara bulutlarla  kaplıydı. Yağmur yağdım yağacağım derken, ben kapı kapı dolanıp iş aramaya devam ediyordum. Öğleden sonraydı, birden gök gürüldemeye, yer gök çatırdamaya başladı. Şiddetli bir yağmura tutuldum. Etrafta kimsecikler kalmamıştı. Ben de bir apartmanın kuytusuna sığındım. Ayağımdaki yıpranmış ayakkabılarım su almaya başladı. Rüzgarda şiddetini artırmış, yüzüme kamçı gibi vuruyordu."
Dinleyenler heyecanlanış, içlerinden biri "sonra ne oldu " diye sormuştu.
"Yağmur bir saat kadar sürdü. Sonra yavaş yavaş etraf tekrar dinginliğine kavuştu. Hem yorulmuş hem de  acıkmıştım. Daha fazla dayanamayıp kendimi salaş bir lokantaya attım. Kuru fasulye pilavla karnımı doyurduktan sonra, otelin yolunu tuttum. Akşamda yaklaşmıştı. Artık etrafta dolaşmaya gerek yoktu. Yarın devam eder bir iş ararım , olmadı inşaatlarda iş bulup çalışırım diye düşündüm. Otele gelince, otel sahibi birikmiş otel borcunu istedi. Cebimde otelin borcunu verecek kadar para yoktu. Dedim, yarın iş bulur çalışırım, borcumu öderim. Otel sahibi, 'seninle mi uğraşacağım, borcunu vermezsen burada kalamazsın' diye tutturdu.  Çaresiz, cebimde kalan son bir kaç kuruşu da otel sahibine  verip, kalan borcumu da ödeyeceğim dedikten sonra otelden  ayrıldım.
Gecenin bir saati. Kalacak yer yok. Gündüz yağan yağmurun etkisiyle hava oldukça sert. Üç beş parça eşyamın olduğu valizim yanıma alıp sokaklarda yürümeye başladım"
Dinleyenlerden biri heyecanla "sonra ne yaptın?", diye atıldı.
"Sokaklarda serseri mayın gibi çaresizce yürürken inşaat halindeki bir bina gözüme çarptı. Kendimi inşaat halindeki binaya attım. Hah işte dedim kendi kendime, burada kalabilirim. Sabah olunca da belki bu inşaatta iş bulup çalışırım. O gece soğukta titreye titreye sabahı zor ettim. Uykusuz ve yorgundum. Baba ocağında bir gün dahi bu çektiğim sıkıntıyı çekmemiştim."
"Bahse girerim ki sen o inşaatta o gün iş bulup çalıştın. Hatta sonraki günlerde de. Gurbette kaldığın sürece kendine kalabileceğin bir göz ev kiralayamadın. Hep ikinci ve üçüncü sınıf otellerde kaldın, yarı aç yarı tok günler geçirdin, karın tokluğuna çalıştın, baba ocağının sıcaklığını arar oldun, sonuçta kararını verdin, sılaya geri dönüyorsun", diye söylendi dinleyenlerden biri.
"Doğru dersin" dedi.
"İnşaat işi bitince başka işlerde de çalıştım, iş buldum çalıştım bulamadım kahvelerde gün doldurdum. Yaşadıklarımda şunu anladım ki, gurbete değil baba ocağına dört elle sarılmak varmış. Şimdi tekrar baba ocağının alıştığımız ancak kıymetini bilemediğimiz kusursuzluğuna geri dönüyorum."
Parasızlık, işsizlik, çaresizlik onu güçsüz kılmış, gurbete çıkarken zihninde barındırdığı sevinci sönmüş, terk ettiği sılasına dönüşünü hızlandırmıştı. Baba ocağına başkaldırının sonucunda, böylece, göz kamaştırıcı yaşam hayali toplumsal katmanlar arasında eriyip gitmişti.