24 Nisan 2020 Cuma

UMUDUMUZU GELECEĞE TAŞIMALIYIZ



Korona virüs salgını bir kez daha toplumsal dayanışmanın toplumun belkemiği olduğunu gösterdi.
Bu dayanışma içinde sevgi ve umudun varlığı unutulmamalı.
Umudumuzu geleceğe taşımalıyız. 
Sosyal mesafe kuralının her birimizi eve hapsettiği bu zor dönemde birlik ve beraberliğin, sevdiklerimizle birlikte olabilmenin , yakınlığın değerini öğrendiğimiz gibi bunlardan yoksun olmanın acısını da öğrendik.

14 Nisan 2020 Salı

LUPPO ALAN ADAMIN DRAMI



Korona virüs salgını nedeniyle önceki cuma tüm Türkiye’de 2 günlüğüne sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.
Sokağa çıkma yasağının, gece 12’ye kısa bir süre kala duyurulmasının ardından binlerce vatandaş marketlere giderek, ihtiyaçlarını satın aldı.
Bir vatandaşa ait görüntü ise diğerlerinden farklı oldu.
Buna göre, elindeki luppo ile market sırasında bekleyen vatandaş bir anda sosyal medyanın gündemine oturdu.
Çoğu sosyal medya kullanıcısı ilgili vatandaş ile dalga geçip yorum yaptı.
Ancak o vatandaş ile ilgili gerçeğin bambaşka olduğu ortaya çıktı.
İlgili vatandaşın sosyal medyada elindeki luppo ile kasa sırasında beklerken çekilmiş fotoğrafı ile gündeme gelmesi sonrası komşusu sosyal medyada gerçeği açıkladı.
Yapılan açıklama şu şekilde:
"Herkese selamlar..
Şu sokağa çıkma haberi gelince markete gidip Luppo alan ve herkesin kızdığı ya da dalga geçtiği kişi benim kapı komşum.
Bu olay hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.
Marketten Luppo alan ve tüm Türkiye’nin dalga geçtiği kişi bu corona virüs olayları daha başlamadan birkaç ay önce işten çıkartıldı ve ne yazık ki maddi durumu pek iyi değil.
Yani öyle evine günlerce yetecek kadar erzak alacak durumu yok.
10 Nisan Cuma gecesi sokağa çıkma yasağı ilan edilince kapımı çaldı “abi zor durumdayım varsa şu kadar borç verebilir misin, markete gidip bir şeyler alacağım” dedi.
İstediği para da gerçekten çok ufak bir para.
Bu Luppo olayı ve fotoğrafı sosyal medyada gündem olunca kendisiyle konuştum.
Kendisinin bana söylediklerini aynen yazıyorum; “Abi markete gittim ana baba günü. Önce makarna ya da pirinç almak istedim, kalmamıştı. Sonra ekmek almak istedim, o da yoktu. O izdiham içinde o marketten çıkıp başka markete gidemezdim.
Aç kalırım korkusuyla önüme çıkan ilk yiyeceği aldım.
Herkes sanıyor ki ben sadece Luppo almak için evden çıktım ve virüs kapma riskini alarak o kadar insanın arasına girdim. Zaten evden apar topar çıktığım için ne maske ne eldiven vardı. Sadece anlık dürtü ile aç kalmaktan korktum” dedi.
Ve arkadaşlar bildiğiniz gibi fırınların açık olacağı filan en son açıklandı.
Yani bu komşum markete giderken fırınların açık olacağını, ekmek dağıtımı olacağını bilmiyordu.
Kendisini de uzun süredir tanırım.
Çok nazik ve naif bir insan kendisi.
Herkesi kendiniz gibi sanmayın.
Herkesin maddi durumu günlerce, haftalarca yetecek kadar erzak almaya yetmeyebilir.
İnsanı tek bir fotoğraf karesi ile küçümsemek, ona kızmak ne kadar doğru?
Adam sadece aç kalmaktan korkmuş ve parasının yeteceği makarna, ekmek, pirinç bulamayınca önüne çıkan ilk şeyi aldı, hepsi bu.
Ama günlerdir sosyal medyadan herkes kızdı ve dalga geçti kendisiyle.
O yüzden bunları yazmak istedim.
Herkese sevgiler saygılar..  "
Bu olay da gösteriyor ki, hiç bir kimseye gerçeği bilmeden yargısız infaz yapılmamalı.
İnsanların geçim gailesi ne durumda,
işsiz mi çalışıyor mu,
parası var mı yok mu,
kirada mı oturuyor,
kirada ise ve işsizse kirayı nasıl ödüyor,
evinde yiyecek ekmeği var mı yok mu,
çocuklarına harçlık verebiliyor mu,
yoksa söz konusu açıklamada olduğu gibi borç ile mi yaşamını sürdürmeye çalışıyor...
Bilip bilmeden görüntüye takılıp dalga geçmek, gereksiz yorum yapmak kime ne kazandırır?


10 Nisan 2020 Cuma

NİYE SUSTUN OĞUL


Ananın gözleri uzaklara bakıyordu. Sessiz, sakin, dingindi. Elleri pamuk gibi beyazdı. Gözlerinin altı morarmış, halka halka olmuştu. Bir özlemin imkânsızlığıyla boğuştuğu belliydi. Her özlem bir serinliktir yüreklerde, her yürek bir özlem. Her oğul bir seher yelidir gönüllere, her ses bir sevgi, her sevgi bir ışıktır karanlıklara.
Oğlunun özlemiyle yanıp tutuştuğu belliydi belli etmemeye çalışsa da. Bir gün bağrına basabilseydi oğlunu, belki de susar tek söz söylemezdi. Kan çiçekleri konuşurdu onun yerine, serinlik getiren bulutlar konuşurdu, bilge insanlar konuşurdu.
Birazdan gelir diye beklediğimiz Recep henüz gelmemişti. Kapının önünde oturduğumuz, bahçeden az yüksekçe, çardak denilen yere sini üzerinde getirdiği yemekleri koymuştu Fadime. Bulgur pilavı ve soğan yemekler arasında favorimdi. Buz gibi ayran bardaklara doldurulmuştu. Acıktığımı hissettim birden. Lakin Recep gelmeden de sofraya oturmak yakışık almaz diye düşündüm.
İlgisizliğimi gören ana:
- Hocam Recep gecikti. Bir işi çıktı herhalde. Beklemeye gerek yok. Sofraya buyur.
- Ana biraz daha bekleyelim istersen, dedim.
Ana torunu Murat ve gelini Fadime'ye baktı. Onlarda acıkmışlardı. Ses etmediler.
-Beklemeye gerek yok oğul, dedi Ana. Hem ne zaman geleceği belli değil. Fadime sen Recep'in yemeğini bir tasa koy. Gelince yer, dedi.
Fadime denileni sessizce yaptı, gelip tekrardan sofraya oturdu. Sofranın toplanmasından sonra Ana:
- Oğul, dedi. Memnun musun kasabamızdan.
-Memnun olmayacak bir durum yok Ana, dedim. Ben iyi olduktan sonra kim bana ne yapacak, ne diyecek ki. Bir eğitimci olarak kimsenin işine karışma hakkım yok. Yardım istendiğinde de yardıma koşmaya hazırım. Bundan iyisi can sağlığı.
-Gelin kızımız ne yapar ne eder oğul, kendi derdimizden gelip gidemedik, hatırınızı soramadık bu aralar.
-İyi Ana onunda selamı var. O da ne zamandır yanınıza gelmek istiyordu.
-Gelsin oğul gelsin. Her zaman kapımız açık size. Oğullarımın en çok sevdiği bir öğretmensiniz siz. Rahmetli Burhan sizi çok severdi. Yeğeni Murat'a sen de büyüyünce hocam gibi iyi bir öğretmen ol derdi.
-Rahmetliyi çok severdim. Dürüst ve mert bir delikanlıydı. Allah rahmet etsin. Nur içinde yatsın. Lakin ölenle ölünmüyor Ana. Bunu yüreğim parçalanarak söylüyorum. Acınızı anlıyorum. Yüreğimin başında hissediyorum o acıyı. Evlat acısı çok zordur unutulmaz. Her an her yerde, bir iş yaparken, dinlenirken, göz kapaklarını kapatmaya çalıştığın an aklına gelir. Metanetli olmakta fayda vardır.
Bunları söylerken içim acıyor, derin bir duygusallık çöküyordu yüreğime.
Bir ara sustum.
-Niye sustun oğul, dedi Ana gözleri nemli. Susmak coşkun sular gibi akmaktır bazen. Sen sussan da ben duyarım, anlarım seni.
Ananın acısını daha fazla tazelemeye gerek yoktu. Susmaya devam ettim bir süre. Bir an zaman durdu gözlerimde. Bir serin su aktı içimden. İndi gözlerimde ne varsa.
Zaman epey geç olmuştu. Güneş ikindiye geliyordu artık. Gölgeler uzamaya, az da olsa serinleyen ağaç yapraklarının aralarında kuş sesleri gelmeye başlamıştı. Recep gelmemişti hala. Ana huzursuzdu. Bir şey demese de Recep'in gecikmesini merak ediyordu.
Oturduğu yerden bahçe kapısına doğru yürüdü sessizce. Kapıyı açtı, arkasından kapamadı bile. Kerpiç evlerin gölgesinden sokağın başına doğru yürüdü. Arkasından ben de kalktım. Fadime'ye teşekkür edip, oğlu Murat'a hoşça kal dedikten sonra.
Ana sokağın başında durdu, kulak kabarttı. Lakin sessizliğin içinde kanat çırpan kuşların sesinden başka bir ses işitilmedi. Recep'i merak etse de, pek fazla da telaşı yoktu. Sadece meraklanmıştı. Göz kapakları ıslak da olsa, oğlunun acısıyla yüreği de dağlansa, onu oraya kadar yürüten bir güç vardı. Oğlunun gecikmesi ona olağan geliyordu aslında. Çünkü biliyordu ki oğlu kolay kolay yanlış yapmaz, yanlışa pirim vermezdi.
Bir tehlikenin olabileceği aklına gelse, gülüp geçecekti. Oğluna güveni tamdı.
Geri döndü yavaşça. Dönüp de beni görünce:
-Oğul, dedi seni de yalnız bıraktım kusura kalma.
-Ne kusura Ana. Asıl sen kusura kalma. Geç oldu zaten. Gün akşama evrilmeye başladı. Ben de senden müsaade isteyecektim.
-Olur oğul, sen nasıl istersen. Gelin kızımıza selam söyle, kendimiz toparlayınca ziyaretine geleceğim.
-Olur ana, çok memnun oluruz gelirseniz deyip Ananın elini öptüm. Yüreğimde akıp giden acıyı belli etmeden yavaşça uzaklaştım yanından.
(Hüseyin GÜZEL)


29 Mart 2020 Pazar

YORGUNUM


Öyle yorgunum ki, ne kitap okumak, iki satır yazı yazmak ne de "evde kal" açıklamalarına rağmen inatla serseri mayın gibi sokaklarda yürüyen insanlar şu günlerde beni ilgilendirmiyor.
Doğup büyüdüğüm topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen acılar yordu beni.
Şehirlerin varoşlarında savrulanların umursamazlığı, kimi zaman çaresizliği de.
Ne o mavi gökyüzünün altında dalgaların durmadan dövdüğü yan yana, art arda dizili balıkçı kayıklarının varlığını, ne de akşamın alacasında etrafı aydınlatan güneşin son ışıklarını görecek halim var.
Her gün biraz huzur bulmak umuduyla gözlerimi açtığımda gördüğüm çaresizlikten yorgunum.
Öyle bir an geliyor ki insan, gazete manşetlerinde, TV haberlerinde yer alan olumsuzluklardan  "yeter artık" dercesine yüz çeviriyor.
Bu kederli dünyada yaşanan acılardan payımızı alarak yaşıyoruz ne yazık ki.
Kiminin üstüne hüzün ve acı daha fazla çöküyor, kimi yakasını bir şekilde kurtarmaya çalışıyor.
Andre Malroux "insanlığın yazgısı bir tarihse, ölüm yaşamın bir parçasıdır; değilse yaşam ölümün bir parçasıdır" der.
Madalyonun iki yüzü gibi.
Bu topraklarda kendi yaşamımızın sıradan akışı içinde, insanlık tarihinin dayattığı gerçeklikler var.
O gerçekliklerden kaçıp kurtulmak kolay değil.
Her gün üzerimize çöken boğucu atmosferin altında tüm zorluklara rağmen gülümsemeye çalışıyoruz.
Yaşananlarla mücadele etmenin, huzursuzluktan ve acıdan kurtulmanın verdiği bir hesaplaşmanın tedirginliği var üzerimizde.
İnsanlar tüm canlı evrenine hükmetmek için tarih boyunca uğraştı.
Öyle anlar oldu ki doğanın öfkesini yaptıklarıyla üstüne çekti.
Lakin, yine de uslanmadı.
Dur durak bilmeden hükmetmeye devam etti.
Yaşanan bunca acıdan, bunca hüzünden, bunca çaresizlikten zerre kadar ders alınmadı.
Yorgunum gerçekten hem de çok.
Gelmekte olan bahar güneşi dahi ısıtmıyor ruhumu.
Oysa martıların kanatları, ne güzel sarmış köpüren dalgaları denizde.
Gökyüzünün süsleri gibi duran bulutlar yüreğimin katmanları arasında düşüncelerime dinginlik vermek için çabalıyor.
Caddede birbiri peşi sıra ağır aksak giden arabaların homurtuları sahile vuran dev dalgalar gibi insanı ürpertiyor.
TV haberlerinde coronavirüs sonucu yaşamını kaybeden insanların
sayısı karşısında "sakin ol, sakin ol yitirme kedini, gün gelir bu zorluklarda geçer" diye kendi kendimi teselli ediyorum.




27 Mart 2020 Cuma

HASRET KOYDUN YA



Alaca karanlığın sabahında
Bir trenin düdüğüne
Hasret kalmak
Ne zormuş değil mi

Yürümek doyasıya sokaklarda
Dostlarla selamlaşmak sonra
Ne güzelmiş değil mi

Ne büyük nimetmiş değil mi
Çayı koydum gel diyebilmek bir dosta
Derin sohbetler etmek çay kaşıklarının sesleri arasında

Beklemek bir saçak altında
Ağlayabilmek dahi kadere
Yağmur damlaları bir bir
Serinletirken
Seyretmek etrafı
Ne güzelmiş değil mi

Hasret koydun ya
Merhaba deyip yüzünü görmek için
Dostlara...

26.03.2020/İstanbul




19 Mart 2020 Perşembe

VİRÜSÜN ŞAKASI YOK


Coronavirüs ile ilgili medya haberlerini okudukça, dünya genelinde yaşananları gördükçe, bu virüsün insan sağlığına ve yaşamına ne denli olumsuz etki edebileceğini anlıyoruz.
Çok üzücü bir durum maalesef yaşananlar.
Kimin virüse yakalanacağı belli değil, insanlar risk altında, genç yaşlı insanlar virüsten olabildiğince korunmalı.
Kimi haberlerde virüsün yaşlılarda, bağışıklık sistemi dirençli olmayan hastalarda risk anladığım kadarıyla daha fazla. Gerçi yaşlı genç fark etmez, yeter ki insanlar bu ölümcül virüse maruz kalmasın.
Yetkili sağlık kuruluşları bangır bangır bağırıyor. Zorunlu olmadıkça dışarıya çıkılmasın,
Kalabalık yerlerde özellikle risk grubunda olan yaşlılar uzak dursun,
Alışveriş merkezlerinin kalabalık saatlerinde uzak duralım,
Kalabalık meydanlarda uzak duralım,
Virüsün şakası yok,
Bulaşıcı,
Yaklaşık bir metrelik sosyal mesafeyi koruyalım,
tokalaşma ve sarılmayı erteleyelim,
Koruyucu maske takmayı kesinlikle ihmal etmeyelim.
Diyanet işleri Başkanlığının coronavirüs nedeniyle "cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilecek" açıklamasına Şanlıurfa'da bir grup karşı çıktı.
"Diyanet'in kendi şahsi fetvasıdır, biz camilerde cemaatle namaza devam edeceğiz" açıklamasını okuduk.
Cehaletin böylesi,
Tüm dünya şokta.
Her ülke virüsün yayılmasını engellemek için sokağa çıkma yasağı, olağanüstü hal ilanı dahil halkın sağlığını korumak için çeşitli önlemler alıyor.
Bunlara laf anlatmak, tehlikenin önemini anlatmak  çok zor.
Önemli olan insan sağlığı.
Bunu anlamakta güçlük çekiyorlar.
Vatandaşın biri sosyal medyada "Allahın evinde virüs bulaşmaz" yazmış,
Bir diğeri "kader" olarak açıklamış.
Her ikisi de onlarca beğeni almış.
Bilinç yerlerde.
Virüs yayılırsa namazı kiminle kılacaklar acaba.
Bunca açıklama yapılıyor, umarım anlarlar.
Nitekim Diyanet İşleri başkanlığı yaptığı açıklama ile camilerin "cuma" namazlarına ve "kandile" kapalı olacağını açıkladı.
Sokaklarda, meydanlarda, AVM'lerde zorunlu olmadıkça dolaşılacağına, sıcak evinde eline aldığı bir kitabı, bir gazeteyi okumak coronavirüsün konuşulduğu ve yayılma eğiliminde olduğu şu günlerde yapılması gereken en iyi davranış olacaktır.


8 Mart 2020 Pazar

EN ACINASI ADALETSİZLİK



İnsanın özünde tüm canlılara karşı sevgi olmalı. Sevgi insanca yaşamanın anahtarıdır. Sevginin olmadığı yerde huzursuzluk, acımasızlık, adaletsizlik vardır.
İnsanlık tarihi yazıyla başlar. Yazının bulunması öncesinde mağara duvarlarına, taşlara yapılan çizimlerle geçmişi öğreniyoruz.
Tarihi araştırmalarla ortaya çıkarılan gerçekler, insanın mutluluğu ve huzuru için sevginin ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Bu bağlamda felsefede önemlidir.
Felsefenin özünde  doğruluk vardır.
Felsefe ise Hint, Çin ve Yunan felsefesiyle başlar.
Uygarlıklara ilişkin bulgular, arkeolojik buluntular, yazılı malzemelerin bulunması insanlık tarihi açısından önemlidir.
İnsanlık tarihi için önemli olan Sümerlerin kil tabletleri 19.yy. sonlarında bulundu. Tabletlerin çözülmesiyle beş bin yıl önce muazzam bir gelişme kaydeden Sümerlerin önemi anlaşıldı.
Kuşkusuz Yunan, Hint ve Çin felsefesi ile Sümerlerin kil tabletleri insanlık tarihi açısından değerli bilgiler içerir.
Önemli olan bu bilgileri anlayabilmektir.
Kibirden ve sevgisizlikten uzak bir yaşam sürmektir.
İnsanlık tarihinin geçmişinde olduğu gibi, bugününde ve geleceğinde de aranacak kriter sevgi olmalı.
Sevgisizlik ise bir henüz adı konmamış bir vefasızlık ve hastalıktır, kibirdir.
İnsanlığı bozar
Yıpratır
Dünyayı cehenneme çevirir
En acınası adaletsizliktir.
Sevgisizliği bertaraf etmenin yolu eğitimden geçer
Okumaktan
Okuduğunu anlamaktan geçer.
İçinde sevgi olan bir insan şanslıdır.
Sevgi olmadan insanlık olmaz.
Adalet olmaz.
Her insanın ruhunun varlığında, geleceğinde bir düşüş  ve yükseliş yaşanır.
Bu yükseliş ve düşüşte her insan mutlaka olması gereken dinginliği sağlamalı, yaşayacağı her olumsuzlukta içindeki sevgiyi tüketmemeli.
Yaşanabilecek her türlü şiddete karşı mücadele etmeli.


27 Şubat 2020 Perşembe

FIRÇADAKİ SON ŞİİR


Düş Batımı ve Bakıç Acısı romanlarının yazarı, değerli yazar Hanife Mert'in yazmakta olduğu ve sona yaklaştığı "Fırçadaki Son Şiir" adlı Orhan Veli biyografik romanından mini bir bölümü bloğumda paylaşıyorum. Kendisine başarılar diliyorum.
... 
Artık soğuk, karlı, tipili, yağmurlu kış mevsimi görevini tamamlamış bir memur gibi devir teslim yapmış ve görevi ilkbahara bırakmıştı. Havalar ısınmış, doğa canlanmış, güneş cömertçe yeryüzünü ısıtmaya ve ışıtmaya başlamıştı. Doğa gibi insanlar da, yeni güne uyanmış bebeğin saflığı, mahmurluğu, canlılığı, hareketliliği tadında karşılamıştı baharı. Kıpır kıpır içleri, umut doluydu. Zira yeni başlangıçlar, yeni umutlar doğururdu...
Orhan'da da benzer durumlar mevcuttu. Heyecanlı, umutlu, ve inançlıydı. Sıkıntıları olsa da çözeceğine yürekten inanıyordu. Yüreği sevgi doluydu, coşkuluydu...
Bir taraftan şefinden gelen ikazlar, bir taraftan Veli Bey ve Fatma Nigar Hanımın evlendirme çabaları, diğer yandan yayınlanan şiirleri ve gelen tepkilere rağmen inancını yitirmemişti. Öncelikle Fatma Nigar Hanımın, kısmen de Veli Bey'in, karabasan gibi üzerine çöken evlendirme konusundaki ısrarının yersiz olduğunu anlatmalıydı. Çünkü bu konu Orhan'ı rahatsız ediyordu.
" Evlenme konusu çok uzadı. Ben daha kendi arzularıma bile gem vuramayan biriyken, kendime bir ailenin sorumluluğunu nasıl yüklerim? Yok bu böyle olmayacak, annemle konuşup halletmem lazım gelecek" dedi iç sesi.
Sabah evden çıkacağı sırada Fatma Nigar Hanım Orhan'ı durdu:
-Orhancığım, güzel evladım ne oldu konuştuğumuz konu, düşündün mü? diye sordu.
Orhan bu soruyu bekliyordu."İşte tam zamanı"diye düşündü..
-Düşündüm... dedi sustu...
Fatma Nigar Hanım merak ve heyecanla baktı oğlunun yüzüne.
Orhan annesinin olumlu bir yanıt alacağı hissine kapılmasını engellemek için tekrar konuşmaya başladı:
-Bak anne seni çok severim bilirsin...
Fatma Nigar Hanım teyit edercesine başını öne arkaya doğru salladı.
-Bilmem mi evladım, elbet bilirim. Ben de seni çok severim. Teklifimi geri çevirmeyeceğini de bilirim dedi gülerek.
Orhan ciddiyetini bozmadan devam etti:
-Senin üzülmeni de istemem. Gel evlenme konusunu erteleyelim. Şundan emin ol ki adayın kim olduğunun önemi yok. Bu konuda bir fikrim olursa ilk sana söyleyeceğim, dedi.
Kapıya doğru yürüdü. Fatma Nigar Hanım Orhan'ın kesin tavrı karşısında öylece baka kaldı ardından. Artık bu girişimlerinin sonuç vermeyeceğini anlamış, kararı Orhan'a bırakmıştı.
Melih'in yokluğu, baharın gelişi ve şiire dair düşüncelerini harekete geçirememek sıkıntıya sokuyordu Orhan'ı. Kafasında sürekli şiiri, yapmak istediklerini ve sonucunu düşünüyordu. Zira düşünceler beynini esir almış gibiydi. Zihninde her kafadan bir ses çıkıyordu. Aslında şiire dair düşünceleri Oktay ve Melih'le yaptıkları zorlu tartışmalarının ardından son şeklini almıştı. Üçü de hem fikirdi. Ancak düşüncelerini eyleme geçiremedikleri için huzursuzdu. Ona göre eyleme dönüşmemiş düşünce etkisiz bir düşünceydi.
Onlar artık biliyordu ki Türk Edebiyatı'nda şiiri, anane şiiri olmaktan, şairanelikten kurtarmak gerekiyordu. Bunda hemfikirdiler. Şiir bir söz söyleme sanatı olduğuna göre sözü etkili kılan şey ona yüklenen anlamdır. Yani şiirde anlam önemlidir. Anane, şiiri nazım kuralları çerçevesinde muhafaza etmiştir. Nazımın belli başlı unsurları ise vezin ve kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın temini,yani hafızayı güçlendirmek amacıyla kullanmışlardır. Zamanla bu durum hoşlarına gitti ve bunu vezinle birlikte kullanmayı maharet saydılar. Bu haliyle şiir günlük konuşmadan tamamen farklı ve nisbi bir *garabet arz etmektedir.
İnsanları duygusallığa sevk eden ve belli bir kesime hitap eden sözcükleri; aruz- hece gibi ölçülerle; redif, kafiye, mısra gibi dayatmalarla ve ayrıca teşbih, teşhis, tecaülü arif gibi sanatlarla kurallara boğmaktan kurtarmak gerekiyordu. Sözcükler özgürleştirilmeli, duygular anlatılırken net ifadeler kullanılmalı. Şiir bir kesime değil, tüm halka mal edilmeli. Dağdaki çoban, şehirdeki memur, meyhanedeki sarhoş, sokaktaki satıcı, kerhanedeki hayat kadını, hapishanedeki kader mahkumu da şiire konu edilmeli. Onlar da şiir okuyabilmeli" düşüncesi geçiyordu zihninden. Orhan çocukluğundan kalma; alnından şıpır şıpır ter damlayan, avuçları nasırlı Çamur İhsanları, Çolak İsmail'leri, Karpuzcu Tahsin'leri hiç unutmamıştı...
Bu düşünceler eşliğinde kendini, PTT müdürlüğünün bulunduğu Evkaf Apartmanının önünde buldu. Vakit bir hayli geçmişti. İçeri girip girmeme konusunda kararsızdı. Yine asık suratlar, ceza zarfları ve nasihatler istemiyordu. Ani kararla içeri girdi. Düşünceleri gerçekleşmişti. Masasına geçti. Ağzı açılmamış ceza zarfları karşılamıştı. Onlara baktı hüzünlü... Sonra servis şefine baktı gülümseyerek. Şef gözlerini kaçırdı... "Yapacak bir şey yok. Tek çare..." diyordu düşünceleriyle. Orhan şefin masasına geldi:
-Ne yapmam gerekiyor şefim? diye sordu.
Mehmet Şef başını masadan kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden Orhan'a baktı.
-Olmuyor bu şekilde Orhan Bey... dedi. Orhan anlamıştı.Masasına geri döndü. Çekmeceden çıkardığı çizgisiz beyaz kağıda istifasının kabul edilmesi için gereğini arz ettiği ve altına adını soy adını yazıp imzaladığı kağıdı şefine verdi. Duygusal bir sahneydi yaşanan. Vedalaştıktan sonra oradan ayrıldı . İnanılır gibi değildi. Artık o tekrar işsiz kalmıştı. Annesine babasına ne diyecekti, diye düşünürken vazgeçti bu düşünceden. Artık olan olmuştu. Pişman değildi. Önüne bakmalıydı. Zira edebiyat adına, özellikle şiir adına yapacakları çok fazla şey vardı.
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
...
diye başlayan dizeler geldi geçti zihninden.
*garabet: dil kurallarına ve genel kullanışa aykırı olan, yadırganan sözcük ve tümceler kullanma durumu.
Muhabbetle,
Hanife Mert.


13 Şubat 2020 Perşembe

CORONA VİRÜS



Geçen Aralık ayında tespit edilen corona virüs (covid-19) salgınında şu ana kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 1389'a virüse yakalananların sayısı ise 60.329'a yükseldi. Bu sayı her geçen gün artmaktadır.
Hong Kong'da dünyaca ünlü, salgın hastalık uzmanı profesör Gabriel Leung, yeni tür corona virüs salgınının kontrol altına alınmaması halinde dünya nüfusunun %60'ını etkileyebileceğini söyledi.
Hal böyleyken
Sars, Ebola, Corona virüs ve benzeri salgınların yayılmasında etkili olan şey nedir sorusuna verilecek kısa cevap;
Gıda ürünleri cevabıdır.
Bu tür virüs salgınlarının Afrika ve Asya kaynaklı olması da insanların beslenme alışkanlıklarıyla, kısacası yedikleri gıda ürünleriyle yakından alakalıdır.
ABD dünyanın en güvenli gıda ürünlerine sahip olmakla övünen bir ülke.
Belki öyle, belki de değil.
Çünkü orada da her yıl insanlar gıda kaynaklı hastalığa yakalanıyor ve binlerce kişi hayatını kaybediyor.
Tarladan mutfağa, sudan mutfağa, yaban hayatından mutfağa tehlike her yerde.
Epidemiyoloğ'lar (salgın hastalıklar uzmanı), kontamine (bulaşmış)  gıdayla neden olduğu hastalıklar arasındaki esrarengiz bağı araştırmak için çaba sarf ediyor.
Suçlu yiyecekler mutfaklarda, restoranlarda, sokaklarda satılan gıda ürünlerinde, deniz ürünlerinde, yolcu gemilerinde, çiftliklerde, aile toplantılarında, pazar yerlerinde, eğlence merkezlerinde, huzurevlerinde, toplu taşım araçlarında, kalabalık meydanlarda, AVM'lerde kısacası insanların bulunduğu her yerde.
Özellikle çok genç ve çok yaşlılarda,
İnsanları zayıf düşüren ve öldüren hastalıklara,
Yaşamımızın en az tehlikeli etkinliklerinden biri olduğunu düşündüğümüz,
Yemek yemekten yakalandığımız gerçeği gün gibi ortada.
İlk bakışta insan yaşamının olmazsa olmaz temel bir unsuru olan,
Refah,
Güvenlik,
Ve hatta sevgiyle bütünleşmiş,
Gıdalarla,
Tehlikenin,
Yan yana olması
Gıda üretimi ve denetimi konusunda
Daha bir dikkatli olmamızı,
Tükettiğimiz besinlerin tehlikeli
Böcek ilaçları,
Kanserojenler,
Kimyasallar,
Zehirli metallerle  kirlendiğinin bilincinde olmamızın önemini bir kez daha kavramamız gerekir.

4 Şubat 2020 Salı

YALANLAR ÜZERİNE KURULU BİR YAŞAM



Vural Savaş'ın "Aşk, Şiir ve Müziğin Coşkusuyla" kitabındaki "İnsan hayatında en önemli şey aşk ve sanattır" yazısında, Yılmaz Karakoyunlu'nun 13 Mart 1998 tarihli " Günahların Gömülmesi "  başlıklı makalesinde yer alan ilginç bir bilgiye yer veriliyor.
"Arap dünyasında 'defnüzzünüp" denilen bir takiyye yöntemi vardır. Bu takiyyeyi Türkçeye 'günahların gömülmesi' diye çevirebiliriz. Günahkârlar kendilerini temize çıkartmak için bir meydanda toplanırlar. Yüksek sesle suçsuz olduklarını ve günahlarından kurtulmak istediklerini söylerler. Kendi elleriyle bir küçük çukur kazarlar. Buna 'fazilet çukuru' denir. Geçmişle ilgileri kalmadığını ve günahlarını fazilet çukuruna gömdüklerini haykırırlar. Birisi çukuru örter ve emaneti devralır. Böylece günahkârlar sanki bir suçları yokmuş gibi birdenbire arınmış olurlar..."
Ne güzel bir yaklaşım değil mi? Birilerine karşı hata yap, günah işle sonrada açtığın çukura günahlarını koy ve kurtul. Hayatın içinde yaşananları deşifre eden bir uygulama olsa gerek bu. Bu gelenek olasılıkla şimdilerde tamamen ortadan kalkmıştır. Lakin, geçmişten günümüze uzanan çizgide insanların yaptıklarından kurtulmak için çareler aradığını da gözler önüne sermektedir.
Elbette bu çare arayış herkes için söz konusu değildir.
Tarihi geçmiş incelendiğinde kendi çıkarı için diğerine yapılan zulümler, haksızlıklar, ötekileştirmeler, yalanlar üzerine kurulu bir yaşam inşa edildiği görülür. Ne yazık ki bugün bu yanlışlar devam etmektedir. Oysa ki, önemli olan insanlığın yaptığı hataları görüp bir kez daha tekrarlamaması, huzur ortamı içinde yaşamasıdır.
Tüm olumsuzluklarda, mağdur olanlar travmalar yaşamakta, diğeri ise içinde bulunduğu düşüş ve çürüme ile yüzleşmek ve itiraf etmekten  çok uzakta kendini ve yaptıklarını sorgulamaktan kaçınmaktadır.
İnsanlığa karşı yapılan adaletsizlikler geçmişten günümüze devam eden çıkarcılığın, cehaletin sonucudur. İnsan kolayca yargılamak, hüküm vermek ve hayatı böylece devam ettirmek ister. Oysa ki yargılama kolay bir şey olmamalı. Gerçeği bulmak için çaba sarf etmeli.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde toplumlar sancılı günler geçiriyor.
Yaşanan sancıyı umuda, mutluluğa, güvene, hoşgörüye dönüştürmek için elden geleni yapmak gerekir. İkiyüzlülükten kurtulmak, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu iyi analiz etmek gerekir. Gerçekten insanlığın buna ihtiyacı var.