24 Ocak 2018 Çarşamba

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar şehrin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babam. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…


 Not: Öyle anlar var ki insan yaşamı boyunca unutamaz...

10 Ocak 2018 Çarşamba

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (3)

Hakan, anasının kendisi ile paylaşmak, anlatmak istemediği sorunun ne olabileceğine kafa yorarken anası, Hakan'ın ellerini avuçlarının içine aldı.
Gözlerinde hüznün, öfkenin çığlığı... Umudun çığlığı...
Usulca konuşmaya başladı.
"Oğul" dedi " artık büyüdünüz bazı şeyleri anlayacak, idrak edecek yaştasınız. Sizden bir şey saklayacak değiliz. Saklanacak bir şey de yok zaten. Lakin, sizlerin üzülmenizi istemediğimiz için bazı şeyleri sizinle paylaşmaktan kaçınıyoruz..."
Hakan merakla anasını dinliyordu...Dinlerken evin duvarları bağırıyor, ağlıyordu. Sert bir rüzgarın kaya duvarını dövmesi gibi öfkeliydi duvarlar.
"Oğul, biliyorsun yıl boyu ürettiklerimizle kıt kanaat geçiniyoruz..."
Çaresizliğin dışa vurumu ne büyük acıydı.
"Ne üstte var ne başta. Babanın kara lastikleri iyice yıpranmış, adamcağız yenisini bile almak istemiyor. Sen de okul kazandın. Sana ayrı bir masraf gerekir...Babanın günlerdir düşünceli olmasının sebebi bu..."
Neden insanlar yoksuldu, çaresizdi, yüzlerinde yılların çilesi, acısı vardı, neden yüzleri gülmezdi?
...
Hakan anasına bakıp gülümsedi.
Anasının avucundaki ellerini usulca çekti.
Söylenenleri biliyordu.
...
Anasının umutsuzluğu karşısında canı sıkılmış içinden, "Keşke, okulu kazanmasaydım da anam üzülmeseydi, keşke bu yokluk olmasaydı."
Elden gelen bir şey yoktu...
 Hem okuyup da ne olacaktı ki? Anasından ayrı kalacaktı okulu bitirdiğinde.
...
Kendisi de kaç gündür bu durumu düşünüyor, babasına okul ile ilgili düşüncelerini söylemek istiyordu.
Hazır anası karşısındaydı. Hem konuyu o açmamış mıydı? İçinden geçenleri söylemeli rahatlamalıydı.
"Biliyorum ana biliyorum üzülüp kendinizi harap etmeyin. Bir yol yordam buluruz. Kaç gündür bende sizinle bunu konuşmak istiyordum. Fakat babamı üzgün görünce bilmediğim başka bir şey sebebiyle babamın üzüldüğünü düşündüğümden bu konuyu bir türlü babama söyleme fırsatım olmadı..."
Anası şaşırmıştı Hakan'ın söylediklerine. Konuşurken yüzüne bakmıştı sorar gibi.
Hakan'ın konuşması sonrasında gözleri nemlenen ana, buruk bir sesle " Hiç kimse yoksullukla imtihan edilmesin oğul, evladına karşı boynu eğri olmasın. Kaç gündür babanla konuşuyoruz... 'Hakan yıllarca dirsek çürüttü. Çalıştı çabaladı, yokluk içinde okudu... Ders kitaplarını alamadığımız zamanlar oldu, arkadaşlarından aldığı  kitaplarla çalıştı. Yamalı pantolonla okula gitti. Çileyi dert etmedi. Benim neden harçlığım yok demedi. Okul kantininin yolunu bilmedi. İstediklerini bir türlü veremedik. Şimdi ise okuyabilmesi için para lazım.' Ne yapacağımızı biz de şaşırdık evlat"

...

4 Ocak 2018 Perşembe

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (2)

Hakan böyle anlarda anasına sığınır, öğrenmek istediklerini anasına sorardı. Anasına güvenirdi, sığınacağı güvenli bir limandı onun için her daim ana kucağı.
Hakan'ın anası uzun boylu, ince zayıf, güzel bir kadındı. Gece demez gündüz demez çalışırdı. Gündüzleri tarlada bağda, bahçede eşine ve çocuklarına yardım eder, geceleri evde kalan işleri tamamlardı. Anadolu kadınının  çektiği çileyi onda görmek mümkündü. Yemenisinin altında iki  örük halinde siyah uzun saçları vardı. Ela gözleri çok güzeldi. Çocuklarına düşkündü, onlara her zaman güler yüzlü davranır, incinip kırılmalarına müsaade etmezdi.
Hakan'ın "bu durum beni üzüyor" demesi karşısında, babanın içine kapanmasının nedenini nasıl açıklayacağını bilemiyordu.
Ya Hakan kırılır, üzülürse, ya okumaktan vazgeçmeye kalkarsa o zaman ne yaparlardı, yaşanacak düş kırıklığının Hakan'a vereceği huzursuzluğu nasıl önleyeceklerdi o zaman.
Bunu göze alamazlardı. Evlatları onlar için her şeyden önemliydi.
Hakan nasıl da mahcup bakışlı, nasıl da içliydi. "Bu yoksulluk kader değil, bu yoksulluğun belini kıracağım bir gün" derdi anasına.
Hakan anasının  gözlerine baktı. Anasında da babasında olduğu gibi aynı durgun, aynı acı dolu bakışları gördü. Belli etmemeye çalışsa da  bir kederi vardı anasının belli ki.
Hakan anasının gözlerinin nemlendiğini de fark edince "neler oluyor" diye kendi kendine sordu.
"Bir sorun mu var? Varsa neden bizlerin bilmesini öğrenmesini istemiyorlar acaba? Yoksa babam hastamı, bizden bunu mu saklıyorlar?" diye bin bir türlü düşünce geçti aklından.
Anası Hakan'a dönüp, belli belirsiz bir sesle "oğul" dedi, " hayatta bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Bazen istemesek de kadere boyun eğmek zorundayız. Elimizde gelse değiştiririz ama. Yoksulluğun gözü kör olsun. Yıllardır çalıştık çabaladık, sizleri en iyi şekilde yetiştirmek için çok uğraştık. Yine de size hak ettiğinizi veremedik..."
Anası lafının devamını getiremedi. İçinde tarif edemediği bir öfke vardı.
Göğsü inip inip kalkıyordu.
Sonunda daha fazla dayanamadı.
Gözlerinden yağmur gibi yaşlar yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.
Hakan bir anda anasının hıçkırıklara boğulduğunu görünce ne yapacağını şaşırdı.
Koşup anasına sıkıca sarıldı.
"Ah anam güzel anam"  deyip o da başını anasının göğsüne dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Hakan anasının neden ağladığını bilmese de, anasının ağlamasına dayanamamış gözlerinde yaşlar sel olmuştu.
Ana oğul sakinleşinceye kadar birbirlerine sarılıp göz yaşı döktüler.
...
Hakan hayata kahrediyordu...
Ana ve babasını bu yoksulluktan, bu çileli hayattan kurtarmak için var gücü ile çalışacağına kendi kendine söz vermişti.
Yeter ki okulu bitirip mesleğine kavuşabilsindi.
...
Hakan anasının yüzündeki çizgilere şefkatle dokundu.
Anasının sakinleşmesini bekledi.
Anası sakinleşip gözlerinden akan yaşları sildikten sonra Hakan'ın yüzüne baktı. Babasının üzüldüğü şeyi nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Ya Hakan üzülürse diye düşünüyor, söylemekten vazgeçiyordu.
Hakan anasının  bu ikircikli halinden iyice kuşkulanır olmuştu. Neler oluyordu da olan biteni kendisine söylemek istemiyordu anası. Oysa bugüne kadar olan bitenleri kolayca çocukları ile paylaşırdı.
Şimdi neden paylaşmak istemiyor, yutkunup duruyordu.
Hakan buna bir anlam veremedi. Terledi, yanaklarının kızardığını hissetti. Bedenini soğuk bir ürperti sardı. Anasından uzaklaştı, evin önündeki küçük bostanın duvarına yaslandı, yüreğinde fırtınalar kopmaya başladı.
Anası Hakan'ın bu durumunu fark edince daha fazla durumu Hakan'dan saklamanın faydasız olduğunu düşündü.



2 Ocak 2018 Salı

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (1)

Her yazı okurunun aklında bir kaç cümleyle kalır. Bazen okur okuduğunu unutmaz, nasıl ki yaşadığı gelgitleri, hayatına şekil veren olayları unutamadığı gibi. Bazen insan çok şanslıdır. Sanki o yazı, o öykü, o roman size ulaşmak için doğru zamanı seçmiştir.
Bazen de doğru zamanı değil, doğru olmayan zamanı seçmiş, adını koyamadığınız bir duyguya hapsetmiştir sizi.
Her yazıda okur kendine göre gerçekleri bulur,  sorgular.
Her öykü, her roman yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları ulaştırır okuyucuya.
...
Her insanın yaşamında mutlaka "yarım kalan" bir şeyler vardır.
Ya da "keşkeler", "olmaması gerekenler".
Sonuçta insan yaşadıklarının bedelini kendisi öder.
...
Bazen insan kendini yazar farkında olmadan. Bazen de yazdıkları bir kurgudur. Gerçekle kurguyu ayırt etmek ise okuyucuya düşer.
...
Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı, kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarıp sarmalanıp verildiğinde Hakan.
Yokluklar içinde büyüdü.
Çocukluğunda acıyı da gördü, sevinci de, kimsesizliği de hissetti, sahipsizliği de. Etrafında olup bitenleri öğrenerek büyüdü. Kimi gördüklerini belleğine kazıdı, kimi gördüklerini sildi attı.
Babası, anası, kardeşleri benzer yokluğun, el emeği göz nurunun etkili olduğu ortamda yaşadı.
....
Hakan çok çalışkandı. Hırslıydı, bu zor yaşamdan kurtulmanın çaresinin okumak, bir meslek sahibi olmak olduğunu öğrendi sonraları.
"Ben de okuyup bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı.
Her ilçe pazarına babasıyla birlikte gittiğinde yaz sıcağında dut ağaçlarının gölgesine atılmış masalarda okey oynayıp, çayını kayıtsızca yudumlayanlara "neden bunlar da bizim gibi sıcakta çalışmaz da ağaç gölgesinde zaman geçirir" diye hayretle baktığı zamanlar oldu.
...
"Ben hayata şanssız başlayanlardanım. İnsanlık anlayışım çocukluğuma dayanıyor. Aile sevgisinin ne demek olduğunu tüm zorluklara, acılara, sıkıntılara rağmen öğrendim. Bir kenara atılmak bana göre değil. Çocukluğumda çektiğimi sıkıntıları hayat boyu çekmek istemiyorum..." düşünceleri onu hiç terk etmedi.
...
Hakan okulda var gücü ile derslerine çalıştı. Olmayan, alamadığı ders kitabını, lise sonda üniversiteye giriş hazırlığı için dershanelerin çıkardığı soru kitaplarını arkadaşlarından aldı.
Hakan okulda başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri de arkadaşları da onu severdi. O da okulunu, öğretmenlerini, arkadaşlarını.
...
Sıkıntılı günler bir biri peşi sıra geçip gidiyordu. Hakan üniversite sınavlarında başarılı olmuş, üniversiteyi kazanmıştı. Hem de en çok istediği bir bölümü.
"Eğitim Fakültesini"
Başarısına babası, anası, kardeşleri de çok sevinmişlerdi.

Aradan günler geçti. Yaz sıcağında yapılması gereken işleri bitirmişlerdi. Yeterli olmasa da yine de bereketli bir yıl olmuştu. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı.
Babasının üniversiteyi kazandıktan sonra düşünceli hali Hakan'ın gözlerinden kaçmamıştı.
Hakan artık bir çocuk değildi. Hayatın gerçeklerini görüp, anlayacak yaştaydı.
Bir gün dayanamayıp anasına sordu;
"Ana" dedi, bu seslenişte bir acı vardı belli belirsiz.
Anası sorgulayan gözlerle telaşla oğluna baktı;
"Buyur oğul" dedi " bir şey mi diyeceksin."
Hakan anasının gözlerinden gözlerini kaçırarak;
"Ana, ben üniversiteyi kazandıktan sonra babamda bir durgunlaşma var. Eskiden olduğu gibi konuşmaktan kaçınır bir hali var. Sanırsın kendinden kaçıyor. Bunun sebebi nedir? Beni bu durum üzüyor."
Anası Hakan'ın söylediklerini usulca yemenisi ile nemlenen gözlerini silerek dinlemiş, ne cevap vereceğini düşünürcesine bir süre sessiz kalmıştı.


27 Aralık 2017 Çarşamba

YAKUP VE KADIN

Kaç gündür üzerimde bir kırgınlık var. Soğuk algınlığıdır herhalde. Geçer nasılsa. Hergün bir kaç internet sitesinde haberlere bakarım. Bakalım bugün neler olmuş diye.  Haberlerin çoğu can sıkıcıdır. İnsanların birbirlerine karşı yaptıklarını haberlerde, TV programlarında gördükçe insan insanlığından utanıyor.
Önceki gün bir haber dikkatimi çekti. Bir an duraksadım. Okuduklarım doğru mu yanlış mı diye gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Acaba kırgınlığım mıydı beni yanıltan. Hayır maalesef okuduklarım gerçekti. Habere konu bir öğretmendi. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir öğretmen.
Konya'nın Selçuklu ilçesindeki bir Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde görev yapan Felsefe öğretmeni "ya benim çok sapık duygularım var ya da şeytan onlara uğramıyor... Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size üflemiyorsa ya erkekliğiniz ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir..." mesajını Twitter hesabından paylaşmıştı.
Okuyunca insanın nutku tutuluyor adeta, toplumun ve insanlığın kabul etmeyeceği bu sözler karşısında.
Bir öğretmen bunları söyleyen. Gençleri yetiştirmek için eğitilmiş biri. Bir felsefeci. Nasıl bir felsefe öğretmeniyse artık, felsefeden çok öğrencilerin vücut hatları ile ilgileniyor. Demek ki bunu söyleyenin felsefe anlayışı alan değiştirmiş!
.....
Yakup üniversitede okumaktadır. O yıllarda tanıştığı ve sevdiği bir de kız arkadaşı vardır. Ve kız arkadaşının kardeşi ile de aynı okulda öğrencidir ve Yakup'un can dostudur.
Bir gün öğrenci olayları sırasında yanında bulunan kız arkadaşı vurulup hayatını kaybeder. Yakup yıkılmıştır. Can dostunun yüzüne nasıl bakacaktır.
Kız kardeşinin hayatını kaybetmesine Yakup'un sebep olduğunu düşünen Emre, Yakup'un pişmanlığına aldırmadan o acı içinde silahını çekip Yakup'a doğrultur.
Yakup sevdiğini kaybetmenin acısı ile zaten kendinde değildir. Yaşamına bu şekilde son verilmesini o da ister. Lakin Emre silahı Yakup'un sağ bacağına doğrultup iki el ateş eder. Ve çekip gider. Can dostunu öldürmeye kıyamamıştır.
Yakup uzun süren tedavi sonrasında sakat kalır. Ayağını sürümektedir artık. Yürümek ve merdiven çıkmak onun için çok zordur. Okulu da bırakır Yakup.
Aradan yıllar geçer. Yakup babadan kalma üç beş kuruşla bir lokanta açar. Dürüstlüğü, yoksula yardımı, insanlığı ile çevreden saygı duyulan, güvenilen birdir artık o.
Yıllar, aylar, günler birbirini kovalar.
Yakup evlenmemiştir. Kız arkadaşından sonra bir başkası ile evlenmeyi düşünmemiş, tek başına aldığı evde yaşamakta, lokantasında ki işleri iyi kötü takip etmektedir.
....
Evinin yanında uzun yıllar boş kalmış, bakımsız, yıkık dökük metruk bir ev vardır.
Bir gün akşam üzeri lokantadan eve dönerken metruk evde bir ışığın yandığını görür. Merak eder. Yanılıyor olmalıyım diye düşünür.
Ertesi gün işe erken gitmez. Öyle ya uzun yıllardır metruk olan eve birileri taşınmış, komşu olmuşlardır. Kimdir, kimlerdir diye merak edip öğrenmek ister.
Eve gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadını görünce adeta şok yaşar.
Çünkü kadın, yıllar önce kaybettiği Meryem'ine benzemektedir. Kaşları, gözleri ile adeta o dur. Yakup sararıp, sarsılır, vücudu -70 derece soğukta kalmış gibi zangırdar.
...
Kadın eve yeni taşındığını, yalnız yaşadığını, işe ihtiyacı olduğunu, evde yiyecek bir lokma ekmeğinin olmadığını söyler konuşma sırasında.
Yakup bir lokantası olduğunu söylemez. Çekinir. Sessizce uzaklaşır oradan. Uzaklaşırken "ihtiyacın olduğu zaman kapımı çekinmeden çal" der.
Aradan bir kaç gün geçmiştir. Yakup yaşadığı benzerlik karşısında hala şaşkındır.
Kadın aramasına rağmen bir türlü iş bulamaz. Çaresizdir artık. Evde de yiyecek bir tek lokma bir şey yoktur. Elindeki üç beş kuruşta bitmiştir.
Ne yapacağını, ne edeceğini düşünürken Yakup'un "ihtiyacın olduğunda kapımı çekinmeden çal" sözleri gelir.
....
Yakup o günlerde soğuk algınlığı ile mücadele etmekte, evinden lokantaya gidememektedir. Hastadır.
Kadın sabahın erken saatinden akşam saatlerine kadar Yakup'un evden çıkmasını bekler.
Lakin Yakup çıkmaz.
Kadın iyice meraklanır. "acaba bir şey mi oldu adama" diye düşünüp Yakup'un kapısını çalar. İçeriden ses soluk gelmez. Tam ayrılmaya karar vermişken kapıyı son bir defa çalar.
Kapı yavaşça açılır. Yakup sararmış yüzü ile kadını buyur eder.
Kadın "siz hastasınız" der.
Yakup "soğuk algınlığı geçer" der.
...
Kadın durumunu anlatır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok. İşte bulamadım der." Lokantanda benim yapacağım bir iş var mıdır demeye de çekinir.
Yakup kadının durumunun farkındadır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok.." dediğine göre açtır da.
Kadın ayrılacakken "gitme bana sıcak bir hasta çorbası yap. Mutfakta her şey var. Hem çay da demledim beraber içeriz " der.
Maksadı aç olan kadının karnını doyurmasıdır.
Kadın  büyük bir mutlulukla içeri girer. Mutfakta sıcak bir çorba yapar. Hem kendisi de kaç gündür sudan başka bir şey içmemiş, yememiştir.
Karşılıklı çorbalarını içerler.
...
Yakup kadının iş istemek için geldiğini, ama söyleyemediğini anlar.
O söyleyemiyorsa ben lokantada çalışır mısın diye sorayım der.
"Lokantada yeni bir elemana ihtiyaç var. Temizlik yapabilecek, bulaşıkları yıkayacak birine. Sen iş bulamadıysan gel çalış istersen" der.
Kadın "bilmem ki yapabilir miyim" diye cevap verir.
Yakup "yaparsın. Yarın hemen gel işe başla"
Ve kadın ertesi gün lokantada işe başlar...
...
İki olay.
Birincisinin kadına bakışı ile ikincisinin bakışı ortadadır.



19 Aralık 2017 Salı

BEN BİLİRİM ORALARI

Akşamın alacakaranlığından gündüzün aydınlığına… İri ıslak kar taneleri. Yeni yakılmış soba bacasının etrafında tembelce dönüyor… Evlerin damlarında, insanların omuzlarında ve şapkalarında ince bir katman oluşturuyor…
Kadınlar, erkekler, çocuklar düşünceli…
Ben bilirim oraları…
Yıllar yılları, aylar ayları kovalasa da insan gördüklerini unutmuyor…
Yassı lepik taşları ve kalın bir toprak örtüsü ile oluşturulan düz damlı evler…
Bağlantı yerleri beyaz badana ile özenle belirlenmiş taş duvarlar…
Önlerinde kaz sürülerinin kaygısızca volta attığı evler…
Korkunç bir havada bulutlar kâbus gibi üstlerine çökerken, sıcaklık hızla düşer.
Rüzgâr anaforlar çizerek kayaların tepesinde uğuldar.
Sonrası biraz yağmur, belki biraz dolu…
Nisan ayı bile soğuktur oralarda… Kar diz boyu.
Soğuğun ürkütücü gücü ve aylar sürecek bir beyaz örtü…
Yollar kapanır…
Yollarda dozer uğultuları,
Ovayı seyreden aç kurt sürülerinin uğultusuna karışır,
Orası gölün yamacına sırtını dayamış Çıldırdır.
Ardahandır,
Doğruyoldur,
Yakınsudur,
Buzun ve balığın yurdu Çıldır Gölüdür,
Orası insandır, sevgidir, kültürdür
Şafağın erken söktüğü, güneşin erken battığı yerdir…
Konuşmazlar susarlar
Gözleri yollarda hasretle gurbete gideni arar
Derin uykularındadır çocuklar
Hastaları kızaklar taşır
Gözler bir açılır, bir kapanır
Orası Hanaktır, Posoftur.
Gün gelir göl buz tutar
Buzu delen kazma sesleri alın terine karışır.
Çocuklar kızaklarıyla kayar… Sert rüzgârlara inat.
Taş evler… Küçük pencereler… Etrafta tezek yığınları.
Kuş uçmaz, kervan geçmez oralarda.
Kuzey kışının acımasızlığında… Gün boyu Tezek dumanlarının eksilmediği ocak başlarındadır çocuklar, yaşlılar.
Geceleri Ay yüzünü gösterip parlasa da, yıldızlar ulaşılmazdır oralarda.
Sadece yıldızlar mı?
Varın siz sorun onlara.
İnsanlar işsizdir çoğunlukla, türküler yanık.
Gecenin o beyazlığı içinde, yıldızların bile göremediği bir yerde işitilmez sesleri.
Tilkinin bakır döktüğü topraklarda kuşlarda, hayvanlarda açtır… Aynı kaderi paylaşırlar insanlarla.
Buz kesen havalarda insanlar ekmek peşindedir…  Sabahın alacakaranlığında… İşçi kahvehaneleri dolup dolup taşar.
Kimisi o gün günü kurtarmıştır, kimisi bir sonraki günde arar umutlarını,
Çamura, kara, poyraza, soğuğa aldırmadan.
Eli koynunda boynu büküktür oraların insanı…

Ben bilirim oraları…

3 Aralık 2017 Pazar

BİR YOL HİKAYESİ (BAKIŞ ACISI)

Bazen insan sabah kalkınca alacakaranlığın dinginliğinde, perdeleri çekili odanın bir köşesinde bulunan masanın başında yazmaya başlar. Yazmak, düşünmek, okumak, kurgulamak bir tutkudur artık.
Yazar Hanife Mert'in "Bakış Acısı" romanını elime aldığımda; yazarın önsözde yazdığı "Halkın yazarlardan, akademisyenlerden, sanatçılardan, siyasilerden beklentisi; halk arasında doğru ya da yanlış olduğuna bakılmaksızın, sorgusuz sualsiz kabul edilen kemikleşmiş bazı sorunların gün yüzüne çıkarılabilmesi için, gerçeklerin anlatılarak, kapı aralanması ve devamında kendilerinin araştırarak, sorgulayarak gerçeğe ulaşmasını sağlamaktır. Ben de üzerime düşeni yerine getirmek için "Bakış Acısı" isimli kitabımı kaleme aldım." satırları dikkatimi çekti.
Yazar neden bunu yazmak gereğini duymuştu? İşte tam da bu soru belleğimizdeki yerini korurken İlerleyen sayfalarda okuyucu bunun nedenini daha iyi anlıyor, yorumluyor.
Yazar, farklı bir anlatım tarzı ile klasik anlatım tarzından uzak üzerinde düşünülmesi gereken olayların dökümü ile karşımıza çıkıyor.
Eser yer yer otobiyografik özellik taşıyor. Yazar süreç içinde roman kahramanı Elif'in yerini alıyor. Bir genç kızın gözünden bir yol hikayesi anlatılıyor. Çoğumuzun yakından bildiğini düşündüğümüz bir yol hikayesi. Hikaye okuyucuyu adeta kendine çekiyor. Bir yandan satırlar bir biri ardına akarken, diğer yandan düşündürüyor.
Varoluş sorunları roman kahramanlarının yaşadığı olaylarda karşımıza çıkıyor. Nedeni sorgulanıyor. "Alevi olmak evlenmeye engel mi ?" sorusu ile yüzyıllardır toplumun içinden çıkılması zor bir sorununu dile getiriyor.
Yeryüzünde varlığını devam ettiren milyarlarca insanın farklı inançları, kültürleri, yaşam tarzları vardır. Bunlar arasında  elbette birbirine benzemeyen farklılıklar söz konusudur. Önemli olan o farklılıklara saygı duyup birlikte sorunsuzca yaşamaya devam etmektir. Gerçekleri araştırıp öğrenmeden, kulaktan dolma yalan yanlış, doğruyu yansıtmayan bilgilerle hareket etmek doğru değildir. Toplum artık bunu aşmalıdır.
Yazar bu gerçeği vurguluyor. Anadolu binlerce yıldır bağrında yaşayanları ile bir mozaiktir. Hem de paha biçilmez elmas değerinde bir mozaik...Her parçası ayrı bir değerdir. Yüzyıllar boyunca yan yana duran bu değerler birbiriyle kaynaşmış, özleşmiştir...Hepimiz Allah'ın yarattığı kullarız. Elbette aramızda farklılıklarımız olacak. Farklılıklarımız zenginliğimizdir, birini diğerine üstün yapmaz."   Cümleleri bir gerçeği dile getiriyor. Sorunu detaylı ele almasa da anlattıklarından anlıyoruz.
Dolayısıyla bu varoluşsal sorunlar nedeniyle insanlar arasında iletişim sorunları karşımıza çıkıyor. Alevi bir genci seven genç kızın ailesi ile anlaşamaması sonucu bunalıma girmesine rağmen mantıklı düşününce, aşk ve sevginin varoluşsal sorunlarının saygı çerçevesinde üstesinden gelinebileceğini duyumsatıyor.
Yazarın,"Özetle Hilal, insanları olduğu gibi kabul etmek, onları değiştirmeye çalışmadan, kendi doğrularımızı dayatmadan, karşılıklı saygı çerçevesinde yaşamımızı sürdürmeye çalışmak zorundayız...Olaylara ve insanların fikirlerine müdahale etmek, insanlara karşı ön yargıyla yaklaşmak insanı her daim yanıltabilirdi" söylemi de sevgi ve saygının önemsenmesinin altını çiziyor.
Elif'in ailesi ve yakınları ile çocukluğunda, öğrenim hayatında, iş hayatında yaşadığı sorunlar; üvey annesinin Elif'e kültürel dokudan kaynaklanan nedenlerle "yeter artık" dedirten davranışları, ötelemeleri, küçük görmesi, eziyetleri okuyucuya bu kadarda olmaz dedirtiyor. Bencilliğin, sorunlu davranışın sonucunda acı çeken bir genç kız, hayatının baharında baş edemeyeceği düşünülen sorunlarla mücadele ediyor. Zaman zaman hiç bir tepki vermeden olayları izliyor, içine kapanıp kalıyor, kaçış yolları arıyor.
Bu tür yaklaşımların toplumda olmaması gerektiğinin altını çiziyor yazar.
Bu arada en büyük aşkı, can dostu Engin'den aldığı mektuplar bir nebze de olsa rahatlamasına, kendisini mutlu hissetmesine neden oluyor.
Romanın konusunu kaçış oluşturuyor. Egemen ve yerleşmiş sorgulanamayan, dayatılan, bir bakıma reddedilemeyen kültür anlayışından kaçış. Acılardan, yaşanan dramlardan kaçış. Roman kahramanının başkaldırısı bireyseldir. Değişimi kabul etmeyen bir geleneğin, yerleşmiş kültür anlayışının  sorgulanmasını sağlıyor.
Aile ilişkilerinde yaşanan istenmeyen zorlukların "yok artık bu kadar da olmaz" yaklaşımlarının, kendi yaşamını sorunsuz hale getirmek için bir diğerini yok sayan anlayışın, tüm zorluklara baş kaldıran eğitimli anlayışın;  yaşanan olaylara sebep olanlarla muhalefet olanların mücadelesi sorgulanıyor.
Hukuk eğitimi gören  geçmişini yaşadığı olaylarla özdeşleştirmeye, kaderci çizgi anlayışına yormaya çalışan, kısacası yol haritasında rotasını arayan roman kahramanı aradığı yaşam biçimini bulabilecek mi?
Ya da mağlup mu olacak?
Ötekileştirmeye yenik mi düşecek?
Sonuçta okunması, irdelenmesi ve sorgulanması gereken bir roman "Bakış Acısı".
Teşekkürler Hanife Mert.