30 Ocak 2013 Çarşamba

BİR KUTSAL HÜZÜN

                                                          Kenan Amca (Koca Reis)

Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.
İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Germencik Genel Görünüm
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
                                     Bizim sokağın sağ tarafında kalan Hükümet binası önü
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kalabileceğim düzenli bir ev olup olmadığını sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.
                                            Germencik'in eski dokusunu koruyan bölümü
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
                                               Germencik'li küçük efeler:)
Aradan geçen günler sonrasında kasabadaki okul müdürlüğü görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.
                                            Germencik'li kadınlar İncir işletmesinde.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli-  yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.
                                                                Tren İstasyonu
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.
                                                        Germencik'de deve güreşleri
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Ne vardı hastalanıp yatağa düşecek. Yapılır mıydı bu şimdi karda kışta, soğukta ayazda. Daha seninle oturup rakı içecek, sohbet edecektik. Olmadı be Koca Reis. Kendine dikkat et. 


27 Ocak 2013 Pazar

ŞAŞIRTICI YAŞAMLAR!


Hangi düşünce bir başkasının canını yakmayı maruz gösterebilir? Hangi düşünce ve duygu başkasına eziyet etmekten haz duyabilir? Bir canı almak bu kadar kolay, bu kadar sıradan olmamalı. Varsa bir suç ortaya çıkarılmalı, teşhir edilmeli, lakin yok etmek niye? Başkasına evlat acısı yaşatan birinin evlat acısı ve sevgisinin ne olduğunu bildiğini, vicdanında sorguladığını düşünmek mümkün değildir. Bu insanların vicdanları sisle, pusla kaplanmıştır. Bunun başka bir açıklaması olabilir mi?
Oğlu Burhan’ı düşündü bir an. Huzuru seven biriydi. Toprağa bağlıydı. Hayvanları çok severdi. Bir tek ağaç dalının kırılmasını istemezdi. Sade ve güven dolu bir hayatı düşlüyordu. Geçmişini, köklerini seviyordu. Dedelerimiz, atalarımız nasıl ki topraktan rızkını çıkarmışlarsa bizlerde başarmalıyız diyordu. Ne yazık ki artık o bunları hiçbir zaman yapamayacaktı. Hoyrat ellerce dalından koparılmıştı.
Toplumdan ötelenmiş, toplumun dışına sürüklenmiş, toplumsal yaşama ayak uyduramayan, yalnızlığı ve şiddeti benimsemiş; en kötü, en vahşi, en çıplak, en bilinen yalnızlığa kendini mahkûm etmiş; bilinmeyene ruhunu teslim etmiş, geçmişine ve çevresine yabancılaşmış, sorumsuzluğa alışmış, gerçek hayatın ne olduğunun bilincinde olmayan; ölümden kaçarken ölümü arayan, sevgiden ve insanlıktan yoksun zavallı zihniyet onu çekip almıştı.
Her insan kendi seçtiği yaşamı sürdürür. Neyi amaçlarsa ona yürür. Başka bir yöne yürümez. Amaçlamadığı şeyle uğraşmaz. Yaşamın ölçüsü, sahibinin hedefiyle ne derece bağdaştığıdır. Kuşkusuz insanı insan yapan kavramlardan biri; kendisine sunulanı, yapması gerekeni, davranışlarını sorgulamasıdır. Kendi varlığını devam ettirme arzusu taşırken, başkalarının da varlığını devam ettirme isteğine saygı duymalıdır.
Var olanı yok etmek, değiştirmek belli bir bedeli gerektirir. Yok etmek yerine, daha iyi, daha üretici, daha adil, daha yaşanılası bir ortam yaratmak akıllı insanın yapacağı davranıştır.
Oğlunun yaşamını gasp eden Süloların Hasan; yaşamda bir amacı olmayan, zayıf karekterli, beceriksiz ve çaresiz bir zavallıydı. Sarı saçlı, sarı bıyıklıydı. Yaşı ilerlemesine rağmen evlenememiş; daha sonraları aile büyüklerinin kararıyla, kendisi gibi bir türlü evlenip yuva kuramayan amcasının dik başlı, kişiliği zayıf kızıyla evlendirilmişti.
Annesi gibi değildi. Babasına benzerdi. Derler ki babası zamanında sahip olduğu geniş arazilerin bir kısmını bir tek yumurtaya satmıştı. Araziler babasından ona, babasına da onun babasından miras kalmıştı. Bir tür ağalık peşindeydiler. Kendilerini her daim kasabalıdan üstün görürlerdi. Böyle ipe sapa gelmez bir zihniyetleri vardı. Lakin çalışmak, üretmek onlara göre değildi. O derece beceriksiz, tembel ve lakayt biriydi ki evde ne bir tavuk ne de koyun keçi türü hayvan beslerdi. Eşi de kendisi gibiydi. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu. Çok sonraları çocukları koyun, keçi beslemeye başlamışlardı.
Kim bilir belki de onların bu davranışlarını yadırgayan, tavır alan kasabalının ilgisizliği onları bu derece zavallı, bu derece çaresiz yapmıştı. İlgisizlik ve sevgisizlik sarmalında yetişen çocukları da sonuçta doğru düşünemeyen, toplumla iç içe yaşayamayan, kıyıda köşede kalıp kendi içlerinde toplumdan uzak zaman geçiren birer insan olup çıkmışlardı.
Bir zamanlar bir tek yumurtaya sahip oldukları tarlaların bir kısmını satmaya razı olan bu zihniyet; gün gelmiş o tarlaları tekrardan ele geçirmek; besleyemedikleri, yetiştiremedikleri hayvanları beslemek ve yetiştirmek amacıyla her şeyi yapmaya; gerekirse bu uğurda adam öldürmeye kadar işi götürebilecek birer caniye dönüşmüşlerdi.



26 Ocak 2013 Cumartesi

BİR DAHA YAŞANMASIN



Ülkemizin sosyal mücadele tarihine bakıldığında onlarca yılda kitlesel katliamların yapıldığı görülür. Bu olaylarda yaşamını yitiren onlarca, yüzlerce masum insan vardır. Yaşamını kaybedenlerin geride bıraktığı yakınlarının dinmek bilmeyen acıları, feryatları vardır.
İnternet ortamında dolaşırken konu ile ilgili yazılmış bir kitap dikkatimi çekti. Nedim Şahhüseyinoğlu’nun kaleme aldığı “Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar” adını taşıyan bu kitabın tanıtım bülteninde kısaca şunlar yazılıydı:
“Bu kitabın yazımında güdülen amaç, bu tür katliamların mezhep ya da sağ sol çatışması olmadığını; emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin ortak planlarının perde arkası gizli güçler tarafından uygulanmasının sonucu olduğunu bir yönü ile sergilemektir.
Amacımız, katliamların üzerindeki giz örtüsünü aralamak, gizli örgütleri tanımak, böylece olayları daha akıcı değerlendirmenin imkânlarını yaratmak ve tarihten ders çıkararak provokasyonlara gelmeyecek bir bilinç oluşturmaktır.”
Ben bu kısa yazıda olaylarda yaşananlardan birkaç örnek vererek yaşanan acıları aktarmaya çalışacağım.
N. Şahhüseyinoğlu bu katliamların tarihlerini de şu şekilde vermiş: Ortaca (1966), Kırıkhan (1971), Malatya (1978), K.Maraş (1978), Çorum (1980), Sivas (1993), Gazi (1995).
Yaşanan ve bir daha yaşanması istenmeyen bu olaylarda insanların birbirlerine yaptıklarını okuyunca insanın kanı donuyor. Aklın mantığın, vicdanın, insani hiçbir düşüncenin kabul etmeyeceği işkence ve olaylar yaşanıyor.
Örneğin Muğla’nın Ortaca Bucağına bağlı Fevziye Köyü ile Kızılyurt Köyü arasında yaşanan arazi anlaşmazlığı sonucunda yaşanan olay adeta insanın nutkunun tutulmasına neden oluyor.
Kızılyurt köyünden Nazmi Yavuz’un hem ekonomik gücü yerindedir hem de paralı fedaileriyle çevresine istediğini yaptırır. Fevziye Köyü Alevi, Kızılyurt Köyü sünnidir.
Ortaca olayında yaşanan bu akıl almaz dram şu şekilde anlatılır: “ Fevziye Köyü’nden Rıza Özdemir ve eşi birlikte kendi tarlasında çalışmaya giderler. Kızılyurt Köyü’nden ve Nazmi Yavuz’un paralı fedailerinden beş kişi baskın düzenler. Rıza Özdemir’i bayıltıncaya kadar döverler. Rıza Özdemir’in eşi korkudan ormana kaçar. Saldırgan canileri, kadının arkasından koşarak ormanda yakalarlar. Kocasının yanına getiriler. Kocasının gözleri önünde hem kadını döverler, hem de sırayla tecavüz ederler.” (Hürriyet Gazetesi 14.06.1966)
Keza K.Maraş katliamında onlarca insan öldürüldü. İstenmeyen acılar yaşandı. Akıl almaz işkenceler yapıldı. Şahhüseyinoğlu’nun kitabının tanıtımında (Cumhuriyet Kitap sayı 1196/ 17 Ocak 2013) yaşanan içler acısı bir olay şöyle anlatılıyor: “Esma Suna adında bir genç kadın gebeydi. Doğumu yakındı. Saldırganlar Esma Suna’nın evine saldırdılar. Evdeki beş yakınını kurşuna dizdiler. Gebe Esma Suna, ‘Bari beni öldürmeyin’ diye yalvardı. Ellerini karnındaki bebeğin üstüne koydu. Saldırganlar Esma Suna’ya sopa ve satırla saldırdılar. Ağır yaralanan Esma Suna hastaneye kaldırıldı. Ne var ki, Esma ve karnındaki bebek kurşunlarla yaşamlarını yitirdiler.” Yine K.Maraş’ta “80 yaşındaki Cennet Çimen’in gözlerini tornavida ile oyup, kurşuna dizdiler. Sonra baş aşağı helânın çukuruna bıraktılar.”
Ortaca ve K.Maraş olaylarında verilen bu iki örnek olaylarda yaşananların kısa bir özeti durumunda aslında. Diğer olaylarda da istenmeyen görüntüler yaşandı. Acılar çekildi. Yakınlarını kaybeden insanların acılarını dindirmek için bir daha bu tür olayların yaşanmaması gerektiği açıktır.
Ülkemizde yaşayan bütün vatandaşların, fark gözetilmeden eşit haklardan yararlanması, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin varlığının vazgeçilmezliği; insan haklarına saygının vazgeçilmezliği, insan haklarının öneminin bilinmesi bu tür olayların bir daha yaşanmaması için önemlidir kuşkusuz.
Bu ülkede kışkırtmalar sonucu çıkarılan olaylarda toplu kıyımların yanı sıra bireysel olarak öldürülenler de vardır. Yaşananları sorgulamak, nedenlerini öğrenmek, bir daha bu tür olayların yaşanmaması için bilinçli olmak gerekir.
Emperyalist ülkelerin ülkemiz ve bölge ülkeler üzerindeki çıkarlarını bilmek, emperyalist amaçlara dur demek bakımından önemlidir.

21 Ocak 2013 Pazartesi

GİDERSİN




"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hemde
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgarlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin ,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgarda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

20 Ocak 2013 Pazar

AYRILIĞIN ZAMANI DEĞİLDİ




Üzüldün mü sen hiç
Aradı mı yüreğin kan çiçeklerini,
Vurulduğunda,
Karanlığın,
Öfkenin,
Acımasızlığın
Gözbebeklerinde.

Kara borana ayaza inat
Öğrenmişti bütün türküleri
Sert esen rüzgârları, gelincikleri
Ve birde çiğdemleri nergisleri
Sevgiyi gurbeti oralarda,
Nice aşklardan
Acılardan geçmişti,
Şafağın huzursuzluğunda,
Kaybolmuştu sürünen kara duyguda
Engin sessizliklerde
Kuşkonmazlarla dağ başlarında,
Kan çiçekleri ile yan yana.

En çok beni üzmek için gitti
Biliyorum,
Ücra bir köy mezarlığına
Üşenmeden hem de hiç,
Bağrımız yanık, yüzümüz sert çaresiz,
Yüreğimiz kavrulmada,
Acıyı hissetmiyoruz artık
Mermere benziyor yüreklerimiz
Yüzleri ayazda üşüdüğünde çocukların,
O da bir çocuktu zamanında.


02.10.2011/ Hüseyin GÜZEL

18 Ocak 2013 Cuma

KARAELMAS DİYARI



Tarih 17 Mayıs 2010. Zonguldak’taki Türkiye Taş Kömürü Kurumu (TTK) Karadon Müessese Müdürlüğüne ait maden ocağında meydana gelen Grizu patlamasında 540 metre derinlikte mahsur kalan işçilerden kurtulan olmamıştı.
Toplamda 30 işçi hayatını kaybetmiş, bunlardan ikisinin cesedine patlamanın üzerinden sekiz ay geçtikten sonra ulaşılabilmişti.
Tüm dünyada kömür ocaklarında metan gazı sıkışması nedeniyle zaman zaman bu tür patlamalar yaşanmakta, işçiler hayatını kaybetmektedir. Lakin gaz sıkışmasının önüne geçilmesi ve gereken iş güvenliğinin alınması patlamaların yaşanmasını da engelleyecektir kuşkusuz.
Gerekli önlemlerin alınması için harcanması gereken 1 milyon 209 bin dolar göçükte kalan iki işçinin cesedinin çıkarılması için Çin’den “Sino Steel Indütr Trade (SSIT) Corporation” firmasına verilmiş; Çinli ekip kazanın yaşanmasından sekiz ay sonra cesetlere ulaşabilmişti.
Kaza sonrası Başbakan “ Bu işe giriyorsan bu işin kaderi budur, sonunda öleceksin”demişti.
Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer de yaptığı açıklamada “İlk 19 madencimizin bedeninde herhangi bir yanık yoktu, güzel öldüler” demiş ve kamuoyunun tepkisini çekmişti.
Kaza ve kader…
Bu iki mistik düşünceyle yaşananları tevekkülle karşılamamızı isteyenler, ateşin düştüğü yeri yaktığını bilenlerdir.
Aradan geçen zamanda iş yerinde kazaların yaşanmaması için gerekli önlemler alınmıştır diye düşünülürken…
8 Ocak 2013 tarihinde…
(TTK) ya ait, taşerondan kiralanan işçilerin çalıştığı Zonguldak Karadon işletmesinde meydana gelen metan gazı (Grizu) patlaması sonucu 650 metre derinlikte 15 işçiden 8’i yaşamını kaybediyordu…
Denetim raporlarının “vahim bir olay olmaması tesadüf” saptamasına rağmen bu ikinci kaza yaşanıyordu...
Geride gözü yaşlı ana, baba, kardeş, eş ve çocuklarını bırakarak…
İşçilerden birisinin oğlu olan küçük Doğukan’ın, kaza haberini alır almaz koştuğu ocağın girişinde babasının durumunu öğrenmek için nasıl feryat ettiğini; daha sonra babasının kurtulanlar arasında olduğunu gördüğünde döktüğü sevinç gözyaşlarını ekranlarda hepimiz gözlerimiz yaşlı izledik.
Uzun Mehmet’in memleketinde halen yüzyıl öncesi kara dumanlar yükseliyorsa…
Birazda suç bizlerde değil mi?
Yeterli önlemi almayan bizlerde…
Eğitim, deneyimli eleman çalıştırma, gerekli güvenliği alma çok mu zor?
Geçen yıllardan birinde Şili’de meydana gelen maden kazasında metrelerce yer altında mahsur kalan işçilerin açılan sondaj kuyusu vasıtasıyla kurtarıldıklarını hep birlikte tüm dünya nefeslerini tutarak izlemedi mi?
Dünyanın en ücra köşelerinde bile böylesine iş kazalarını en aza indirmenin çabaları sürerken, çözüm yolları bulunurken karaelmas diyarı diye adlandırdığımız bu ocaklarda sıklıkla yaşanan facialar insanın yüreğini burkuyor.
Evlerde iş yerlerinde hava kirliliğini önleyen “Doğalgaz” ısınmada kullanılırken…
Karaelmas diyarı olarak bilinen yörede ve Zonguldak’ta halen kömür ile ısınma söz konusudur…
Oysaki kömür yakıldığında havaya saldığı duman ve partiküllerle “hava kirliliği” ne sebep olmaktadır.
Solunum yoluyla alınan kirli havanın insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi bilinmektedir.
Yıllar önce Ankara’da yaşarken soğuk havalarda yakılan kömürlerin çıkardığı duman ve is nedeniyle göz gözü görmez olurdu akşamları…
Akşam eve geldiğimizde elimizi yıkarken lavaboya kömür karası akardı…
Lakin…
Ucuz kömür yakmak varken, pahalı doğalgazı kim yakacak?
Aslında bu bir ironi…
Halkın geliri yeterli değil…
Eti ne budu ne hesabı…
Zonguldak kömür ocaklarında çalışmak için onlarca yıldır memleketlerinden kalkıp göç eyleyen; Avşar illeri misali insanlar ekmek kavgası vermekteler…
Evi olmayanların kira verdiklerini de düşünürsek aldıkları ücret yetmediği için ister istemez “borç”lanma yolunu çıkar yol olarak benimsemişlerdir…
Kömür işvereni açıklamadı mı?
“Maaşında borcu nedeniyle haciz olanlar bir yıl içerisinde borcunu kapatmazsa işten atılacaklar” diye…
Sormadan edemiyor insan…
“İşçi acaba boşuna mı borçlanıyor?”

YAĞMURLA ISLANAN DAĞLAR




Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı.
Aralıklarla yağan yağmurun gizemli damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.
Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal ettim.
İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına, düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım.
Kutuplardan ekvatora, ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm.
İnsanların, dağların zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım.
Ovayı bırakıp dağlara koşanlara hak verdim.
İmrendim.
Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için?
İnsanoğlu neyin peşinde idi?
İnsani değerler neler olmalıydı?
Bir yandan yanlış yapan diğer yandan başkalarını suçlayanlar.
Savunmalar.
Saldırılar.
Yaşam biçimimiz bumu olmalıydı?
Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları umutsuzluğa düşürüyor.
Umutsuzluğa kapılmadan bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin, korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü eğer içinde insan yoksa bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?
Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla, insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir olmaktan çıkardık ya da var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz.
Gün gelecek uğrunda mücadele edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.
Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en azından moral vermek için uğraş vermeliyiz.
Birbirimizi demoralize etme çabası içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır.
Ancak elbette bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.

17 Ocak 2013 Perşembe

GÖNÜL BİR KRİSTAL GİBİDİR, İKİ KERE KIRAMAZSIN


İNSANLARI ANLAMAK


24 Mayıs 2012 tarihli bir yazımı bloğda tekrar gözden geçirdim bugün. Bu yazıya arkadaşlarca yazılan yorumları da tekrar okudum. Ne güzel ve gerçekçi yorumlar yapmışlar. Yazıyı ve yorumları tekrardan burada yayınlamak istiyorum. İlgili yazıya yorum yazan arkadaşlara tekrardan teşekkür ederek. Hepsini saygıyla bir kez daha selamlıyarak.

[Yaşadığımız hayatın inişleri ve çıkışları vardır. Önemli olan o iniş ve çıkışlarda rotayı şaşırmamak, yalpalamamak, doğruyu, eğriyi, erdemi, yandaşlığı, rant elde etmeyi, adam sendeciliği vs. birbirinden ayırmaktır. Hayatta sevgi kadar acı da vardır, yıkımda. Kaynağını insan sevgisinden almayan bir sanat eseri var mıdır? Bence yoktur. O halde insan sevgisi nedir? Bunu bilmek, anlamak, hissetmek önemlidir. İnsan vardır sevgiye, ilgiye muhtaçtır. 
İnsan vardır ilgiyi ve sevgiyi hak etmez. Sonuçta doğru olanı seçmek gerekir.
Doğru olmak ise en başta dürüst olmayı gerektirir. Yalpalamamak, çıkarımız için diğerini ötelememek, sarsmamak, yok etmemek insanlığın ve doğruluğun bir gereğidir. Gelişmek, hayatın yaşanabilir olmasını sağlamak ise adaletsizliğe son vermekle mümkündür.
Hayatta araya mesafe koyacağımız insanlar mutlaka vardır. Bunu yaparken; kırarak, dökerek değil, yanlış olanı anlatarak yapmalıyız. Anlamayanı da hayatımızda çıkarmalıyız. Dost olup güveneceğimiz insanlarda azımsanmayacak kadar çoktur hiç şüphesiz. İnsanları tanımak kolay değildir, bu aynı zamanda herkesin isteğidir. Bir diğer önemli davranış şekli de, insanları kendi arzu ve isteklerimiz doğrultusunda yönlendirmek yerine, onları anlamaya çalışmaktır.]

YORUMLAR:
bence dostluklar çoğumsanmayacak kadar azaldı ne yazıkki. keşke öyle olmasaydı ama öyle. dost ve dostluklar kelimelerde kaldı.Hayırlı kandiller..
----Hüseyin GÜZEL25 Mayıs 2012 14:47
Teşekkürler. Sizinde kandiliniz hayırlı olsun
İnsanları anlamak aslında o kdar zor ki.Tespitleriniz çok güzel hocam.Şimdi insanların çoğunda bir gıybet almış başını gidiyor.Nefret ettiğim dedikoduları duymak bile beni deli ediyor.Çalışma yerimde de bu tür gıybetlerin sayısı artınca,çalışma yerimi değişmek zorunda kaldım.Şimdi kendime ait bir nöbet kulübem var.Küçük soğuk ama en azından gıybet yok.Teşekkürler...
--------Hüseyin GÜZEL25 Mayıs 2012 16:32
Söylediklerinize aynen katılıyorum. Bu yazdıklarınızın benzerine ben de yıllar önce şahit oldum. Yaşananları "Bir Konuşmanın Anatomisi" yazı dizisinde anlatmaya çalışıyorum aslında. Bu durumda çalıyı dolaşmak bence doğru olandır. Dedikodu sarmalına yakalanmaktansa uzak durmakta fayda var. Selam ve saygılar. İyi nöbetler diliyorum.
Hayat tek düze değildir. Elbette inişler, çıkışlar, düşüşler olması mümkün..Hayatın bu değişkenliği insan davranışları üzerinde de etkili oluyor..Hayat dersini iyi almış, kendini hayata hazırlamış, donanımlı insan davranışları üzerinde pek fazla olumsuz etkisi olmaz.Ama hayat konusunda acemi, bilgisiz kimseler de bahsettiğiniz gibi, şaşkın ördek ters ters yüzer ata sözünde olduğu gibi ortalığı birbirine katar, hata yapma riski çok fazladır.. Bizlere düşen de insanları anlamaya çalışmaktan ziyade onları olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmek ve imkanlarımız dahilinde düzeltme, gelişen dünyaya ayak uydurmalarına yardımcı olmak. Kaldı ki bu durum burada yazmaya benzemiyor elbet, hiçte kolay değil. Bu durumu beceremiyorsak, her an tetikte olmaktan başka yapılabilecek bir şey kalmıyor..Saygılar Hocam
----Hüseyin GÜZEL26 Mayıs 2012 19:53
Yorumunuz yine yerinde ve açıklayıcı, bilgilendirici. Yorumunuza şu deyimle ya da sözle katkıda bulunmak isterim. İllaki diğerine karşı çıkılacak tavır alınacak ya; "Hava bulutlu" diyen birine muhalifin verdiği cevap "bana ördek dedin". Adamcağız ne dedi? Hava bulutlu? Karşıdaki ne anladı "Hava bulutlu o halde yağmur yağacak, sende biriken suda ördek gibi yüzeceksin"...Bağlantıya bakar mısınız:) Lakin insanları bu haliyle nasıl olduğu gibi kabul edebilirsin ki? Adam taş, kaya, dediğim dedik aşamasında çakılmış kalmış. Bir santim ileriye gitmediği gibi adım adım geriye yol alıyor. Düşünce... Çağdaş ve uygulanabilir olanı arabesk cinsinden anlıyor. Bilgi yok, çakılmış kalmış bildiği bir kaç şeye. Ne desen ne yapsan adam tınmıyor. Benzer söylemlerde ustalaşmış. Dönüp dolanıp aynı merdivenden iniyor, çıkıyor. Şimdi bu kafaya sahip birine neyi nasıl anlatırsın? Saygılar.
Çalıştığım dönemlerde sizin yaşadıklarınıza benzer sıkıntılar yaşadım.. İnsanın olduğu her yerde maalesef bazı olumsuz hoş olmayan tarzda olayların yaşanılması kaçınılmaz..Şuan yaşadığım sitede de, sizin söylediğiniz türden insanlar çok fazla..Zannedersiniz ki bu insanlar ormandan gelmiş..Her fırsatta tepki verdim. Bir sonuç alamadım. farklı yöntem denemem gerektiğini düşündüm ve insanları birbirleriyle kaynaştırmanın sorunu çözeceğine karar verdim ve öyle yaptım.. Geçenlerde kızım izne gelmişti. Komşuları gördüğünde bana ilginç bir soru sordu; "Anne sen bunlardan ne alıyorsun?" Yani bunlar sana ne kazandıryor anlamında idi sorusu.. Ben de almıyorum kızım veriyorum oldu cevabım..Onlara onların yöntemiyle yaklaşıyorum ve inanıyorum ciddi anlamda değişmeler oldu.. Örneğin kimse kimseye selam vermezdi, komşuluk ilişkileri yok denecek kadar azdı. Şimdi gayet güzel kaynaştılar..Sizi ve sizin gibi öğretmenlerimi gerçekten taktir ediyorum..Uğraş veriyorsunuz.Bazı yerde bilmekte yetmiyor. Onu karşı tarafa aktarırıken en uygun yöntemi seçmek lazım.. Sizin verdiğiniz örenkte olduğu gibi. Söylenen sözle anlaşılan söz tamamen farklı olabiliyor..Mevlana'nın bu konuda çok güzel bir sözü var; Sen ne kadar bilirsen bil,Senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır..

Empati...Kimi zaman sorunu çözer. Komşuluk ilişkilerinde insan kendinden taviz verdikçe, diğerinin istediğini yaptıkça ...Evet...Sorun çözülür kısmen. Belki bir alışkanlıktır insanları birbirine yaklaştıran. Lakin, eğitim almış, belli bir kariyere sahip, düşüncesi sıradan insanların ilerisinde olması gerekenlerde bu söylediğiniz yaklaşım geçerli midir? Bence hayır. Çünkü geçmez. Çıkar ilişkisi alabildiğine sarıp sarmalamıştır küçük(!) insanların büyük(!) düşüncelerini. Sert bir poyrazda azgınlaşmış denizin dalgalarının insanın yüzüne bir şamar gibi vurmasına benzer hareketlerle karşılaşır insan. Hayatta insan diğerinin acımasızca acı çekmesine razı olandır. İnsan ilişkilerinde hep kendinden bir şeyler vererek birilerini yola getirmenin olasılığı düşüktür. Kuru odunu eğebilir misin? Belli düşüncenin beyinlerinde iz bıraktığı insanlarda kuru odun misalidir. Bakınız, o komşulara onların isteği dışında kendi düşüncenizi kabul ettirmeye (doğru olduğunu bildiğiniz) çalışın, nasıl tepki alacaksınız. Siz bile şaşarsınız. Konu çok yönlü düşünülebilir elbette. Sizin yaklaşımınız da Pavlov'un deneyi gibi alıştırma aşamasında . Bakalım kızınızın sorusuna ilerde de benzer cevabı verebilecek misiniz? İnsan bildiğini okur. Bence... Saygılar.
5-nurtendemirel26 Mayıs 2012 21:51
İnsanları anlamaya çalışmak...
Kesinlikle yapmamız gereken bu, biliyorum. Hiç kimseyi bizim isteklerimiz doğrultusunda yönlendiremeyiz. Bunu yapmaya çalışsak bile sonuç olumsuzdur daima. Empati denen şeyi ne kadar becerebilirsek karşımızdaki insanı o kadar iyi anlar ve iletişimsizliğe, çatışmalara son veririz. Bunu söylüyorum da kendim yapabiliyor muyum, o da ayrı. Yapmaya çalışıyorum sadece. Çok güzel bir yazıydı, teşekkürler Hüseyin bey.
----Hüseyin GÜZEL26 Mayıs 2012 23:43
Empati denen olguyu biz denesek, diğeri yine yan çizecektir. İnsan bu. Hep ben der yüzyıllardır. Bu ben olayını bir aşabilsek. İşte insanı anlayabiliriz o zaman. Ya da anlamaktan çok, birlikteliğe, birlikte dostça yaşamaya razı edebiliriz. İletişim çok önemli. Kabul. Lakin tek yönlü iletişim...Nereye kadar? Saygılar. Yorum için teşekkürler.


ZAMAN ÖYLE GEÇER Kİ



İnsanlık tarihi acılarla, savaşlarla, zalimliklerle, kıyımlarla, katliamlarla doludur. Tarihin sayfaları aralandığında öyle anlarla, olaylarla, yaşanmışlıklarla karşılaşılır ki…
Zaman öyle geçer ki…
Hak, hukuk ihlalleri…
Acımasızlık…
Katliamlar, zalimlikler canınızı yakar…
Tarihte yer almış bir diktatörün halkına olduğu kadar, çevre ülkelere ve insanlarına yaptıkları, yapmak istediklerini de okuruz çoğu kez…
Emperyalizmin kendi çıkarları çerçevesinde yoksul halkları birbirine nasıl kırdırdığını görürüz…
Eşitlik, adalet, yargı bağımsızlığı kâğıt üstünde kalmıştır artık.
İnsanlığın gelecek için umut ettikleri, umutla biriktirdikleri boşa çıkmıştır…
Yenilme duygusunun günden güne artıyor olması…
Umutlarımızı korumaya gösteremediğimiz özen…
Yeni savaşların çıkması…
Yaşanan acı ve umutsuzluklar…
Gerçek olmasını istemediğimiz gerçekler.
Adalet ve hukuk gün gelir herkese lazım olur…
Hak ve eşitlik arayışı zaliminde aradığı şey olur zamanla…
Kendisine alıştırılmaya çalışılan gerçekler…
Lakin alışamadığımız…
Yitirilen…
Yok edilen değerlerimiz.
Susmak ve sessizlik ağır bir külçe olur zamanla…
Doğruyu, gerçeği görmeden konuşmak da…
Dilin kemiği yoktur…
Kalemin de mürekkebi tükenmez.
Lakin…
Galileo’ya 500 yıl…
Sokrates’e 2 bin 412 yıl sonra…
 “Özür dileriz hata yaptık” denmemiş midir?
Bir kalemin gerçeği yazması kadar doğru olan ne var?
Diğerini ötelemeden…
Hak, hukuk çerçevesinde…
İnsana ait ne varsa unutmadan…
Kişilik haklarına hakaret etmeden yazmak çok mu zor?
Koro halinde üç maymunun oynanmasına ne gerek var…
Bunca yılın gözlemi ve deneyimiyle…
Öngörülen gerçekleri söylemek, yazmak…
Gördüğünü…
İnandığını…
Düşündüğünü…
Elinden geldiğince yazmak…

14 Ocak 2013 Pazartesi

HOCAM NELER OLUYOR?



Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam.
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonra bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremez. Sanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.