28 Ağustos 2019 Çarşamba

ALGI YANILSAMASI



Apartman girişinin duvarında sanki düz yoldaymış gibi rahatlıkla aşağıya indi. Giriş kapısının açık olmasını fırsat bilip kendini dışarı attı. Kapıda oturan kadınlar ve çocuklar çığlık attı.
İrkilip birkaç adım geriye kaçanlara aldırmadan, göz açıp kapayıncaya kadar bahçedeki otlar arasında kaybolup gitti.
Yüzü sararmış kadınlar o gün bir daha oraya oturmadılar.
Çocuklar oyunlarını uzak köşede oynadılar.
Asapları bozulmuştu bir kez.
Belleğimize pis, gereksiz, iğrenç bir canlı olarak kazımışlardı.
Farelerin yararsız ve iğrençliği çocuklukta kazınmıştı insan beyninin kıvrımlarına!
Oysaki doğada yaşam alanı bulan her canlının farklı işlevi vardır.
Yarasalar zararlı zeytin sineğinin ilaçsız yok edilmesi için çalışan canlılardır misal. Yılanlar farelerin çoğalıp ürünlere zarar vermesine engel olurlar. Kısacası bir canlı bir diğerinin aşırı çoğalmasının önüne geçip ekolojik dengenin korunmasına yardımcı olur.
Ancak bizler ne yapıyoruz?
Doğadaki canlıları acımasızca katlediyoruz. Yaşam alanlarını tahrip ediyoruz. Orman alanlarını yok ediyoruz. 
Çok uluslu maden şirketleri için yüzlerce yıllık ağaçları kesiyoruz.
HES (Hidro Elektrik Santrali)’ ler aracılığı ile suları borulara hapsediyoruz.
Peki niçin?
Küresel sermaye ve sömürü çarkını hızlandırmak için.
İnsan yaşamı için en tehlikeli güç kuşkusuz silahtır. Ancak silahtan daha tehlikeli olanı ise algılama gücüdür. Bu gücü bir kez ele geçirenler toplumsal belleğimize de yön vermeye başlarlar.
En basitinden yararlı olanı yararsız, yararsız olanı yararlı gösterebilirler. Sanal ile gerçeği karıştırmamıza neden olabilirler. Yenilgiyi başarı olarak algılamamıza neden olabilirler. Gerçeği ve doğru olanı sorgulamamızı engelleyebilirler.
Neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verebilirler ve dahası bizim de kabullenmemizi isteyebilirler.
İnandırdıkları şeyin peşinde koşmamıza neden olabilirler. 
Algı yanılsaması öyle bir şeydir ki, yanılsamanın etkisini artırmak ve kalıcı kılmak için müthiş bir kampanya başlatırlar. O kampanyaya direnciniz yeterli gelmezse eğer, kaleminiz, sözleriniz, notalarınız, mısralarınız teslim olur.
Özgüveniniz kaybolur.
Zihniniz büyük bir teslimiyete hazır duruma gelir. 
Medyanın ve kimi yazarların, TV’lerde boy gösteren muhteremlerin, sözde aydınların, işbirlikçi zevatın psikolojik bombardımanına maruz kalabilirsiniz.
Yararlı olana “Evet” ya da “Hayır” demek için sorgulamanın önemine inanıp, gerçeği kendi beynimizde tartıp yüreğimizin süzgecinde geçirmenin daha fazla önem kazandığı günlerden geçtiğimizi unutmamalıyız.

27 Ağustos 2019 Salı

ZAMAN AKMAYA DEVAM EDİYOR


Hayat dediğimiz olgu aklın aldığından çok daha fazlasıdır. İnsan için, her daim, bir yerlerde yeni ve eski ve bambaşka yaşanmışlıklarla donatılmış bir hayatın olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.
İnsan, bir acıdan diğerine, bir mutluluktan diğerine koşarken; yaşadığı olayların ruhuna verdiği hasarın etkisinden kurtulup huzura kavuşmak ister.
Tarih insanın çektiği acı ve sıkıntılarla, kimi zaman huzur ve mutluluklarla doludur. İnsana acı çektiren de, huzur verende yine insandır.
Bir insan düşünün, savaşın tam göbeğinde, şarapnel parçalarının kaldırdığı toz ve gözyaşlarının içerisinde yaşanan trajediye  tanıklık etmekte.
İnsanlık tarihinde savaşların ve anlaşmazlıkların verdiği tahribat ve felaket her daim insanlığa acı getirmiştir.
Bu dün de böyleydi bugün de böyle, eğer insanlık yaşananları bertaraf edecek bir ortak paydada buluşma olanağını elinin tersiyle iterse yarında böyle olacaktır.

Yine insanlar yaşadıkları topraklardan sürülecek, şanslı olanlar malını mülkünü, evini barkını kaybetmek pahasına mülteci olarak kurtulabilecek, bir sığınmacı durumuna düşecek. Lakin, çektiği acı belleğinde yerini koruyacak, hiç bir zaman kaybolmayacak.
Bugün Suriye, Irak, Yemen, Afganistan, Libya, Sudan ve diğerlerinde yaşanan trajedi belleklerde yerini almaktayken, geçmişe baktığımızda, dün benzeri trajediyi Balkanlarda yaşayan Türk ve Müslümanların da yaşadığını görmek hiç de zor değil.
Yani kısacası insanlık tarihi her zaman bu trajediye tanıklık etmiş, lakin bir türlü gereken dersi almamıştır.
Hep birlikte, aynı topraklarda, hak ve yaşamlarına saygılı bir şekilde bir arada yaşamak çok da zor olmasa gerek.
Yeter ki bu bağlamda gereken irade gösterilsin, insanları birbirine rakip edecek hareketlerden kaçınılsın.
Atlas dergisinin Aralık 2005 sayısında  "Balkanlarımız- Yüz yıllık sürgün" ana başlığı ile yayınlanan bir makale dikkatimi çekti.
Makalede yazılanların kısa özeti verilecek olursa;
"Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli-i Şahane'siydi. Türklerin ve Müslümanların, her milletten Hıristiyanların yan yana yaşadığı, barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir halklar tapınağıydı.
Ta ki, 19.yüzyılda kin ve düşmanlığın çığlığı yükselene kadar. Yunan, Sırp, Bulgar, Karadağlı ya da Romen; Osmanlı'dan bağımsızlaşan her ülke, Avrupa devletlerinin koruması ve gözetimi altında etnik bakımdan temiz bir toprak yaratma yoluna girdi. Biri 1877-78'de, diğeri 1912-13 yıllarında gerçekleşen iki savaşla Osmanlı, Balkanlar'dan atıldı.

Onun uzantısı sayılan Türkler ve Müslümanlar topraklarından söküldü. Milyonlarca kişi süngülerin önünde Türkiye'ye sürüldü.
Köyler, şehirler basıldı, yağmalandı, yakıldı; 900 bine yakın Türk ve Müslüman katliamlarda, sürgün yollarında can verdi.
Yüzyıla yayılan etnik temizlik hareketi sonucunda Türkler, Balkanlar'ın hayatından tart edildi. Geride küçük ve unutulmuş bir azınlık, içli Rumeli türküleri, hazin anılar ve tüyler ürpertici kıyım hikâyeleri kaldı."
İnsanın insana uyguladığı şiddet, şiddetten nemalananların işine gelmekte. Şiddetin yoğun olarak yaşandığı, etnik ve kültürel temizliğin yapıldığı topraklarda var olan yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları kimilerinin iştahını kabartmaya devam etmekte.

Yaşananlar hiç bir zaman aydınlığı getirmeyecektir.
Yerini dilimizden hiç bir zaman düşmeyecek en ağır kelimelerin zifiri karanlığına bırakacaktır.
Not: Resimler Atlas Dergisi ( Aralık 2005- Sayı:153)

21 Ağustos 2019 Çarşamba

KALMAK İSTERSEN KAL



Bir diğeri, "İnsan yaşamında en büyük yıkımlardan biri de sevdiklerinden uzak kalmaktır. Uzak kalmak bir bakıma insanın kolunun kanadının kırılması, hücrelerinin isyan etmesi, ailelerin parçalanmasıdır. Kırgınlıkların yaşanması, yaşananların anlatılamaması kimi zaman üstesinden gelinememesidir. Şunu da unutmamak gerekir ki, yerini yurdunu bırakıp uzak diyarlara gitmek zorunda kalanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Gidenlerin kimisi acınacak haldedir. Çok çalışması, az harcaması, geride bıraktıklarına para göndermesi gerekmektedir. İki ayrı evin geçimi artık gurbete gidenin omuzlarındadır. Biri geride bırakılan diğeri gurbette yaratılan. Omuzlanan yükün hafiflemesi için omuz omuza verilmesi, çalışacağı bir işinin olması, bilinçli olunması, başarma ve var olma inancının güçlü olması lazım. İşte o zaman dağın zirvesine doğru yükselen zorlukların üstesinden gelinebilir", diyordu.
Bir diğeri, "benimde bir çift sözüm var" diye atıldı.
"Zamanında ben de baba ocağını terke dip gurbetin yol çizgilerini, sıkıntılarını, çaresizliğini mesken tuttum. Gurbete gitmeyi, para kazanıp rahat bir yaşam sürmeyi düşledim. Lakin, kazın ayağı düşünülen gibi değilmiş. Ben bunu öğrendim."
Masadakiler, adamın söylediklerine odaklanmıştı. Herkes susmuş onu dinliyordu.
"Gurbete gittiğimin altıncı günüydü. İkinci sınıf bir otel odasında kalıyordum. Kalıcı bir iş bulmak için çabalarken bir yandan da günübirlik bulduğum işlerde çalıştım. O gün yine iş bulmak için dışarı çıkmıştım. Hava kara bulutlarla  kaplıydı. Yağmur yağdım yağacağım derken, ben kapı kapı dolanıp iş aramaya devam ediyordum. Öğleden sonraydı, birden gök gürüldemeye, yer gök çatırdamaya başladı. Şiddetli bir yağmura tutuldum. Etrafta kimsecikler kalmamıştı. Ben de bir apartmanın kuytusuna sığındım. Ayağımdaki yıpranmış ayakkabılarım su almaya başladı. Rüzgarda şiddetini artırmış, yüzüme kamçı gibi vuruyordu."
Dinleyenler heyecanlanış, içlerinden biri "sonra ne oldu " diye sormuştu.
"Yağmur bir saat kadar sürdü. Sonra yavaş yavaş etraf tekrar dinginliğine kavuştu. Hem yorulmuş hem de  acıkmıştım. Daha fazla dayanamayıp kendimi salaş bir lokantaya attım. Kuru fasulye pilavla karnımı doyurduktan sonra, otelin yolunu tuttum. Akşamda yaklaşmıştı. Artık etrafta dolaşmaya gerek yoktu. Yarın devam eder bir iş ararım , olmadı inşaatlarda iş bulup çalışırım diye düşündüm. Otele gelince, otel sahibi birikmiş otel borcunu istedi. Cebimde otelin borcunu verecek kadar para yoktu. Dedim, yarın iş bulur çalışırım, borcumu öderim. Otel sahibi, 'seninle mi uğraşacağım, borcunu vermezsen burada kalamazsın' diye tutturdu.  Çaresiz, cebimde kalan son bir kaç kuruşu da otel sahibine  verip, kalan borcumu da ödeyeceğim dedikten sonra otelden  ayrıldım.
Gecenin bir saati. Kalacak yer yok. Gündüz yağan yağmurun etkisiyle hava oldukça sert. Üç beş parça eşyamın olduğu valizim yanıma alıp sokaklarda yürümeye başladım"
Dinleyenlerden biri heyecanla "sonra ne yaptın?", diye atıldı.
"Sokaklarda serseri mayın gibi çaresizce yürürken inşaat halindeki bir bina gözüme çarptı. Kendimi inşaat halindeki binaya attım. Hah işte dedim kendi kendime, burada kalabilirim. Sabah olunca da belki bu inşaatta iş bulup çalışırım. O gece soğukta titreye titreye sabahı zor ettim. Uykusuz ve yorgundum. Baba ocağında bir gün dahi bu çektiğim sıkıntıyı çekmemiştim."
"Bahse girerim ki sen o inşaatta o gün iş bulup çalıştın. Hatta sonraki günlerde de. Gurbette kaldığın sürece kendine kalabileceğin bir göz ev kiralayamadın. Hep ikinci ve üçüncü sınıf otellerde kaldın, yarı aç yarı tok günler geçirdin, karın tokluğuna çalıştın, baba ocağının sıcaklığını arar oldun, sonuçta kararını verdin, sılaya geri dönüyorsun", diye söylendi dinleyenlerden biri.
"Doğru dersin" dedi.
"İnşaat işi bitince başka işlerde de çalıştım, iş buldum çalıştım bulamadım kahvelerde gün doldurdum. Yaşadıklarımda şunu anladım ki, gurbete değil baba ocağına dört elle sarılmak varmış. Şimdi tekrar baba ocağının alıştığımız ancak kıymetini bilemediğimiz kusursuzluğuna geri dönüyorum."
Parasızlık, işsizlik, çaresizlik onu güçsüz kılmış, gurbete çıkarken zihninde barındırdığı sevinci sönmüş, terk ettiği sılasına dönüşünü hızlandırmıştı. Baba ocağına başkaldırının sonucunda, böylece, göz kamaştırıcı yaşam hayali toplumsal katmanlar arasında eriyip gitmişti.


3 Ağustos 2019 Cumartesi

ŞEHRİN KALABALIĞINDA



İstanbul'un kalbi sayılan tarihi yarımadaya gitmek için, bulunduğum yerden birbirine alternatif ulaşım araçları var. Yaz ve kış en çok raylı sistem tercih ediliyor.  Günün her saatinde vagonlar tıka basa insan dolu.
Gölgeler uzayıp da kaybolduktan sonra, geri dönüşler başlar günün ilk ışıkları ile başlayan yolculukta.
Genelde başımı cama dayayıp etrafı seyrederim. Onbinlerce insanın varoşlardaki evlerini terk edip boğaza doğru yaptıkları yolculuğu, Eminönü'nde oturup balık ekmek ya da çay simit yemelerini, Galata Köprüsünde balık tutmaya çalışanları, müşteri çekmek için bağıran çığırtkanları, Ayasofya'yı, Sultan Ahmet'i, sonrasında Taksim'i, İstiklâl caddesinin devasa kalabalığını, sokak satıcılarını, caddelerde bitip tükenmeyen araç trafiğini, akşamları ışıklarla bezenmiş gökdelenleri, yanıp sönen renkli neon ışıklarını, ekmek parası peşinde koşan telaşlı insanları düşlerim.
Boğazın kıyısındaysan eğer, kara nerede biter deniz nerede başlar, düşünür durursun. Deniz mi karanın içine girmiş, yoksa kara mı burnunu denize uzatmış belli değil. Hem kara hem deniz, insanlarla oyun oynar kıyılarda. Dalgalar hep başlangıçtaymış gibi vurur kıyılara, yontar, orasını burasını düzeltir yontusunun.
...
İstanbul; görünenler arasında aslında bir yarıştır. Şehrin içine dağılmış imgeler, binalar, bedenler, yüzler, yürüyüşler, bakışlar birer yarıştır. Tıpkı gazete manşetlerinde olduğu gibi. Tıpkı sokak tabelalarında olduğu gibi.
Ve işin aslı, yazanın aylarca, belki de yıllarca kurgulayıp yazdığı kitapların şehrin üst geçitlerinde yere yayılıp alıcı bulmaya çalışması gibi bir yarış.
...
Çoğu kez "küçük kapılar büyük salonlara açılır". Bir ipe dizili tespih taneleri gibi yoğun bir kalabalığın varlığı şaşırtır insanı. Akşam saatlerinde serinleyen havayla sokaklar daha da kalabalıklaşır.
...
Şehrin kalabalığında etrafa dikkatlice bakıldığında çoğu şeyin tuhaflaştığı görülür. İnsanlar oturup konuşup birbirini dinleyeceğine, ben doğruyum, ben bilirim yaklaşımı ile  birbirinden uzaklaşmakta; dolayısıyla yaptıklarının başkalarına acı verip vermemesine bakma gereğini duymadan cümleleri art arda sıralamakta bir sakınca görmemektedir.
Yaşananların duyarlı insanları etkilemesi isyan ettirmesi içten bile değil. Duyarsızlıklar ne yazık ki toplumun geldiği noktanın acı bir panoraması gibi.
Keyfimize  göre bir şeyi ya da tam tersini yapmak istememiz ve keyfimizin muhtemelen idrakimizin sınırlarını zorlamasına rağmen yaptıklarımızı normal karşılamamız da aymazlıkta ki son noktadır.
...
Şehrin dört bir yanına dağılmış toplu taşım araçları insan davranışı ve profilinin bir sentezidir.
Herkesin elinde bir akıllı telefon, kendi dünyalarına dalmışlar, her iki elin parmakları durmadan tuşlara basıyor. 
Görünürde ne bir kitap var ne de bir dergi ve gazete. Telefon ekranında akıp giden resimlere odaklanmış bir toplum ve ipe sapa gelmez yorumlar.







30 Temmuz 2019 Salı

BANYAN AĞAÇLARI, KAZ DAĞLARI VE BİR MASAL


Çam ağaçlarının yaprakları altında duran hava kızıldı. Otlar ışığın rengine bürünmüştü.
Uzaklarda yansıyan ışıklarda müthiş bir dinginlik ve izleyeni alıp götüren bir korlaşma vardı.
Işık kümesi sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze çam yaprakları ile serinlemiş öylece kıpırtısız duruyordu.
Işığın hüznü gözlerime vuruyor, akkelebekler gibi gök kubbeye doğru  parıldayıp yükseliyordu.
...
Banyan ağaçları Hindistan'da kutsal sayılan semboller arasında. Banyan ağacının  en önemli özelliği köklerinin dışarıda olması, yani ağacın tersine durması. Aynı zamanda Banyan ağacının, yerin altındaki güçlerle üstündekileri birbirine bağladığına inanılıyor.
Bu Hindistan halkı için bir inanış, bir kutsama anlayışı.
Yıllar önce Atlas Dergisinde okumuştum.
Hindistan'ın Goa eyaletinde bir kadın şöyle diyordu;
"Her kim ki, o kutsal ağaçtan bir dilekte bulunur ve onun gücüne yürekten inanırsa mutluluk gözyaşları hazır olsun...Dileği isterse yaşamın yasalarına karşı gelsin,mesela sevdiğini ölümün elinden çekip almak istesin. Ya da evinin dirliği düzeni daim kalsın diye dualar etsin. Yolunu kaybetsin, bulmayı dilesin. Ama her kim, ne arıyorsa Büyük Banyan'ın cömertliğinden umudunu kesmesin..."  (Kaynak; Atlas Dergisi,  Nisan 2012 /sayı 229)
...
Aradan yıllar geçti. Zihnimin bir yerlerinde bugüne kadar kaybolmadan bekledi.
Ta ki, Kaz Dağları'nda, Çanakkale'nin Kirazlı köyünde Kanadalı Alamos Gold şirketi tarafından yürütülen altın madeni projesinde, ÇED raporunda 45 bin denmesine rağmen 195 bin ağacın kesilmesinin ortaya çıkmasına kadar.
...
Nerede bir ağaç varsa insan orada soluklanır bozkırın sıcağında. Nerede bir ağaç kümesi bir yeşillik varsa orada su olduğunu bilir susamış Ceylan.
Nerede bir ağaç varsa ulu yapraklarına dilek dileyenlerce bağlanmış renkli kumaşlar görülür, ta Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan coğrafyada.
...
Ocak ayının ilk günlerinde oğlumun askeri birliğine teslim olması için beraberce Çanakkale'ye gitmiştik.
Otomobil Çanakkale'ye yaklaştıkça etrafta bulunan ağaç sayısı gittikçe artmaya başlamıştı. Göz alabildiğine yeşil bir şölendi etraf. Bir ara otomobilden inip etrafı seyretmeye başladık. Çanakkale Savaşları'nın geçtiği yerlerdeki anıtlar orman ağaçları arasında yer alıyordu. Gelibolu Yarımadası adeta yeşilden bir örtü ile kaplanmış, ağaç dalları rüzgarın eşliğinde bir gelin edasıyla sallanıyor, gelen geçenlere hoş geldin diyordu. Ormanlık alan tüm canlılara kol kanat germişti. Daldan dala konan kuşların çıkardığı tiz sesler etrafı çınlatıyordu.
...
Mesnevi'de, ormanı konu alan bir masal anlatılır.
"Aslan her gün ormandaki hayvanları yiyerek besleniyormuş. Ancak, ne zaman, ne şekilde öldürüleceğini bilmemek hayvanların yaşadıkları günü zehir ediyormuş. Derken, hayvanlar bir karar almış. Korkuyla yaşayacaklarına, ölecekleri zamanı kendileri seçmek ve kendilerini kurban etmek istiyorlarmış... Her gün bir başka hayvan, gelip kendini aslana telim edecekmiş. Ve aslan o gün başka bir hayvana saldırmayacakmış. Ormanlar kralı da bu anlaşmayı kabul etmiş. Derken bir gün, sıra tavşana gelmiş. Ancak onun farklı bir planı varmış...
Tavşan, aslan tam onu yemek için ağzını açtığında ona şöyle demiş: Yüce efendimiz, acaba ormanda bir başka aslanın yaşadığından haberdar mısınız? Herkes, onun kendisini asıl kral ilan ettiğinden bahsediyor. Öylesine güçlü ve büyükmüş ki...Ona haddini bildirmeyecek misiniz?
Aslan önce inanmasa da bir şüphe içine düşmüş bir kere. Çaresiz, tavşanın peşine takılmış. Bir kuyunun başına gelmişler. Tavşan, diğer aslanın aşağıda yaşadığını söylemiş. Aslan, aşağıdakini korkutmak için tüm kudretiyle kükremiş. Sesi kuyunun derinliklerinde yankılanarak büyümüş ve ona geri dönmüş. Ve o, bu sesi, diğer aslanın kükremesi zannederek saldırmak için hamle yapınca ormanlar kralı kuyunun içine düşerek ölmüş. Böylece, orman sakinleri korkularının kaynağını yine kendi korkusuyla boğmuşlar." (Kaynak; Atlas Dergisi, Nisan 2012 /sayı 229)
...
Seçimler hep aynıdır. Her neyi seçersen seç, seçemediğin hep üzüntü kaynağı olacaktır.
Aklınla davransan yüreğin, yüreğinin sesini dinlesen aklın sana bu soruyu hep soracaktır.
Seçemediğin hep sana acı verecek, acı hep olacak.
Ama güzel yanı, acılar insanı her daim olgunlaştıracaktır.
...
Zaman ilerler, öyle bir an gelir ki, günlerin getirdiğini, geçmişini ve geleceğini düşünürsün.
Bir samimiyet sınavından geçersin.
Gireceğin kulvarın sorgusunu yaparsın.
Dağılmaların toparlanmasına çabalarsın.
Yüreğine yansıyan zorlukların her şeye rağmen üstesinden gelmeyi istersin.
Ve yaşam büyük oranda çizili olmayan sınırlarını aşıp, büyüleyici şeylerle devam ederken, nice kapılar açılıp nice kapılar kapanır bilmek istersin.
Ve gün gelir "o kadar yoruldum ki hayattan" dersin.
......
Ormanlarımıza sahip çıkalım. Ormanlar zenginlik kaynağımızdır. Ağacın olmadığı yerde gölge aramak beyhudedir.


26 Temmuz 2019 Cuma

HASTANEDE BİR ANA VE İKİ KÜÇÜK ÇOCUK



Yıllar yılları aylar ayları kovalıyor. Zamanın yıpratıcılığında sorunlar, olaylar insan davranışlarına yön veriyor.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında var olan enerji, yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olma amacı ile masum insanları şarapnel parçaları ile yerinden yurdundan edenler dur durak bilmiyor.
İnsanları yerinden yurdundan edenlerin aşağılığı, budalalığı, ikiyüzlülüğü değişmeyen bir tablo çizerken, çıkar çevrelerinin bitmek bilmeyen istekleri önünde herkesin boyun eğeceğini düşünenlere karşı gösterebildikleri tek tepkinin uzaklaşmak, kaçmak, sığınacakları rahat bir liman bulmak olanların gittikleri yerlerdeki dramları, işsiz güçsüz, yardıma muhtaç yaşamları devam ediyor.
...
Sonuçta gidilen yerlerde bir türlü sona ermeyen muhtaçlıklar ve sorunlar yumağı içinde kıvranan insanlar.
Yerini yurdunu terk edip başka diyarlara gidenlerin durumuna insani yönüyle baktığımızda, insanların durup dururken ata yurdunu terk etmeyeceği geliyor akıllara.
...
Suriye, Irak, Afganistan vb ülkelerde tank ve tüfeklerin, şarapnel parçalarının, adres sormayan mermilerin altında var olma mücadelesi veren masum ve savunmasız insanlar ya kalıp mermilere hedef olacak, kaybettiği yakınları, ana ve babalarının yokluğu karşısında yarı aç yarı tok sefil bir hayat sürecek ya da yerini yurdunu terk edecek.
Yollarda ya donarak ya da denizin ortasında alabora olan teknelerinin altında yaşamları son bulacak.
...
Savaşın ve acımasızlığın insanlara biçtiği belirsizlikte yol yordam arayışına devam edecekler.
...
Yaşananlara kadınlar ve küçük çocuklar bağlamında bakıldığında insanın vicdanını sızlatan durumlarla karşı karşıya kalmak içten bile değil.
Biri kucağında diğeri yanında iki küçük bebesi ile hastanede bulunan, ata yurdunu terk etmek zorunda kalmış bir kadın, bir ana.
Bir kaç aylık olan çocuk durmadan ağlıyor. Diğeri anasının eteğine sıkı sıkıya yapışmış olan bitenleri sessizce ve boş gözlerle izliyor.
Ve öyle bir an geliyor ki o da kardeşinin ağlamasına katılıyor, başlıyor ağlamaya.
Kadın çaresiz.
Muayene sırasının  gelmesini bekliyor.
Orada bulunanlardan duyarlı bir vatandaş  "sıra beklemek zorundalar mı? Yazık çocuklar durmuyor" diye görevliyi ikaz ediyor.
"Sıra değiştiremem. Az kaldı sıralarına. Hem onlar yabancı" cevabını alıyor.
Konuya memleketlerine gitsinler bağlamında yaklaşanlara, huzursuzluk çıkarıyorlar, bayramlarda memleketlerine gidip geliyorlar, benim insanım muhtaç iken onlara harcanan paralar var diye düşünenlere karşı söyleyecek bir sözüm yok.
...
Lakin, başta da dediğim gibi olaya bir de insani yönüyle bakmak lazım.
İki bebesi ile hastanede tedavi olmak için sıra bekleyen bir ananın durmadan ağlayan  hasta iki çocuğuyla çektiği acıyı hiç bir şey hafifletmez.
...
Sonuçta kibirden uzak durmalı, hiç bir kimseyi, hiç bir nedenle küçük görmemeli, hor bakmamalı, ötekileştirmemeli. Yerinden yurdundan etmemeli. 
...
İnsan önce kendini değerli hissedecek ki çevresindeki varlıklara değer versin. Lakin, dünyada birçok insan kendi varlığının bile farkında olmadan yaşayıp gidiyor.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

HIDIR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Caddenin kalabalığında temkinli yürüdü. Çoktandır rastlamadığı Hıdır'ı görünce bir an  sevindi. Hıdır en son oda seçimlerinde aday olmuş, lakin kaybetmişti.
Seçimler sonrasında caddede Hıdır'ı görünce sormuştu "Hıdır nasılsın, ne yaptın oda seçimlerini?".
Hıdır'ın bu soruya cevabı anlaşılmaz bir şekilde sert olmuş, "sana ne?" diye cevaplamış, arkasına bakmadan da paytak paytak yürüyüp gitmişti.
Aldığı bu cevaptan Hıdır'ın seçimi kaybettiği anlaşılıyordu.
Üstelemedi.
Caddede Hıdır'ı görünce aklına geldi bunlar. Aslında çoktan unutmuştu.
Hıdır'a yaklaştı, kolundan temkinlice tutup "ne haber Hıdır, çoktandır görüşemedik, nasılsın ne yapıyorsun, işlerin nasıl?" diye sordu.
Hıdır gözlerini kaçırarak yorgun bir sesle cevap verdi.
"İyiyim be hocam, ne olsun iş güç ,geçinmeye çalışıyoruz, lakin her geçen gün işler daha da zorlaşıyor, siz nasılsınız?" diye cevapladı.
Anlaşılan geçen zamanın onarıcı etkisi Hıdır'ın aklını başına getirmişti.
"İyiyim çok şükür. Sizlerin iyi olması yeter. Kendine iyi bak. Ha bu arada, seçimi kaybettim diye de üzülme. İşine gücüne bak" deyip ayrıldı Hıdır'ın yanından.
...
Şu son zamanlarda insanı düşündüren  ne çok olay olmuş ve yaşanmıştı.
İnsanlık geçmişten bir türlü ders almasını ya bilmiyordu, ya da gerek görmüyor burnunun dikine gidiyor, lakin çoğu zaman duvara tosluyordu.
İnsanlar düşünmüyor, her şeyin üstüne bodoslama gitmeye devam ediyordu.
...
Sorulması ve cevap verilmesi gereken o kadar çok soru var ki.
Bir yandan düşünmeden sorulan sorular, diğer yandan araştırmadan, öğrenmeden verilen cevaplar.
Oysaki düşünmeden sorulan sorular sadece vakit kaybıdır.
Yaşananları anlamak için, düşünmek ve bilgi toplamak yerine sadece konuşmak hiç bir sorunu çözmez.
Bir insan düşünmeli, kendi cevaplarını bulmaya çalışmalı, bilgi toplamalı, eğer edindiği bilgi cevap için yeterli değilse daha fazlasını toplamak için çaba sarf etmeli.
...
Sanırım Hıdır'ın sakinliği sorduğu sorunun cevabını bulmasından kaynaklanıyordu.
Öfke ve kibirden az da olsa uzaklaşması gerektiğinin farkına varmış olmalıydı.
Hayatın tezatları, bazen  bizler anlamasak da anlamlı değil miydi?


3 Temmuz 2019 Çarşamba

TOKAT


Yıllar sonra sosyal medyada aldığım bir mesaj beni yıllar öncesine götürdü.
Şimdilerde üniversiteyi bitirip mesleğini yapmakta olan bir öğrencim mesajında aynen şunları yazmıştı, "hocam, bana suçsuz yere neden tokat attınız?"
Kendisini, bulunduğu kasabayı ve babasını tanıyordum.
Hafızamı yokladım, yıllar öncesine gittim.
Neden tokat atmış olabilirdim ki?
Hafızam bir türlü söylediklerini teyit etmedi.
Verdiğim cevapta, kısaca  "söylediğiniz durum yıllarca sizin zihninizde yer etmiş. Nedenini hatırlayamadım. Lakin, eğer öyleyse mutlaka bir nedeni vardır. Yine de sizden özür dilerim. Kendinize dert etmeyin. Ben öğretmenlik hayatım boyunca hiç bir öğrencime bu tür haksız yaklaşımda bulunmadım. Bütün öğrencilerim beni sever sayar. Bende öğrencilerimi sever sayarım."
İkna olup olmadığını bilmiyorum.
...
Öğretmen okulunu bitirmiş, göreve başlamıştım.
O yıllarda ücra yerlerde görev yapan öğretmenler büyük çile ve sıkıntı çekiyorlardı.
Görev yerine gitmek, kalacak bir göz ev bulmak, günlük ekmek ihtiyacını karşılamak başlı başına bir sorundu.
Bu bağlamda görev yaptığım okulda ki diğer öğretmenler gibi bende büyük sıkıntılar yaşadım.
Gün oldu aç karnına bir sonraki günü getirdim.
Aç yatıp aç kalktım.
Lakin, bundan şikayetçi olmadım.
Çektiğim sıkıntılarla ilgili kimseye tek söz etmedim.
Zihnimdeki sıkıntıları dağıtmak için görevime dört elle sarıldım.
Duygularımın yoğunluğu içinde kaybolup gitmemek için elimden geleni yaptım.
Tevekküllü davrandım.
...
İlk görev yerimde üç yıl görev yaptıktan sonra, "bana neden tokat attınız?" diyen öğrencimin kasabasına okul müdürü olarak tayin oldum.
O yıllarda da herkesin belli  bir duruşu ve görüşü vardı.
Acı olan ise, farklı görüşte olanların birbirlerine yaklaşmamasıydı.
Bunun eğitimde yeri olmadığı düşüncesindeydim.
Hala da aynı düşüncedeyim.
...
Göreve başladığım okulda müdürlük görevini vekaleten yürüten arkadaş, görev devir teslimini yapmadığı gibi uhdesinde bulunan dersleri de aksatmaya başlamıştı.
Kendisine defalarca ikaz etmeme rağmen bu tutumunu değiştirmedi. Rapor alıp göreve gelmediği günler oldu.
İlgili öğretmen kasabanın bağlı olduğu ilçe doğumluydu.
Yani memleketi orasıydı.
Çevresi, akrabaları, tanıdıkları çok fazlaydı.
Bana gelince, ne bir tanıdık vardı, ne de bir akraba.
...
Bu şartlar altında istemeden de olsa yaptığı bir hatadan dolayı bir öğrencime tokat atmış olabilirim.
...
Lakin, bir olayı sorgularken tek taraflı sorgulamaktan kaçınmak lazım.
Sebep sonuç ilişkisini ve içinde bulunulan ortamı da sorgulamak lazım.
...
İlgili öğrencimin babası da o ilçede görevli bir öğretmendi. Derslere girmeyip sorun çıkaran öğretmenin de arkadaşıydı. Aynı görüşteydiler.
...
O yıllarda kendim ile olan savaşı kaybetmemek için çok direndim.
Meslek hayatım boyunca, her daim kaybetmeyi değil kazanmayı hem kendim hem de öğrencilerim için istedim.
Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum.
Üniversiteyi bitirip meslek hayatına başlayan binlerce öğrencimin varlığı da bunun en güzel örneğidir.


25 Haziran 2019 Salı

GURBETTE GÜNEŞ BAZEN DOĞMAZ NAZLANIR


İnsan kendi yaşamında olduğu kadar diğer insanların yaşamları hakkında da soru sormalı, sorgulamalıydı. Muhtaç olana yardımcı olmalı, insanların dertleri ile ilgilenmeliydi. Cesaret sahibi olmalıydı. Çünkü, sorulacak her soru, atılacak her adım yol haritasında belirleyici olacaktır. İnsanın kavgası, her kiminle olursa olsun, sonuçta kendi derdiyle değil midir?
Şehrin erken saatlerde en çok nefes alınan yeri otobüs garajlarıdır. Günün kristal ışıklarına ilk şahit olanlarda uykusuz ve yorgun gözlerini kırpmadan garajdan ayrılacağı zamanı bekleyen yolculardır.
Gidenler şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı. Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi. Takip edilmesi gereken yol onlar için açıktı. Duygusallıklarını bir tarafa bırakıp vurmuşlardı kendilerini yollara. Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar, kavrulanlar. Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler, sindiremeyenler.  Kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinde kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, çektikleri çileleriyle, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayanlar.
Şehir hayatının üzerlerinde kurduğu baskıdan, varoşların gürültücü kasvetinden ve yoksulluğundan bunalan; yüksek binaların arasında nefessiz kalmaktan kurtulmaya çalışan bu insanlar, soğuk hava şartlarına rağmen kırsal yaşamın soluk aldıran ortamında bir süreliğine de olsa baba ocağında sevdikleriyle hem hasret gidermeyi hem de rahat bir nefes almayı seçmişlerdi. Kim bilir belki de içlerinden bir bölümü çalıştıkları işlerinden çıkarılmış işsizlerdi. Bir daha dönmemek üzere gurbeti terk etmişlerdi. Doğup büyüdükleri topraklarda mı kolaydı yaşam, yoksa çocukluklarının ve kültürlerinin yabancısı olan şehirlerin varoşlarında mı? Hangisinin yükü hafif hangisinin yükü daha ağırdı? Doğup büyüdükleri topraklarda yaşam kolay olsaydı neden gideceklerdi gurbete? Ve/veya çocukluklarının yabancısı olan şehirlerde yaşam kolaysa eğer neden terk edip baba ocağına dönmüşlerdi?
Geçim şartlarının ağırlaştırdığı omuzların hafiflemesi için güçlü olmayı, hayatın dayanılmaz bir ıstıraba dönüşmesinin önüne geçmek için direnmeyi bilmek lazım. Bilmek de yeterli değildi. Somut adımlar atarak hayatın günlük hay huyunda ağır olan yükü hafifletmek adına güne başlanması ve o gün eve götürülecek ekmek parasının kazanılması lazımdı.
Sabahın erken saatlerinde ya da gün turkuvaz rengini akşamın karanlık perdesine bırakırken yola koyulmuş olanların, yolculuğa başlama ve bitirme amaçları aynıdır. İç güdüsel olarak varlığının devamını sağlamak.
Yolun kıvrımlı damarlarını kat edip kırsaldan göç etmiş, eğreti gecekondularda yaşamını güçlükle sürdürme çabasında olan çoğu insanın devamlı bir işi olduğu söylenemezdi. Günü birlik amele pazarlarında, inşaatlarda ve geçici işlerde çalışmak için sıra bekleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu durumda bir insanın yaşamını sürdürmesi için güçlü bir iradeye ve şansa ihtiyacı vardır. İradesi olanın şansı, şansı olanın iradesi olmaz bazen. Bazen her ikisi bir arada bulunur, bazen biri vardır diğeri yoktur. Anadolu insanında her ikisinin de bir arada bulunduğunu söylemek için amele pazarlarından veya işsizlerin toplandığı kahvelerden habersiz olmak gerekir. İstasyonların ve garajların yırtık pırtık insan pazarı olduğundan, binlerce insanın günün her saatinde, su gibi, oralarda kaynaşıp durduğundan da... Oysa hangi şehire gidilirse gidilsin binlerce işsizin sokaklarda avare dolaşmasını görmek olağandır.  
Gurbette bazen güneş doğmaz nazlanır. Başka yerlere takılı kalmıştır aklı. Bezende hiç beklenmedik bir yağmur yağar bardaktan boşanırcasına, bereketlidir yağmur. Kimi karayağız delikanlılar tek başına omuzlar yükü, güçlü sanırsınız. Yürekli sanırsınız. Kimi dostundan güç alır, kimi tek dostu olan kendinden.
Günün yorgunluğu sonrasında şehir yaşamı çeker kendine serseri mayınları iştahla. Varoşlar  
dolup dolup boşalır. Kimi bilinmeyenin cazibesine koşmak için dolaşır neon ışıklarının cezbedici parlaklığında. Kimi içinde anbean kabaran travmayı bastırmak, bildiklerinin içinde, derininde bilmediklerini görmek için.