10 Mayıs 2019 Cuma

SU


Bazen belgesellerde izleriz onu. Bazen doğada. Ama hep izleriz. Yolumuz daima onun yanına düşer. Çünkü o yaşamın ve yerkürenin alın çizgisidir.
O bazen bir ırmakta, gölde, bazen bulutta, bazen topraktadır.
Ama o hep vardır.
Yaşamın kaynağı su dur o.
Uğruna kızgın çölde dörtnala koşan Arap atlarının, yüce dağ başlarında kartalların, bozkırda umuda koşarcasına suya koşan güvercinlerin kadersizliğidir.
Rüzgârın tepesinde uğuldadığı, kışın karın örttüğü gri tarladır.
Renksiz bir şafak vaktinde, dik bir vadinin kıyısında kurduğu çadırında ısınmak için buzla kaplı vadiyi seyrederek hayatta kalmaya çalışan bir dağcıdır o.
Biliyoruz ki kalkınmanın, refahın, eğitimin, kültürün, tarımın, sağlığın, sanayinin temel kaynağı su dur.
Su buluttur.
Yağmurdur, mühendisliktir, barajdır, ulaştırmadır, haberleşmedir.
Bir damlası için, Ceylanın narin bacaklarını toprağın çatlaklarında kırmasıdır.
Su ağıttır, şairin dilinde yankılanan.
“Ey kuru çeşmelerde su diye duran bacı…
Bu yıl da gözyaşınla doldurup git bakracı…
Gene de avunmazsa içini yakan acı…
Az daha sık dişini ne var, erken ölecek…
Ferhat dağı delecek, Urfa’ya su gelecek…”
Urfalı şair Hulusi Kılıçaslan’ın dizelerinde bir tokat gibi patlayan ve yokluğunda yaşamın sona ermesidir su.
Yüzyıllardır kültürlerin oluşmasına rehberlik eden su ne eskiden olduğu gibi özgürce koşmaktadır gideceği yere, ne de kültürlere kaynaklık etmektedir artık.
Havayı, toprağı kirleten, kullanılmaz kılmak için çaba veren insanoğlunun hoyratlığından nasibini almıştır.
Almaktadır.
Barajlara hapsedilmesi, kelepçe vurulması bir yana yaşama kaynaklık etmesine de engel olunmaktadır.
Bilinçli ya da bilinçsiz.
Kaderi suya bağlı uçsuz bucaksız ovaları yaşanılabilir yer olmaktan –yaşama kaynaklık eden suyu yok ederek, hoyratça kullanarak ve kirleterek- hızla çıkarıyoruz.
Uğruna ağıtların, türkülerin, destanların yazıldığı, nice koç yiğitlerin Ferhat olup çağıldadığı, varlığı ile nice medeniyetlerin varlığını sürdürdüğü, yokluğu ile yok olup gittiği, kimi zaman kutsal bilinip sevgi ile kucaklandığı ve fakat yokluğu ile giderek vatan parçasına dönüşen bir alınyazısıdır o.
Devasa bir yeşilliğin içinde ışıl ışıl eden bir çam korusunun yamaç aşağı inmesini -güneşin bulutla oyununda- ufukta yanıp sönen kaya parçası üzerinde seyretmek ve o koruya hayat verenin su olduğunu bilmek kadar güzel ne vardır.
Tepe noktasında rüzgârın salladığı dallarının çıkardığı hışırtı dışında sessizliğin olduğu ağaç diplerinden akıp giden suyun kenarında; uzakta lavanta çiçekleri arasında ki çulluğun varlığını, keçiyolunda bir katırın tırnağının çıkardığı tiz sesleri, sürülerin susuzluğunu gidermek için koşuşunu izlemek kadar mutluluk verici ne vardır.
Askerin matarasında kurumuş dudakları ıslatan, Çanakkale de Seyit onbaşıya güç veren suya olan yaklaşımda  her yıl yinelenen “22 Mart Dünya Su Günü” nün “cehalet, gaflet ve ihmalleri” ortadan kaldırması, suyun zalimleşmesinin önüne geçilmesi, güneşin zalim ve kavurucu sıcaklarında sığınılacak bir yaşam kaynağı olmasının devam ettirilmesi kadar Anadolu toprağını sevindirecek ne vardır.

17 Nisan 2019 Çarşamba

YARIN NE OLACAĞINI SORMAKTAN KAÇINMAK MI...


Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Suriye'de, Libya'da, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini alacaktı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?


4 Nisan 2019 Perşembe

MECRASINI BULMUŞ BİR IRMAK GİBİ



Sinan anlatılanlara kulak kabartıyordu. "Şehrin kalabalık pazarlarından, varoşları kendilerine mekan bellemiş olanların pek uğramadığı alışveriş merkezlerinden, ana caddelerde çift egzozlu arabaların kulakları sağır edercesine çıkardığı iç gıcıklayıcı homurtulardan, omuzunda ceketleri ile külhanbeyi tavırlı şakır şakır tespih çeken zengin takımının değişmez mekânı gece kulüplerinden, yoksulun vazgeçmediği birahanelerden, salaş lokantalardan, seyyar satıcılardan, işsizlik kahvelerinden, amele pazarlarından, sigortasız çalışan işçilerden bahseden; yaşadıklarını ya da yaşamak istediklerini hararetle anlatırken sigarasından çektiği dumanı hoyratça dudaklarının arasından bir çırpıda üfürenlerin durumuna şaşırıyor insan" diye düşündü Sinan.
Sinan'ın yanında otuz otuz beş yaşlarında, sert bakışlı, avurtları çökük, favorileri oldukça uzun, saçları kısa kesilmiş biri oturuyordu. Yolculuk boyunca pek konuşmadılar. Nedense adamdan uzak durması gerektiğini düşünmüştü Sinan. Bakışları ürkütücüydü. Ağzını eğerek alaycı konuşuyordu. Belki karakteri böyleydi belki de bilerek yapıyordu. Çevresindeki insanlara karşı umursamaz bir tavır içerisindeydi. Sorumsuz, umursamaz ve çevresini önemsemeyen insanlardan her zaman uzak durması gerektiğini düşünmüştü. Bu davranışı gösterenlerin içten pazarlıklı olduklarını hissediyordu. Kendinden başkasını sevmezlerdi. Çıkarcı bir anlayışları vardı.  Güçlünün yanından ayrılmazlardı. Çok konuşan, bir dediği diğerini tutmayan, yalanı gerçekmiş gibi anlatan, kısık gözleriyle etrafı sinsice izleyen insanlardan hiç bir zaman hoşlanmamıştı. Lakin bu tipler son zamanlarda epeyce artmıştı. Parklarda ve kalabalık yerlerde bunlarla sık karşılaşılır olmuştu.
İlk otobüse bindiklerinde birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı. Adam konuşurken belli belirsiz gülümsüyor, gözlerini bir açıp bir kapatıyordu.
"Memlekete mi gidiyorsun" diye sordu Sinan.
"Evet. Gurbetten memlekete baba ocağına gidiyorum." diye cevapladı adam. " Adım Ömer aylardır gurbette çalıyorum. Sılayı özledim. Çocuklarda çoktandır 'baba gel' diyorlardı. Patrondan bir kaç günlüğüne izin aldım. Geri döneceğim. Bizim oralarda yapacak pek bir iş yok. Tarla tapan dersen babam zaten onu yapıyor. Bana da gurbetin yolu düştü."
Gözleri uzaklara daldı. Epeyce bir süre sustu. Güven vermeyen yüzü karardı. Belli ki bir iç hesaplaşma içindeydi.
"Ne iş yapıyorsun"  diye sordu Sinan.
"Konfeksiyon işinde çalışıyorum. Epeydir çocuklardan uzak kaldım. Gidip bir görüp tekrar döneceğim." diye tekrarladı Ömer.
"Çocukları neden yanına almıyorsun? Bak seni de özlemişler. Çalıştığın yerde bir ev kiralayıp çocuklarını da yanına almalısın. Hem sen hem de onlar rahat eder."
"Kolay mı gurbet elde ev kiralayıp kalmak. Aldığım para üç beş kuruş. Ev kirasına mı vereyim. Evin günlük ihtiyaçlarını mı karşılayayım. Patron çalışana fazla para vermiyor. Anca idare ediyorum. Yoksa kim istemez eşini, çocuklarını yanına almayı."
"Ne diyeyim ki. Elden gelen bir şey yok" diye Ömer'i teselli etmeye çalıştı Sinan.
"Bak Ömer, yaşam bazen gelgitlerle insanı yorar. Hayat tek düze değildir. Bazen seni yorar. Tıpkı etrafındaki bentleri yıkan azgın bir ırmak gibi. Bazen de sakindir. Mecrasını bulmuş bir ırmak gibi. Sen de ben de bu gelgitleri yaşarız. Yolumuzu bulmaya çalışırız."
Sinan daha önce Ömer hakkındaki düşüncelerinden utandı. Ömer feleğin sillesini yemişti. Sıkıntısı, kızgınlığı da bundan olmalıydı.
"Gardaş siz ne işle meşgulsünüz" diye sordu Ömer.
"Öğretmenim. Tayinim çıktı. Yeni görev yerimi görüp, ev kiralayacağım. Gidişim o nedenle. Bak bende senin gibi oradan oraya  savrulup duruyorum. Memleketin her köşesinde görev yapmak için çırpınıp duruyoruz. Vatan evlatlarını iyi bir eğitim verip yetiştirmenin, hayata hazırlamanın çabasındayız. Ben de uzun yıllar oldu baba ocağından ayrılalı. Eşim ve çocuklarımla gurbetteyiz."
Ömer yol arkadaşının bir öğretmen olduğunu duyunca bir an heyecanlandı.  Gözlerinin içi gülmeye başladı. Sert bakışları yumuşadı.



3 Nisan 2019 Çarşamba

ENFLASYON KONTROLDEN ÇIKABİLİR



Mart ayı enflasyon rakamlarını TUİK açıkladı. Bu açıklamaya göre, TÜFE  aylık %1.03, yıllık %19.71 artış gösterdi.
TUİK verilerine göre aylık en yüksek artış % 3.48 ile sağlık grubunda oldu.
Ana harcama grupları itibariyle 2019 yılı Mart ayında endekste yer alan gruplardan, gıda ve alkolsüz içeceklerde % 2.44 , eğitimde % 1.45, ulaştırmada % 0.75 ve lokanta ve otellerde % 0.67 artış gerçekleşti.
Dünya gazetesi yazarı ve Altınbaş Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Emre Alkin, mart ayı enflasyon verilerini değerlendirdi.

Rakamlara bakıldığında çekirdek enflasyonda çok ufak bir iyileşme görüldüğünü ifade eden Alkin, "Böyle olsa da enflasyondaki yükseliş trendinde bir değişiklik olmadığı anlaşılıyor" diye konuştu."
Prof. Dr. Emre Alkin devamla şunu söylüyor, "Çekirdek enflasyon da düşüşe karşı dirençli."
  
Haber böyle.

Enflasyon yediden yetmişe herkesi yakından ilgilendiren bir durum.

Ülke ekonomisinin içinde bulunduğu kriz koşulların atlatması için üretime hız verilmeli, ülkemizde üretilecek olan temel gıda maddelerinin ithal edilmesi yerine üretilmesi için gerekli önlemler alınmalıdır.
Çok değil, daha bir kaç yıl öncesine bakıldığında ülkemiz gıda ürünlerinin üretiminde kendi kendine yeten ülkeler arasında sayılıyordu. ne oldu da çeşitli gıda ürünlerini başka ülkelerden almaya başladık?
Enflasyonun düşmesi, fiyat artışlarının durması ve makul seviyeye çekilmesi, sanayi üretiminin artırılması, tarımsal alanda yeterli üretimin yapılması için gerekli desteğin üreticiye verilmesi hem üreticiyi hem de tüketiciyi rahatlatacak, enflasyon ve fiyat artışlarını aşağıya doğru çekecektir.

Halkın en önemli sorunu geçim derdidir. İşsizliğin düşmesi, istihdamın artmasının sağlanmasıdır.
İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakta sıkıntı çekiyor.

Omurgasını sanayinin oluşturduğu ekonomide, ortaya çıkan resesyonun önüne geçilmeli, krize derinleşmesi engellenmelidir.
Ekonomide ki  büyüme oranının gerilememesi için gerekli ekonomik kararlar alınmalıdır.
Ekonomide küçülme devam ederse, iş yerlerinin de kapısına kilit vurması durumunda işsizlik oranı gittikçe artacak, insanların işini kaybetmesi sonrasında geçimini sağlaması, evine bir lokma ekmek götürmesi zorlaşacaktır.
Devletin ve özel sektörün milyarlarca dolar dış borcu ise ekonomi için hiç de kolay olmayan bir rakama ulaşmış görünüyor.
Umarım ekonomi yönetimi olumsuzlukların yaşanmaması için gerekli önlemi alır.

28 Mart 2019 Perşembe

ZAMANIN EMANETİ




Kasabaya alışmıştım artık. İnsanlarını tanımaya, acılarını tatmaya, sevinçlerine ortak olmaya başlamıştım. Önceleri uzak duranlar da “merhaba” hocam demeye başlamışlardı. Kızım ilçeye gidip geliyordu. Okulu oradaydı. Yakındı ilçe. Belediye otobüsü sabah götürüp, akşam okul paydos olunca, kasabalı çocuklardan ilçede okuyanları getiriyordu. Oğlum henüz yürümeye başlamıştı. Eşim hem yeni taşındığımız eve hem de mahalledeki yakın komşulara alışmıştı. Komşularımız iyi insanlardı. Kasabada kaldığımız sürece kırılmadım hiçbirinde. Ufak tefek tartışmalar dışında. O da okul ile ilgili sorunlarda tartışırdık arada bir. Sonrası ne onlar ne de ben uzatmazdık. Bilirlerdi ki mücadelemiz kendi evlatlarının iyi yetişmesi içindi.
Recep ve diğerleri, var olma mücadelesi veriyorlardı o yıllarda. Hoş değişen bir şey yok aradan geçen bunca zamanda . Yaşam aynı, mücadele aynı. Kapı komşumuz Esat abi vardı. Halen telefonla konuşurum. Yaşlandı artık. Öksürüp dururdu hep sigara dumanını ciğerlerine çektikçe. İçme şu illeti derdim. Bir gün hastalanırsın. Aldırmadı önceleri. Bırakamıyoruz be hocam derdi hep. Sonrasında ciğerleri fazla dayanamadı. Doktor sigarayı bırak yoksa ciğerlerden sana hayır yok deyince o da bıraktı. Geçenlerde oğlunun yanındaydı İstanbul’da. Telefonla konuştum. Hocam şu teknoloji bir başka dedi gülerek. Bir iki gün sonra yanlarına gittim. Birbirimize sarıldık. Gözleri doldu. Nasıl da yaşlanmış. O iyi yürekli insan. O yıllara değil, yıllar ona meydan okumuştu. Belli etmedim gözlerimin nemlendiğini. 
Hocam bizi bıraktın gittin. Yolun düşerse beklerim, gelmemezlik etme gücenirim bak misafirim ol dedi, sağ olsun. Ben de kendisini davet ettim. Oğlu kasabadan ayrıldığım yıl okuldan mezun olmuştu. Fakirdiler . Lakin gönülleri zengindi bu insanların. Oğluna oku ilerde ev bark sahibi olunca iş bulmada zorluk çekmezsin demiştim . Aldırmadı. Sandı ki hep baba kazancı ile yaşarım. Askerliğini yapıp evlenince İstanbul’da bir sitede kapıcılık işi bulmuş. Sevindim tabi. Bu zor yaşam şartlarında kira, elektrik, su parası vermeden hem evde oturacak, hem de sigortalı bir işi olacaktı. Kocaman delikanlı olmuş. Yolda görsem tanıyamazdım. 
Recep’i sordum Esat abiye. Kasabada dedi. Hala o dik duruşunu devam ettiriyor. Çocukları büyüdü. Liseyi bitirdiler dedi. Sevinmiştim tabi bu yağız, mert delikanlının Sülolara yem olmadan hayatta kalmasına, mücadele etmesine.
İşte böyle. İnsan uzun yıllar da geçse dostlukları unutamıyor. Yaşamı ve geleceği hayal etmek, düş kurmak, dizayn etmek insana mahsus. Dalgın ve yorgun bakışlar görürsünüz zaman zaman etrafınızda. Karşınızdaki insan sizi dinliyor mu, yoksa sadece gözleri size bakıyor düşüncesi başka yerde mi bilinmez. Soru sorarsanız irkilir birden. Düşünceleri ile özgürdür . Gerçek yaşamında ulaşamayacaklarını kurgular kafasında. Mutludur . Para, mal mülk, zenginlik gönlünün her istediği onunladır artık düşlerinde. Recepte de, Çoban Mehmette de, Altayda da, Esat abide de görmüştüm bu duyguları. Bir de Köy Enstitüsü mezunu Mehmet amca’da. 
Yaşadıklarını hissettiğim bu duygularına har zaman saygılı oldum. Hayal dünyasında, düşler içindesiniz demedim. Çoğu düşüncelerini söylemekten hep kaçınmıştır bu durumlarda zaten. Seni dinlemezler. Sen konuştukça gözlerini sabit bir yere diker uzaklara dalarlar. Kararlı bir suskunlukla sigarasını içerler. Etrafına değil kendi iç dünyalarının derinliklerine bakmaktadırlar artık o anda. Derin bir nefes daha çekerler yine susarlar. 
Not : Bazı isimler değiştirilerek verilmiştir. 


24 Mart 2019 Pazar

ÇEVRE KİRLİLİĞİ


Artık yemeklerin tavaya yapışmaması için öyle büyük bir şef olmaya gerek yok. İnternet üzerinden bir tık ile bu sorunu çözebildiğimiz gibi, biraz titiz davranıp seçeneklerin tümüne bakmaya karar verdiğimizde içinden çıkılmaz çeşitlilikte olduğunu göreceksiniz.
Ekonomik koşulların izin verdiği sıklıkta her türlü alışveriş hizmeti sizi bekliyor.
Modern yaşamın ve teknolojinin geldiği son nokta da  bireyler önemsedikleri şeylerden bir tık uzaktalar.
Konfora olan açlığımız, alışveriş alışkanlığımız bir yerde içimizdeki tehlikenin de büyümesine neden oluyor.
E-atık’la çevreye yayılan ve canlı yaşamını zora sokan elektronik malzeme kirliliği, kimyasallar ve havaya salınan karbon miktarındaki dur durak bilmez hoyratlık orta yerde durmakta.
Küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği yada çarpık kentleşme, üretim ve tüketim biçimleri bugün olduğu gibi devam ederse yakın bir gelecekte, kuraklık, seller, türlerin yok oluşu, açlık gibi sorunlarla daha fazla karşı karşıya kalınacağını gösteriyor.
Geçmişe, çok değil birkaç yıl öncesine ve düne bakıldığında, akla hayale sığmayacak hava koşulları yaşandı.Yurdumuzda 40 dereceyi aşan sıcaklar, rekor derecede kuraklık ve onlarca sulak alanın yok olması, yer altı su seviyesinin düşmesi ve sel olayları.
Milyonlarca insanın içme ve kullanma suyu, yaban hayvanlarının barınma alanları olan göller ve   dereler yöredeki konutlar ve sanayi tesisleri yüzünden çöplük haline geldi gelmeye de devam etmekte.
Bütün bunlar ve çevre felaketine yol açacak tehlikelerin önüne geçilemediği taktirde gelecekte kullanılabilir kaynakların mikroskopla aranır duruma gelmesi kaçınılmaz olacak.
Kirlilik artık düz ovayı bıraktı, ulaşılması güç dağlarda da kendini göstermeye başladı. Symbiosis sağlık ve Doğa Gönüllüleri’nden bir grup dağcı, Ağrı Dağı’nın 3200 metresinde altmış poşet çöp topladıklarını açıklamışlar. Bu örnek kirliliğin neresinde olduğumuzun ironik bir göstergesidir.
Etrafında boz renkli yada yeşil bir örtü ile, suskun topraklarda kıvrılarak akan, mecrasından koparak kabul göreceği denize koşarken kirletilen, mavi ve berrak suları yerine yabanıl canlıların bile yanından bir an önce uzaklaşmaya çalıştığı, çok değil birkaç yıl öncesine kadar çobanların hayvanlara su içirmek için kıyısına indiği, bağ ve bahçelerin suyundan yararlandığı, köylü kadınların çamaşırlarını yıkadığı, piknikçilerin oltaları ile keyif çattıkları nehirlerin durumu nasıl şimdi dersiniz?
Bir yandan teknolojinin bize sunduğu imkânlar diğer yandan yaşamımızda devamı sağlayacak olmazsa olmaz doğal kaynaklar. Her ikisinden de yararlanmamak için sebep var mı?



11 Mart 2019 Pazartesi

SİNAN İLE ASLI


Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgarın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.
Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinan'la aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.
Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeseler de, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.
Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.
Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.
Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.
Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.
"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.
Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."
Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.
Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.
"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."
Sinan başını öne eğdi, sesini çıkarmadı, ne diyebilirdi ki. Yaşanacakları Aslı'da kendisi de biliyordu. Kavuşmaları çok zordu. Geleceğe dair umut ışığını da kaybetmişlerdi. Zihinleri yorulmuştu. Sinan biraz olsun zihninin rahatlamasını istiyordu. Çünkü, aylardır bocaladığı, bir türlü ne olacağına karar veremediği bir çıkmaz içinde bulmuştu kendisini. Ne gecesi vardı ne  gündüzü.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.


26 Şubat 2019 Salı

YILLAR HIZLA GEÇTİ GÜLÜM




Yaşam için boş bir kağıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kağıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul


10 Şubat 2019 Pazar

UTANÇLARINDAN YAŞADIKLARINI KİMSEYE ANLATAMIYORLAR


Zamanın nasıl geçip gittiğinin ağır vurgusu altında;
Yazmak bir tutkudur, hem insanın hüznünü azaltır, hem de yalnızlığına ortak olur.Yaşananları normalleştirmenin, hüznü dağıtmanın yolu, tekrar güzel günlere geri dönmekten geçer.
Yazmak yalnızlıktır. İnsan kendi ile baş başa iken yazar. Kalabalık ve gürültülü ortamda yazmak olanaksızdır çünkü. Bu kuralı çoğu yazar bilir.
...
Yazacak o kadar çok şey var ki. Kısa  ama yoğun geçen o kadar çok insan öyküsü, yaşamı, acısı, sevinci, hüznü var ki. İnsan hangi birini yazacağına, hangi birine üzüleceğine şaşırıyor.
...
İnternet haber sitelerine yaz aylarında düşen bir haber dikkatimi çekmişti. İlgili haberi arşive almıştım. Tekrar gözüme çarptı. Kadınlara yönelik olumsuz ve dahası utanılacak yaklaşımlar haberleştirilmişti.
...
Haberin başlığı "utançlarından yaşadıklarını kimseye anlatamıyorlar" şeklindeydi.
Haberin kısa ayrıntısına gelince,
Afganistan'ın Cavazcan eyaletine bağlı Darzab bölgesi. ışid'in güçlü olduğu bölge.
Bölgede yaşanan olaylar nedeniyle kaçanların sayısı binleri bulurken, kadınlara karşı işlenen cinsel suçlar da ortaya çıkmaya başlıyor.
Fakat kadınların suçlanacakları endişesiyle kendilerine yapılanları anlatmaktan çekinmesi,ihlallerin boyutlarının tam olarak görülmesini engelliyor.
Bölgeden kaçan üç çocuk annesi Zarife, bölgedeki ışid liderinin köye gelerek, kocasının ona para vermeyi vaadettiğini öne sürüp, para istediğini söylüyor.
"Paramız olmadığını, para bulabilirsek ona gönderebileceğimizi söyledim. Ama kabul etmedi. Kocamı bırakıp onun adamlarından biriyle evlenmem ve onlarla gitmem gerektiğini söyledi.
Ben bunu kabul etmeyince, adamları çocuklarımı yan odaya götürdü, bu da benim başıma silah dayadı. Onunla gitmezsem beni oracıkta öldüreceğini, evimi alacağını söyledi. Sonra da bana yapabileceği her şeyi yaptı."
Haberin ayrıntılarında anlatılanlar çok daha fazla. Ben sadece buraya kısa bir bölüm aktardım.
Dünyanın çivisi çıkmış sanırsın. Savunmasız insanlara , kadınlara, kızlara yapılan bu utanç verici durumların değişik coğrafyalarda devam etmesi çok acı.
...
İnsan bu haberleri ve olayları okuyunca nefes almaktan utanıyor. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye sormadan edemiyor.
Umutsuzluğun içinde aralanan aydınlık bir kapı arayan bu insanlara yapılanlar, çektikleri acılar, yokluklar insanı derinden etkiliyor.
Kırıp dökmeye, diğerini yok etmeye odaklanmış zihniyetlerin varlığını görmek elbette ki üzücü bir durum.
Lakin, her şeye rağmen yüreklerine yansıyan zorlukların üstesinden gelmeye çalışan, kötülükle mücadele eden insanların varlığını görmek de bir o kadar sevindirici.

7 Şubat 2019 Perşembe

ŞUBAT AYININ İLK PAZAR GÜNÜ


Şubat ayının ilk pazar gününün sabahı. Boğucu bir öksürük ve durmak bilmeksizin devam eden terin soğuk etkisiyle uyandım. Yatakta zorla doğrulup salona geçtim. Dışarıda kasvetli ve gri bir hava.
Ana caddede soğuğa rağmen bir yerlere gitmekte olan insan seli.
Sakin ve kederli halime karşın, sokaklar her zaman canlı.
Aynı havayı soluyan, sanırsın aynaların içinde paramparça olan iki farklı yaşamın ve anlayışın bir yansıması sokaklar.
Gazete ve televizyonlarda yer bulan ve bulamayan olayların, insanı olumsuz etkilemesi kaçınılmaz oluyor.
Yaşanan olumsuzlukları görünce nedir bu hırs, bu sorunlu yaşam anlayışı, sorunsuzca yaşamak varken bu kavga niye diye düşünüyor insan.
Oysa ki insan her daim hırstan, sığ kavgadan uzak durmalı.
İnsan olmanın sorumluluğuyla nasıl davranması gerektiğini bilmeli.
Kişiler "bencillik" girdabından, düşüncesinden uzak durmalı.
Kendisini toplum için geliştirmeli.
Rant anlayışından, çıkarcılık ve adam kayırmacılıktan, ötekileştirme anlayışından kimseye bir fayda yok.
...
Ara ara ciğerimi sökercesine öksürük devam ediyor.
Eşimin "rengin beyazladı" demesine karşılık  "bir şeyim yok, iyiyim..." diye cevap veriyorum. Eşimin telaşı devam ediyor.. Ihlamur kaynatıyor. Evdeki soğuk algınlığı ilaçlarından getiriyor.
Eh ne yapalım.
Şubat yine şaşırtmadı.
Her zamanki gibi şubat yine şubatlığını yaptı.
...
Ocak ayında oğlumun askerliği nedeniyle iki kez Çanakkale'ye gitmiş, her gidişimizde de Gelibolu Yarımadasında yer alan Çanakkale muharebelerinin geçtiği yerleri, ve şehitlikleri, abideyi ziyaret etmiştim.
Gelibolu Yarımadasının aman vermez, Ege'nin soğuk etkisini getiren rüzgarından etkilenmiştim.
Sonrasında İstanbul trafiğinin, tıka basa insan dolu toplu taşım araçlarının bunaltıcılığında yaptığım bir kaç ziyaret ve yorgunluk, öksürüğün ve ateşin kaçınılmazlığını getirmişti.
...
Ötekileştirmemeli bir insan diğerini. Huzur içinde yan yana yaşamasını bilmeli. Huzursuzluğun ne ona ne buna kimseye bir faydası yok.
Sahip olunan nitelikler doğru yöne yönlendirilmeli ki toplumda kabul görsün.
Yeniliklere, geleceğe, doğruya yönelik fikir bütünlüğü ve çabası olmalı.
Kabul gören yaklaşımlar insanın kimliğini, düşüncesini etkiler.
Toplumun gelişmesine, yönlenmesine, bilgilenmesine katkıda bulunmalı, sen ne yaptın, katkın var mı ikileminden uzak durulmalı, kendi katkısını toplumun geleceği ve iyiliği için devam ettirmeli.
Kısacası insan olmanın erdemi ile hareket etmeli.