15 Ocak 2014 Çarşamba

GÖREVDEN ALMALAR

İstanbul merkezli 17 aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile başlayan tartışmalar devam ediyor. Tartışmaların tarafları AKP ile Cemaat. Sayın başbakan 17 aralık tarihinde yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun iç ve dış odaklarca hükümetine karşı yapılan bir operasyon olduğunu belirtiyor. Cemaati isim vermeden suçluyor. Cemaat ise suçlamaları kabul etmiyor.
Yaklaşık bir aydır bu gelişmeler üzerine siyaset odaklanmış durumda.
Kimilerine göre AKP ile Cemaat arasındaki olayların altında yatan aslında ekonomik ve çıkar anlaşmazlığıdır, paylaşım savaşıdır.
Rüşvet ve yolsuzluk olaylarının soruşturulması sırasında, cemaat yanlılarını uzaklaştırmak gerekçesiyle yüzlerce polis dağıtılıyor, görev yerleri değiştiriliyor.
Yeni HSYK düzenlemesiyle yargı istenen şekilde düzenlenmeye çalışılıyor.
Maliye ve Milli Eğitimde görevden almalar devam ediyor.
İzmir'de "imbat" operasyonu ile rüşvet ve yolsuzluk yapanlara operasyon yapan polis müdürlerini; Kilis'te İHH merkezinde arama yapan polis müdürü görevden alınıyor.
Yaşanan gelişmelerin ekonomi üzerindeki olası olumsuz etkilerini umarım ülkemiz yaşamaz. Onarılmayacak ekonomik yaralar açılmaz.
Görevden almalar devam ederken benzerlik taşımasa da yıllar önce yaşadığım bir olayı hatırladım.
Uzun süre görev yaptığım Anadolu'nun bir kasabasındaki İlköğretim okulu müdürlüğü görevinden alınmamı.
Daha doğrusu görevimden istifa etmek zorunda bırakılmamı.
O yıllarda da hükümet değişikliği ile görevlendirilme ve görevden almalar vardı.
Hükümet değişmiş üst düzey müdürleri görevden almalar başlamıştı.
Kasaba kahvehanelerinden birinin önündeki çınar ağacının altında oturmuş sohbet ederken, daha önce okulda görev yapmış, sonrasında ilçe merkezine ataması yapılan tanıdık bir öğretmen yanında tanımadığım iki kişiyle geldi.
Hal hatır sorduktan, kısa bir sohbetten sonra öğretmen:
"Hocam size bir şey söylemeye geldim" dedi.
Ne söyleyeceği konusunda en ufak bir fikrim yoktu.
"Buyurun hocam" dedim. "Sizi dinliyorum".
"Uzun laf etmeyeceğim" dedi. "Biliyorsunuz hükümet değişikliği oldu. İlçemizde görev yapan İlçe Milli Eğitim Müdürü'nü görevden alıp yerine tanıdık bir arkadaşı getirecekler. Bu bağlamda görev alacak personelin adını istiyorlar. Biz sizi uygun gördük. Siz de kabul ederseniz bakanlığa atamanızın yapılması için adınızı bildirecekler."
Bu teklif karşısında bir an duraksadığımı hatırlıyorum.
Fikirlerini siyaseten benimsemesem de yıllarca birlikte görev yaptığım İlçe Milli Eğitim Müdürü'nün durup dururken, görevden alınıp yerine getirilmemin doğru olmayacağını düşündüm.
Doğru değildi. Çünkü, eğitimde siyasetin yeri olmamalıydı. Eğitim atamalarında siyasi tercih yapılmamalıydı. Bunun eğitime yararı olmayacaktı.
"İyide kardeşim" dedim, "müdür neden görevden alınmak isteniyor ki. Adam görevini aksatmadan yerine getiriyor."
"İlçe içerisinde öğretmen dağılımında istenen değişiklikleri yapmak için yeni bir müdürün gelmesi lazım".
"Yani siz şimdi ilçede öğretmen atamalarını istediğiniz gibi gerçekleştirmek için mi beni göreve getirmek istiyorsunuz" diye sordum.
"Evet" dercesine başıyla onay verdi.
"O zaman kusura bakmayın" dedim. "Ben öğretmenler arasında huzursuzluğa neden olacak bir işlem yapamam. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini istediğinizi yapacak bir başkasına verin."
" Kesin cevabınız bu mu hocam" diye sordu tanıdık öğretmen.
"Evet" dedim. "Kesin ve son cevabım bu".
Şaşırmış olmalıydılar. Bu nedenle sesleri çıkmadı.
"Bize müsaade" deyip ayrıldılar.
Bir süre sonra göreve bir başka öğretmeni getirdiler. Gelen yeni müdürün ilk işi çeşitli vesilelerle bana zorluk çıkarmak oldu. Bunu burada uzun uzadıya yazmaya gerek yok. Okullarda yetersiz öğretmen nedeniyle geçici görevlendirilecek öğretmen görevlendirilmelerinde yeterli öğretmeni okulumda görevlendirmemesi, bu nedenle bir kısım derslerin 6-7 ve 8. sınıflarda boş geçmesi, odun ve kömür taşımada zorluk çıkarması, eczane faturalarını tanzim konusunda baskı yapılması (okulda memur olmadığı için tüm idari yazışmaların yanı sıra maaş ve eczane faturalarının ödenmesini de ben yapıyordum) vs vs.
Çıkarılan zorluklar ve baskılar sonucu müdürlük görevinden istifa etmiştim. Öğretim yılı sonuna kadar da yakın bir kasaba okulunda görevlendirilmemi istemiştim.
Öğretim yılı sonunda bulunduğum ilden başka bir ile tayin istemiş ve oradan ayrılmak zorunda kalmıştım.
Tüm bu yaşananlar sırasında ailece sıkıntılar yaşamış, manevi olarak yıpranmıştım.


12 Ocak 2014 Pazar

SOKAKLAR

                                                 Jose Luis Lopez Pere-Suluboya



Ocak ayında ayaz ve dondurucu soğuğu hissetmeyen yoktur. İlkyaza daha çok var. Sokaklar, caddeler, ana arterler gidecekleri yere gitmenin telaşı ile yola çıkanların soğuktan korunmak için sıkı sıkıya parkalarını, paltolarını giyenlerle doludur. Başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle bir an önce toplu taşım araçlarına ulaşmanın gayretiyle yola çıkanlarla doludur.
Bu yaşamın bir gereğidir. Yadırganmaz.
Lakin, hafta içinde görülen bu manzaranın hafta sonlarında artan kalabalıkla daha da belirginleşmesi şaşırtıcıdır.
Soğuk havaya aldırmaksızın çocuklarını, çocuk arabalarıyla yanlarında bulunduranların, alışveriş merkezlerini dolduranların bu mevsimde evlerinde değil de günün büyük bölümünü sokakta geçirmeleri de.
Bulunduğum sokak ile E-5 karayolu arasında yer alan caddenin iki tarafında yer alan işyerlerinde alışveriş yapanların; metro istasyonu yakınında bulunan dar meydanı dolduranların, yiyecek satan yerlerin içinde ve önünde yer alan masalarda çay içip sohbet edenlerin pek de soğuğa ayaza aldırmadıkları ortada.
Meydanda ki insan profili ile ara sokaklarda ve meydandan uzak yerlerdeki insan profili arasında büyük bir farklılık olduğu ilk bakışta dikkati çekiyor. Meydan ve yakın çevresinde daha bir rahat giyim kuşamı tercih edenler, rahat para harcayanlar; cadde ve ara sokaklarda ise genelde daha kapalı giyinen; dahası kara çarşafı tercih edenler, alışverişlerini pazarda veya AVM yerine marketlerde yapanlar görülüyor.
Bu denli alışveriş yapanları, bu denli rahat para harcayanları gördükçe ya diyorum bu insanların geliri çok fazla ya da bizim gelirimiz çok az. Bir alışveriş furyasıdır gidiyor. AVM'nin birinden çıkıp yanda ki diğerine girenler, ödemelerin yapıldığı kasada sıra oluşturanlar, peşin para yerine kredi kartıyla gerekli gereksiz alışveriş yapanlar çok rahat görünüyorlar. Sanırsın aldıklarının parasını kendileri değil de başkaları ödeyecekmiş gibi.
Hafta içi ve hafta sonları cadde de dilencileri görmek artık alışılan bir durum. Suriye'den gelenlerin küçük çocuklarını dilendirmesi; küçük çocukların okul yerine sokaklarda ayakları çorapsız terliklerle dilenmesi, soğuk ve yağışlı havalarda kalın  giysi yerine ince birer kazakla dolaşmaları insanın içini burkuyor. Dilenen insanlar sadece Suriye'den gelenler değil elbette.
Bir yandan çok rahat para harcayanlar, diğer yandan ekmek parası için dilenenler.
Ayrıca akşam üzeri kaldırımlara tezgah açanları, insanların yürüdüğü alanlara koydukları elektronik eşyadan saate, çantadan çoraba, giysiden ayakkabıya çok çeşitli malzemeyi satanları görmek de sıradan bir durum. Hele özellikle iş çıkışı saatlerinde metro ve Metrobüs duraklarındaki köprülerde satış yapanların çokluğu yürümeyi zorlaştırmakta. İnsanları canından bezdirmekte.
Ya insanlar bu duruma alışmışlar artık yadırgamıyorlar, ya da ben yıllarca yaşadığım ortamın sakin, sessiz olmasına alıştığımdan yadırgıyorum.
Her insanın alışkanlıkları, bakış açısı, yaşam anlayışı diğerinden farklıdır. Acaba ben düşünce biçimimi ve bakış açımı mı değiştirmeliyim. Duygularımız, düşüncelerimiz, beğenilerimiz, sezgilerimiz, tepkilerimiz, düşlerimiz... Değişmesi gerekenler... Lakin hangi tarafın değişmesi gerekir...

Gelirinden çok fazla para harcamakta ustalaşanlar mı, kredi kartı ile alışveriş yapanlar mı yoksa geliri oranında harcama yapanlar mı...

11 Ocak 2014 Cumartesi

NUR EL NEHAR


Hindistan sultanının üç oğlu vardır. En büyüğünün adı Hüseyin, ikincisinin adı Ali, en küçüğünün ise Ahmet'tir.
Sultanın ölen kardeşinin "Gün Işığı" anlamına gelen "Nur El Nehar" adında periler kadar güzel bir kızı vardır. Sultan, çok iyi yetiştirdiği yeğenini yabancı birisine vermek istememektedir. Üç oğlundan birisiyle evlensin istiyordur. Ama gelin görün ki, üç oğlu da, Nur El Nehar'a aşıktır.
Sultan, oğullarının birbirlerini kıskanmasını önlemek için bir fikir geliştirir. Üç oğluna da der ki; "içinizden hanginiz dünyanın en harika şeyini, hiç görülmemiş şeyi bulup getirirse Nur El Nehar'la evlenme hakkını ona vereceğim."
Büyük kardeş Hüseyin, Bişangard'a gider ve daha önce kimsenin ne duyduğu ne işittiği sihirli bir halı bulur. Bu halı, sahibini havalandırarak istediği yere götürebilen bir halıdır.
Ali ise yolculuğunu Şiraz'da sonlandırır. Ali, orada bir çarşıda, yüzlerce kilometre ötede geçen olayları gözlemleme imkânı veren fildişi bir boru bulur, satın alır.
Ahmet ise Semerkand'a gelir. Orada bulduğu bir sihirli elmayı satın alır. Bu elmayı sadece koklamak tüm hastalıklardan kurtulmak için yeterlidir.
Üç âşık kardeş sözleştikleri yerde bir yıl sonra buluşurlar. Birbirlerine, buldukları harikaları gösterirler. Tabi, sihirli boruyla baktıkları ilk kişi çok uzaklarda bıraktıkları Nur El Nehar'dır. Şunu görürler ki sevgili, yakalandığı ani hastalık yüzünden ölmek üzeredir. Yetişmek için sihirli halıyla uçarlar, iyileştirmek için sihirli elmayı koklatırlar ve Nur El Nehar'ı sağlığına kavuştururlar.
Ne var ki, hepsi de kızı iyileştirmede eşit yardımda bulundukları için yarışın hakkaniyetli galibi olamaz. Bunun üzerine baba, üç kardeşten her birinin ok atmasını, oku en uzağa atanın Nur El Nehar'la evleneceğini söyler.
Ali yarışmayı kazanır ama Ahmet'in oku bulunamaz. Hüseyin ise dünyaya küser ve hayatına bir derviş olarak uzak diyarlarda devam eder. Ahmet de aşk acısıyla ve okunu bulmak için yollara düşer.
Sonunda Ahmet okunu bulur. Ama okun bulunduğu yerde bir kuyu gözüne çarpar. Bu kuyu bir yer altı dehlizine açılıyordur ve nihayetinde onu demir bir kapıya kadar götürür.
Ahmet tehlikelerle dolu kapıdan geçer ve kendisini geniş ve şaşalı bir yerde bulur. İşte burada, Ahmet'e âşık olan ve bu yüzden okun yönünü saptıran cin sultanın kızı güzel "Peri Banu" ile karşılaşır.
Ahmet ve Peri evlenir. Peri'nin, her yanı mücevherlerle kaplı, ayrıca sonsuz çeşitte yiyeceğin sunulduğu evinde, hizmetkâr periler ve meretler arasında, mutlu ve eğlenceli bir hayat başlar.
Bir süre sonra Ahmet, babasını ziyaret edebilmek için Peri'den izin ister ve ayda birkaç gün babasını görme imkânı bulur. Fakat, Peri Banu, kimseye kendisinden ve nerede yaşadığından söz etmemesi şartıyla bu izni verir.
Babasına bile bahsetmeyecektir. Nitekim Şehzade Ahmet, babasına bu sırdan söz edemeyeceğini söyler. Kralın kötü kalpli veziri, bir büyücü kadının Ahmet'i  gizlice izlemesi için sultanı kışkırtır. Büyücü kadın şehzadenin bir periyle yaşadığını ortaya çıkarır.
Vezir ve çevresi, Şehzade Ahmet'in peri karısı tarafından babasının tahtını almaya zorlanacağını ileri sürmektedir. Bunu denemek için sultan, oğlundan, değerli hediyeler istemeye zorlanır, oğlu da karısının yardımıyla bu paha biçilmez ve erişilmez hediyeleri ona sağlar.
Sultan son olarak oğlundan Aslan Pınarı'na gidip tüm hastalıkları iyileştiren sudan getirmesini ister. Peri Banu, Ahmet'e Aslan Pınarı'na nasıl ulaşacağını anlatır ve Ahmet bir yumak iplik, dört koyun leşi, iki hızlı at ve su için bir kap ile yola çıkar.
Kaynağın saklı olduğu kaleye girmeden önce her şeyi hesap eder. Aslanların dördünü koyun leşleriyle oyalar. Atlarla onları geçer ve kabını pınardan akan suyla doldurur. Yumağı ise dönüş yolunu bulmak için kullanır.
Sultan hâlâ tatmin olmamıştır ve şimdi de oğlundan, dev gücüne sahip küçük boyutlarda bir adam bulmasını ister. Peri Banu bu tanımlara kardeşinin uyduğunu fark eder ve onu kayınpederine yollar.
Sultan, uzun sakallı, uzun bıyıklı ama cüce cinin konukseverlik kurallarına aldırmaması karşısında dehşete düşer. Sinirlendirilen cin, Hint sultanını öldürür ve böylece sultanın Ahmet üzerindeki baskısı sona erer. Ahmet tahta yükselir ve Peri Banu da kraliçe olur.
Ve sonuç itibariyle sultan kendi kibir ve hasedine yenilir.
Tarih boyunca, iktidarı elinde bulunduranların "ben" merkezli çabalarının sonuç vermeyeceği bu masal öyküde dile getirilmekte ve sonuçta "iyi" olan kazanmaktadır.
İktidardayken kendi egosunu ve iktidarını güçlendirmek hevesinde olanların trajikomik sonları öykünün sonucunu oluşturmaktadır.
Masal öyküde de anlatıldığı gibi, sultan, kral ya da hükümdar ne kadar güçlü olursa olsun, içindeki "kuşku" kaybolmamakta ve yaşamı boyunca hep kuşkuya düşmektedir. Kuşkudan kurtulamamanın sonucunda da kendi sonunu hazırlamaktadır. Ancak görünen o ki, hasedi ve kibrinin esiri olan sultan, yanında bulundurduğu, fiziksel olarak engelli ve yetersiz, her an eğlenip keyifleneceği bir cücenin varlığına ihtiyaç duymaktadır. İstediği zaman aşağılayabileceği, vereceği bir emirle belki de yaşamı dar edeceği birinin yanında bulunmasını tercih etmektedir.
Sultan ya da kral uygulamaları ile, masal öyküde de görüldüğü gibi kimi zaman bir zorbadır. Kimi zaman dediğim dedik bir diktatördür ne yazık ki. Ancak uygulamaları ile kendi iktidarının sonunu hazırlamakta ve o sondan kaçamamaktadır.kral etrafında yaptıklarına karşı koyamayacak soytarılara; yaptığı yanlışları, yaşadığı vehimleri ve açmazları yükleyebileceği deyim yerinde ise “ günah keçilerine” ihtiyaç 

14 Aralık 2013 Cumartesi

İSTANBUL!


Anadolu'nun kent, kasaba ve köylerinde yaşayanların oldum olası İstanbul tutkusu vardır. İhtimaldir ki bu tutkunun sebebi Osmanlı dönemine kadar uzanır. Bel ki daha da eskiye. Çok bilinen bir söz vardır. "İstanbul'un taşı toprağı altındır."
Ne denli altındır, ne denli topraktır bilinmez ama İstanbul artık eski İstanbul değildir. Trafiğinin sıkışıklığı, yerleşimlerin çarpıklığı bir yana Anadolu kentlerinde alıştığımız saygı olayını burada aramak boşunadır.
Kalabalık meydanlara, devasa iş merkezlerine, AVM'lere, insanların yoğun olduğu merkezi yerlere gidildiğinde bunu görmek şaşırtıcı değildir.
Oldum olası İstanbul'u sevmedim. İstanbul'a gelmeden önce de bu duygu vardı belleğimde. Geldikten sonra haklılığımı  görmenin burukluğu ile caddelerinde, sokaklarında "serseri mayın" gibi dolaşıp duruyorum.
Yalnız başınıza geçmek zorunda olduğunuz zifiri karanlık bir sokak düşünün. Ne evlerin ne de sokak lambalarının ışıklarının yanmadığı. İçinde neyle karşılaşacağınızı bilmediğiniz bir sokak. Çıkmaz sokak olup olmadığını da. Bu durumda bilinmezliğe girmekten kaçınırsınız. İstanbul'un bana verdiği duygu bu.
Anadolu'da kent dokusu şekilsiz apartmanlara ve yüksek binalara karşı direnmektedir halen. Toplu konutlar kentlerden uzak alanlara yapılmaktadır. Buralar birer beton yığını olmaktan öteye geçmemektedir. Toplu konutların bir ruhu yoktur. Apartman sakinleri birbirlerini tanımamaktadır. Oysa ki eski yerleşim yerlerinde böyle değildir. Mahalleli birbirini tanır.
Barınma kültürümüz öteden beri çok katlı olmayan evlerden ibaretti. Bu kültüre bir yenisi eklendi. Otopark alanlarıyla, sahip olunan tesisleriyle barınma amacından uzak, ihtiyaç duyulan her şeyin karşılandığı Rezidanslar. Çok katlı kuleler, iş merkezleri. İstanbul'un kent dokusunu yitirmesine neden olan binalar.
Kalabalığın aktığı caddelerde yürümenin zorluğunu hisssetmeyen var mıdır diye düşünmek boşunadır. Hafta içinde sokaklar, caddeler insanla dolup taşıyor. Hafta sonları  kalabalık daha da artıyor. Kalabalık bilinçsizce yer değiştiriyor, toplu taşım araçlarının yanı sıra özel araçlar bir yerden bir başka yere yer değiştiren insanları taşımaya yetmiyor.. Kimin nereye gittiği; bilinçli mi bilinçsiz mi yürüdüğü belli bile değil. Sokağa çıkanlar kalabalığın ritmine ayak uyduruyor ve amaçsızca sürükleniyor.
İnsan düşünmeden edemiyor. İşsizlik boyutu bu kadar mı fazla diye. Çünkü işi olan birinin hafta boyunca amaçsızca dolaşması mümkün müdür. İşinin başında olması gereken saatlerde sokaklarda neden dolaşsın ki...
Yoğun yapılaşmanın varlığı, sokak aralarında ve ana caddelerde park edilen arabaların durumu; nefes alınacak yeşil alanların yetersizliği ya da kimi yerlerde hiç olmayışı da ayrı bir sorun.
Dört bir yana kilometrelerce uzanan yerleşim yerlerinde insan profili de değişmektedir. Varoşlara yerleşmiş olanların gelirinin yeterli olmadığını görürsünüz. Geniş bahçelerin, parkların, yeşil alanların olduğu yerlere yerleşmiş olanların gelirinin yerleşim yeriyle orantılı olduğunu da.
Sokak satıcılarının kaldırımları işgal etmeleri, üst geçitleri mesken tutmaları bir yana dilenci bolluğunun varlığı da sıklıkla karşılaşılan bir durum.
Kısacası İstanbul artık nefes alınacak bir yer olmaktan çıkmış durumdadır. Özellikle belli bir yaşa gelmiş, emekli insanların yaşamlarını sürdürecekleri bir yer değildir.
Şehrin birbirine yapışık binaları, birbirine koşut caddeleri, onları diklemesine kesen dar sokakları. Dar sokaklarda kurulan pazarların akıl almaz kalabalığında yürümenin zorluğu, çarşı pazarında tezgahındakileri satmanın telaşı ile müşteri bekleyen çığırtkanları; merdiven altlarında kaçak sigara satanların varlığı, meydanların değişmeyen müdavimleri simitçileri ve milli piyango satıcılarının vazgeçilmezliği de sanırım alışılan bir durum.

YAŞAMAK HAKSIZLIKLARA KARŞI DİRENMEKTİR

Sabah kahvaltısı sonrasında çıktığım eve akşamın alacakaranlığında döndüm. Dışarıda el ayak çekilmişti. Herkes evlerine girmişti. Dışarıda başıboş köpeklerin havlama seslerinden başka bir şey duyulmuyordu. Bir de kahvelerin olduğu meydan hareketliydi. Ara sokaklarda tek bir gölge görmek bu saatlerde olanaksız olmasa da çok zordu. Zira kasabalı günün yorgunluğunu atmak için evlerine çekilirdi.
Sokak lambalarının yanı sıra evlerin pencerelerinden sızan ışıklar sokağı aydınlatıyordu. Evin önüne geldim. pencereden dışarı sızan ışığın loşluğunda kapının zilini çaldım. Hızla yaklaşan ayak seslerinden eşimin kapıyı açmak için koşar adım geldiğini işitiyordum. Yüzünde buruk bir gülümsemeyle kapıyı açtı. Belli ki sabah çıkıp akşam karanlığında eve gelmem kızdırmamışsa da üzmüştü onu ve çocukları.
Sesimizi işiten oğlum koşarak yanıma geldi. Nerede kaldın bu saate kadar dercesine sorgulayan gözlerle yüzüme baktı. Akşamları eve geç gelmem söz konusu olmazdı. Kimi arkadaşların yaptıkları gibi akşamları kahvede kalmazdım. Erkenden eve gelirdim. Bunu bildiklerinden gecikmemi yadırgamış daha doğrusu merak etmişlerdi.
-Tamam, dedim. Bir daha haber vermeden bu kadar gecikmeyeceğim.
- İyi edersin,dedi eşim kapıyı kapatırken.
- Neler yaptınız bakalım ben yokken evde, diye oğlumu kucakladım.
- Ablamla oyun oynadık, diye atıldı annesinden önce.
Kızım içeride televizyon izliyordu. Beni görünce yerinden kalktı.
-Baba acıkmışsındır, diyerek mutfağa gitti.
- Yok kızım fazla aç değilim. Burhan'ın anasını ziyaret ettim bugün. Oğlu Recep evde yoktu. Bir süre onu bekledik. Gelmeyince de Ana gelini Fadime'ye sofra hazırlattı. Hem yedik içtik, hem de sohbet ettik. Dertleştik.
- İyi etmişsin, dedi eşim. Ben de ne zamandır Ananın yanına gitmek istiyordum. Bir türlü fırsat bulup gidemedim. İyi ki gitmişsin. Ana nasıl? Kadıncağız bu yaşta evlat acısıyla kahroluyor. Allah kimseye evlat acısı vermesin.
- Eskisi gibi olmasa da gözleri her an nemli Ananın, dedim. Kolay değil. Genç yaşta gözünden sakındığı evladını kara toprağa verdi. Bir hiç uğruna gitti çocuk.
Divanın bir köşesine iliştim. Yorulmuştum. Göz kapaklarım günün yorgunluğunu taşıyamıyordu artık.
- Siz neler yaptınız gün boyunca.
- Her günkü işler işte. Çocuklarla uğraşıp durdum. Bekledik öğle üzeri sen gelmeyince yemek yedik. Çocuklar sen olmayınca huzursuzlanıyorlar diye sitem etti tekrardan geciktiğim için. Ses etmedim bu sefer.
- Yorgunum, dedim. Başımın altına bir yastık koyarak divanın üzerine uzandım.
Uzandığım yerde düşünce yoğunluğu bir türlü yakamı bırakmıyordu. Olan bitenler beni hem şaşırtmış hem de üzmüştü. İnsanın insana yaptığı zulmü görmek insanlığımdan utanmama neden oluyordu. Ben utanıyordum zulmü yapanlar adına lakin onlarda ne utanma ne de arlanma vardı. Onların utanmasını beklemek beyhude bir çabaydı. Pişmanlıklarını görmek de. Bu sorunun tek çaresi eğitimden geçiyordu. Sorunun kültürel, ekonomik, sosyal boyutlarını da unutmamak gerekti.
Eğitimle  bir başka insanın ve hatta canlının yaşam hakkını yok etmenin yanlışlığı verilmeliydi. Kendi yaşamının kutsallığı kadar diğerlerinin de yaşamının kutsallığını kabul etmeliydi insanlar. Zalimlikle ve zulüm ile bir yere varılamayacağını öğrenmeliydiler. Toplumsal barışın ancak başkalarının yaşam hakkına saygı duymakla sağlanabileceğini de.
Burhan vurulmuş ama aile kan davası gütmemişti. Kan davası gideni geri getirmeyecekti. Sülolardan Arık Hasan ile kardeşi Budak Mehmet'i Allaha havale etmişlerdi. Mahkemenin vereceği kararın yapanların yaptıklarının yanlarına kar kalmaması yönünde olmasını bekliyorlardı.
Adalete olan güvenleri tamdı. Bu bağlamda az da olsa teselli buluyorlardı. Burhanı vuranların hak ettikleri cezaya çarptırılmaları Ananın gözlerinden akan yaşları az da olsa dindirecekti. Anayı, Recebi, Burhanın babasını dinlerken edindiğim izlenim buydu. Adalet diyorlardı. Adalet yerini bulmalı, genç ve suçsuz oğlumuzu katledenler cezalarını çekmeliler. Aksi halde adalete olan güvenimiz sarsılır.
Haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı mücadele etmek gerektiğini anlatmışlardı. Oğullarının yaşamına  keyfi bir şekilde son verenlere karşı direnmek lazım geldiğini söylemişlerdi. Yaşamak için buna mecburuz. Çünkü yaşamak haksızlıklara karşı direnmektir. Kötülüklere, hayınlıklara, sahtekârlıklara karşı kararlı olmalıyız. Burhan'ın mezarında huzurluca yatması zalimlerin yaptıklarının cezasını çekmesiyle mümkün olacaktır diye de eklemişlerdi.
Bu duyguların ağırlığında ancak bir iki saat uyuyabildim. Eşim üzerime battaniye örtmüştü. Bunaltıcı havada bu beni iyice bunaltmış, terletmişti. Yaşananların bıraktığı acıyı ve ruh sıkıntısını yeniden duydum. Acının insan belleğinde ve ruhunda bıraktığı tahribatı düşündüm. Aklıma geçmişte görev yaptığım okullarda yaşadığım ve şahit olduğum acınası durumlar geldi.
Eğitim yuvalarında hoşgörü ortamının sağlayacağı huzur içinde verilecek eğitimin ne denli önemli olduğunu daima vurgulamıştım. Ne yazık ki bunu anlayan, anlayabilecek olan eğitimci sayısının yeterli olmadığının bilincindeydim.
Mantığım sanki boğazımı sıkan bir el gibi beni düşünceden düşünceye sürüklüyordu.
Gün doğdu doğacaktı. Susamıştım, içim yanıyordu. Mutfağa gidip bir bardak su aldım. Biraz soluk almak ve serin havayı ciğerlerime çekmek için pencereyi açtım. Dışarıda şamatacı kuşların tiz çığlıkları duyuluyordu. Gökyüzü mavi bir halıyı andırıyordu. Bir tek bulut yoktu. Kavurucu bir gün bizi bekliyordu. Çınar ağaçlarının gölgesine sığınacak; kahvedeki boş masalardan birini mesken tutacaktık.
Eşim ve çocuklarım uyuyorlardı. Ayaklarımın ucuna basarak yanlarına yaklaştım. Uzun uzun yüzlerine baktım. Huzurlu oldukları her hallerinden belliydi. Her zorluğa göğüs germiş, sıkıntıları onlara yansıtmamıştım.
 Köylerde ve kasabalarda erkek egemen anlayışta kadınların hanesine yazılacak bir iyileşme yoktu. Kadınlar hem tarlada, bağda, bostanda hem de evde çalışırlardı. Evin ağır yükü onların omuzlarındaydı. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Bu bağlamda eşimin omuzlarına yükün ağırlığını vermemiştim. O bu bakımdan şanslıydı.
Bir evde kadın olmazsa o evde yaşanır mı? Yaşanırsa kadının varlığı ile hayat bulan ev işleri yerli yerince olur mu? Kadının varlığı insana güç katmalı. Dayanışma içerisinde bulunmalı insan eşiyle. Zorlukların üstesinden ancak böyle gelinir.
Odanın içerisinde ileri geri yürümeye başladım. Lavaboya gittim. Elimi yüzümü bol suyla yıkadım. Lavaboda bulunan aynaya şöyle bir göz attım. Sakallarım uzamaya başlamıştı. Dolabın sağ üst çekmecesinde traş bıçağını aldım. Sakalsız daha bir rahattım artık. Mutfak balkonunun arka bahçeye bakıyordu. Bahçede çam ağaçlarının yanı sıra kiraz, ceviz, elma ağaçları da vardı. Bahçenin uzak köşesinde yeni diktiğim çam fidanlarına baktım. Sabahın serinliğinde canlı duruşları yüzümü güldürdü.

 Kahvaltı sonrası dışarı çıktım. Okulda yapılacak işleri yapmak, cevap verilecek yazıları cevaplamak için okula gittim. Hizmetli arkadaşlar gelmişlerdi. Yaz olduğu için okul tatile girmiş, öğrenciler  ve öğretmenler yaz tatilindeydiler. Yıllık iznini sırayla kullanan hizmetli arkadaşlar ve ben okuldaydım. Okulun iki hizmetlisi vardı. Okul binaları geniş bir alana dağılmış, birbirinden ayrı binalar halindeydi. İlkokul ve ortaokul kısımları ayrı binalarda eğitim görüyordu. Bu nedenle de iki hizmetli vardı. Hizmetlinin biri kasabanın yerlisiydi. İlçede lisede görev yaparken okulumuza naklini istemişti. Diğeri de yıllarca kasabanın okulunda görev yapmıştı ve kasabaya fazla uzak olmayan bir köydeydi o da. Bu nedenle ikisi de görev yerinden memnundular. Hem okulda ki görevlerini yapıyorlardı aksatmadan hem de tarlalarında, bağ ve bostanlarında ki işlerini görüyorlardı hafta sonları.

12 Aralık 2013 Perşembe

HAYATIN BİR OYUNU !


Tüm coğrafyalarda hem de istisnasız benzer olaylar yaşanır. İnsan diğerine zarar vermek için vardır. Şaşırtıcı lakin gerçek olan insan yaşamında hem gündeme, hem coşkuya; sıklıkla kırıcı ve baş döndürücü gelişmelere yetişmek mücadele isteyen bir durumdur. Yaşamın hay huyunda olanların bir kısmı çıkara ve bencilliğe başvurur. Kahpece ve kurnazca asıl niyetlerini ortaya çıkarmadan hareket ederler. Oysaki bu davranış türü cesaret değildir. Cesaret doğru olanda vardır. Niyetlerinde eziyet ve kötülük olanlarda değil.
Recebin yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Çocukluğunu akranları gibi yaşamamıştı. Ekinler olgunlaşmaya, üzüm bağlarında salkımlar dalları kırmaya başladığında dur durak nedir bilmezdi. Alacakaranlıkta anası ile beraber yola koyulurlardı. Kızgın ve acımasız güneşe yenik düşmemek için sıklıkla ellerini yıkar başlarını ıslatırlardı. Babaları koyunları ağıla getirdikten sonra kendilerine katılırdı. Anasını daha çok severdi Recep. Ana sevgisi her daim ağır basmıştı. Babası geldiğinde sıklıkla tartışırlardı. Hırçınlaşırdı Recep.
-Baba bırak da bildiğimizi yapalım. Okumak istedim o imkânı vermedin. Kırgınlık ve sevimsiz sürtüşmelerle zaman geçirdin. Huzursuz ettin bizleri. Müsaade et artık, çocuk değiliz. Hayatta bazı şeyleri seçebilme, yapabilme hakkımız olsun.
Baba bunları her seferinde işitir oralı olmaz, bildiğini yapardı. Hoş o da doğru bildiğini yapıyordu. Çocuklarına zarar gelmesin, muhtaç olmasın derdinde idi kuşkusuz. Lakin yaklaşım tarzı ve davranışları can sıkıcı oluyordu bazen.
-Oğlum Recep, sen farklı ben farklı düşünüyoruz bazı durumlarda. Benim duygularıma hep karşı çıkıyorsun. Biz böyle yetiştik, anamızdan babamızdan böyle gördük, böylede yolun sonunu getireceğiz.
-İşte senin anlamak istemediğin şey dün ile bugün arasında ki farktır. Dün karasaban ile tarladan çıkılmazdı. Şimdi öyle mi ya. İnsan gücü ile aylarca üstesinden gelinemeyen işler artık makinelerle birkaç günde bitiriliyor. Bu ne demek anlamak istemiyorsun. Demek ki dün ile bugün arasında fark var. İnsanların duygu, yaşam ve düşünceleri de bu bağlamda değişiyor. Sen yerinde saymak istiyorsun.
-Oğlum ben yerimde saymıyorum. Sizlerin geleceği için çabalıyorum. Gece keçe sırtımda koyun güdüyorum. Gündüz tarlada yardım ediyorum. Daha ne istiyorsun anlamadım ki.
-Doğru dersin de baba, evlatlar babalar için yaşamazlar. Sen baban için yaşamadın. Annem babası için yaşamadı. Bence herkes kendi hayatını yaşamalı. Bunu yaşarken de akraba olarak birbirlerine destek olmalı elbette. Biz bunu böyle gördük evlatlarımızda böyle yapsın düşüncene katılmıyorum. Bu nedenle haklarıma müdahale etmene müsaade etmeyeceğim.
Recep ile babası bu minvalde konuşurlardı. Anası susar ses etmezdi. İşini yapardı. Nasıl ses etsindi ki. Birisi göz bebeği evladı. Diğeri yaşama nedeni kocası idi. Baba oğul arasında ki tartışmada taraf olmak istemezdi. İstemezdi de oğlunun söylediklerini de içinden onaylardı. Oğlunun yüreğinde bir isyanın, kahır yüklü duyguların varlığını sezinlerdi. Recep’in kardeşi o yıllarda henüz küçüktü. Tarlaya, sıcağa dayanamazdı. O yüzden evde kalırdı.
Döngü bu şekilde uzun yıllar devam etti. Recep babası ile benzeri konularda bir türlü anlaşamazdı. Babası işlere yardımcı olsun diye tahsiline de müsaade etmemişti. Recep büyüdükçe okuyamamanın acısını yüreğinde daha çok hissedecekti. Babası ise zamanın sorunu çözeceğinden emin, rahattı. Anası ise oğullarının isyanına sebep olmamak için susar, karışmazdı. Evlatları onu hayata bağlayan en büyük varlıklardı. Onlarsız bir yaşam düşünmek, onlardan uzak kalmak kabulleneceği bir şey değildi.
Aradan yıllar geçmiş Recep yağız bir delikanlı, kardeşi ise ele avuca sığmaz biri olup çıkmıştı. Recep’in gönlü de kıpır kıpırdı artık. İşe gitmediği zamanlarda en güzel giysilerini giyer kasabada arkadaşları ile dolaşırdı. Sonraları kardeşinin de tarlada, bağda işlere yardım etmeye başlaması iş yükünü azaltmıştı. Recep kardeşini çok severdi. Kardeşi mala davara daha düşkündü. Onlara gözü gibi bakardı. O melun gün çeşmenin başında vurulduğunda yine koyunları, kuzuları ile ilgileniyordu.
Recep ve kardeşi birlikte yapmak istediklerini kendi aralarında konuşurlar, gelecek için hayaller kurarlardı. Lakin ne zaman ne de yazgı hayallerinin gerçekleşmesine fırsat vermemişti. Kardeşinin ölümünden sonra Recep içine kapanmış, uzun süre inzivaya çekilmiş insanlar gibi toplumdan kaçmış, düşünmüştü. Gözleri alev alev yanardı. Heykelleşmiş gibi durduğu pencerenin önünde, dışarıyı seyrederken acı acı yutkunurdu. Çaresizliğin hançerlediği Recep, gözlerinde iki damla yaş, sessizliğini korurdu. Sakalları intizamsızca uzamıştı. Kahır dolu çehresi günlerce şekillenmek bilmedi. Mantığı yüreği ile uzlaşmaz kararlar vermekte idi. Bu arada Fadime ile evlenmiş, çocukları olmuştu. Babası ve anası artık iyice yaşlanmışlar, eskisi gibi bağa, tarlaya çıkamaz olmuşlardı. Bu kaygı verici gelişmeler sonrasında yapmak istediği şeyleri yapamaması keyfini kaçırmıştı. Oysa kardeşi ile yapacakları ne çok şey tasarlamışlardı.
Hayatın bir oyunu, bir rolü böyle kurulmuştu. Seçim yapmak olanaklı değildi. Bir an geliyor istemeseniz de oyunun bir parçası olmak durumunda kalıyorsunuz. Nasıl bir rol alacağınıza kimi zaman kendiniz karar veremiyorsunuz. İsteğiniz dışında bir diğeri rolünüzü değiştirebiliyor.  Kimi zaman rastlantılar, tesadüfler tavrınızı, sözünüzü, misyonunuzu değiştirebiliyor. Bilmediğiniz bir olayda, olmaz dediğiniz gelişmede gözlerinizi açıyorsunuz. Ya da anlam veremediğiniz yaşanmışlıklara sessiz kalabiliyorsunuz. Hayat akışının girdabında yok olmadan kalmanın, oyunun bir parçası olmanın dışına çıkamıyorsunuz. Recepte Süloların enine boyuna kurguladığı oyunun girdabında çaresizliğin verdiği ızdırapla oyunun bir parçası olmuştu. Ruhunda ve yüreğinde seçtiği hedefe, keskin ve ısrarlı bakışlarla ulaşmak isteği her daim mantığı ile son bulmuştu.
Fadime Recebin ve ailesinin içinde bulunduğu ızdırap dolu yaşama yakından tanık olmuştu. Recebin duruşu evlenmeden önce gönlünde yer etmişti. Recebi uzaktan uzağa sevgi ile izleyen biri daha vardı. Mehmet amcanın kızı Zeynep’ten başkası değildi bu. Recep Fadime ile evlenmiş olmasına rağmen Zeynep'in Recebe olan tutkusu azalmamış aksine artmıştı. Recep ise bu duygudan habersizdi.
Receplerin evleri kasabanın kıyısında tepenin dibinde, yolun sonunda, sırtını heybetli bir kayaya yaslamıştı. Etrafı duvarla çevrili genişçe sayılabilecek bahçe içerisinde ki ahır ve samanlık da evlerinin yan tarafındaydı. Yazın rüzgârın kaldırdığı ince toz, kışın ince ince yağan kar, pencere camlarının aralarında kalan aralıklardan içeriye dolardı. Erik ve ceviz ağaçlarının ilkyazda çiçeğe durduğu günlerde evin içerisine yayılan aroma ayrı bir huzur verirdi. Receplerin kapı komşusu Mehmet amcanın kızı Zeynep’in içi sıklıkla dolar dolar boşalırdı. Sabretmeyi öğrenmişti. Sinirleri kopacak gibi gergin, asabı bozuk, gözleri ağlamaktan patlayacak gibi olurdu zaman zaman. Evli ve çocukları olan Recep’ten bir türlü vazgeçmemişti. Vazgeçecek gibi de görünmüyordu. Bu durumun ne zamana kadar süreceği ise belli değildi. Mantığı ile değil yüreği ile düşünüyor, evlenmesi için yapılan telkinleri ve gelen taliplileri geri çeviriyor, umursamıyordu. İçinde dinmek bilmeyen fırtına, zaman geçtikçe şiddetini artırarak sürüyordu. Şiddetli bir rüzgârın önünde delice bir savruluş onu önüne katmış alıp götürüyordu. Bazı akşamlar güneş ufuktan kaybolup bilinmez dağların ardına çekildiğinde o bahçeye çıkar, ortalıktan el ayak çekilmesini, esmerleşmekte olan ufku seyrederdi. Zeynep kendini derin bir seyirden alamaz, öylesine bakardı. Bakardı, çünkü baktığı yerleri görmezdi. Karmakarışık düşünceler zihninde gençliğine en azaplı günleri yaşatırdı.
Toprağında hoyratça koparılan bir çiçek kadar solgun, hayata ve geleceğe bir o kadar da küskündü. Yüreğinin tek merhemi, gıdası, suyu, toprağı Recebin varlığıydı. Sırrını kimseye açmaz, kimseyle dertleşmezdi. Neşesini, acısını, duygularını, tutkularını paylaşacak bir kimse yoktu. Olsaydı da fark etmezdi. Ruhunda esen fırtınaları anlatması, evli birine olan tutkusunu dile getirmesi olanaklı değildi. Kabul da görmeyecek bir yaklaşım olurdu. Bu ise Recep ve ailesine acı çektirmekten başka bir işe de yaramazdı.

Tek katlı evlerinin önünde, bahçe kapısına doğru uzanan toprak yolda durur, yüreğinin kopuşuna tanıklık ederek, uzakta kayaya sırtını yaslamış evin zümrüt yeşili renklerini seyreder, dağların ardından sihirli kokular getiren havayı doyasıya içine çekerdi. Yüreğindeki tutku biraz daha katmerlenir, gözleri bitmek tükenmek bilmeyen bir ızdırapla nemlenirdi.

11 Aralık 2013 Çarşamba

İHTİYAR



Yazdan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler hazanla birlikte renk değiştirmeye başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar, çocuk sesleri yerini yavaş yavaş sessizliğe bırakmakta idi. Güneş etkisini gittikçe kaybediyor, mağaza ve bakkalların önleri, park ve caddeler giderek tenhalaşıyordu.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafımda boş olan banka adeta kendini bırakırcasına oturdu. Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yana bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmış, kavrulmuştu. Düşündüm kendi kendime. Belli ki gün boyu güneş ve ayaz ile mücadele ediyordu.
Yerimden kalkıp yanına gittim. Kadim şehrin en yakın tanığı idi o. Selam verip yanına oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri fersizleşmişti. Dikkatli bakıldığında o gözlerde çok şey görmek mümkündü. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi. Belli ki yoksuldu lakin onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yediği belli oluyordu ama isyankâr değildi.  İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belli iken o bunu ne hisleri ne de duyguları ile belli etmemeye çalışıyordu.
İhtiyarı sessizce izlemiş, tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Ne araba homurtuları, ne korna sesleri, ne de azalmakta olan çocuk seslerini duyuyordum. Yalnızca uzaklarda bir yerde çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Ya da bana öyle gelmişti.

Başkalarının acılarına diğerleri ne kadar yabancı idi aslında. Korkağız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz. Ya da görmek istemiyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın telaşındayız. Oysaki o yılan bir gün sana da dokunacaktır. Farkında değiliz ya da umursamıyoruz bazı şeyleri. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duygular algı yanılsaması ile bizleri sarmalamış durumda. Çünkü yardım etme duygumuz körelmiş. Çünkü benciliz.

5 Aralık 2013 Perşembe

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-13


Hafta sonları arada bir dışarı çıkar Binali'nin kahvesine giderdik.
Ortaokul öğretmenleri ve ilkokul öğretmeni İsmet Karadağ sıklıkla Binali'nin kahvesine gelirdi.
Okey taşları, tavla zarları, pişpirik kâğıtları; kahvenin içi insanla zaman arasındaki sarmalda,  insanın kendisini işsizliğe, düşsüzlüğe, boşluğa bırakmasının sesleriyle dolardı.
Okey oynardık.
Sohbet ederdik.
Hamza Şimşek ve Yasin Turgut anılarını anlatırdı. Hamza dayı gurbette çalışmıştı. Lakin emekli değildi. Emekli olmasına yetecek çalışması yoktu.
"Çok çalıştık hocam" derdi.
"Çok çalıştık ama işveren sigorta yaptırmamış."
"O zamanlar biz de cahildik. Bilemedik. Hakkımızı arayamadık derdi."
Bu duruma üzüldüğü her halinden belliydi.
"Şimdi olsa hiç hakkımı aramaz mıyım " diye hayıflanırdı.
"Yoksulluk ve işsizlik böyle bir şey işte. İnsan kimi zaman işini kaybetmemek için sesini çıkarmıyor/ çıkaramıyor. Hakkını aradın mı kendini kapının önünde bulursun" diye de ekliyordu.
Yasin amca ise "Humeyni" diye çağrılırdı.
"Neden sana Humeyni diyorlar Yasin amca?" dediğimizde gülerdi.
"Eee Humeyni olmak her adama nasip olmaz" derdi.
Ne demek istediğini anlıyorduk aslında. O yıllarda 1979'da İran'da İran İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılmıştı.
İran Devriminin lideri Humeyni'ydi. O nedenle Yasin amcaya "Humeyni" dediklerini anlamıştık.
Humeyni sözünden hiç alınmaz gülerdi. Hamza dayı ile şakalaşırlardı. Her ikisiyle de sohbet etmek hoşumuza giderdi. Her nedense her ikisini de benimsemiş, verdikleri öğütlerin doğruluğu nedeniyle de  saygı duymaya başlamıştık. İkisi de yaşlıydı.
Hamza dayının tek gözü görmüyordu. Lakin yufka yürekli ve yardımseverdi. Fakirdi ama gönlü boldu.
Calaya ve insanına alışmaya, onları az da olsa tanımaya başlamıştık.

Hamza dayı "oğul" derdi, "hocalar" derdi :
"İnsanlar çok karmaşık sistemler yapabilir. Yaptığını da kullanır. Lakin tek bir parçanın çalışmaması sistemin durmasına neden olur."
Can kulağıyla dinlerdik söylediklerini. Tek kelimesini kaçırmak istemezdik kahvenin sigara dumanına boğulmuş havasında, o kalabalığında.
"Doğa da ise birbirine bağlantılanmış parçalar yok. Etkileşim söz konusu, döngüler söz konusu. Önemli olan o etkileşim ve döngüye uyum sağlamaktır. Bu insanlar içinde geçerlidir. Bulunulan ortama uyum yaşamın olmazsa olmazlarındandır."
O konuşurken okey taşları da hareketsizleşirdi. Kimse oynamak istemezdi o an. Kıtlama çaylar içilirdi sohbet sırasında. Biz kıtlama içmeye henüz alışamamıştık. Bardağa şeker atıp karıştırmamıza gülerlerdi.
"Bütünü parçalara ayırmak kaçınılmaz olarak çuvallamak demektir. Ya sen o bütüne uyum sağlayacaksın, ya da o bütün sana uyum sağlayacak. Bunun başka yolu yok."
"Bütüne uyum sağlamalıydık o halde. Madem yörenin şartları ağırdı. O ağırlığı köyde ve yörede yaşayanlar umursamıyordu, o halde bizde umursamamalı mücadele etmeliydik."
Hamza dayının söylediklerinden anladığım buydu.
"Hamza dayı" dedim.
"Kararlılık, direnç."
"Mevcut duruma uyum sağlamak ve sorunlarla başa çıkmak için süreci iyi yönetmek. Hayatın devamı için kilit noktadır" bu durumda.
"Evet" derdi gülerek.
O halde yöre insanının yaşam koşullarını benimsemek, güç koşullarda yaşamak için onların yüz yıllardır imbikten süzüp getirdiği deneyimlerine kulak vermek gerekir.
Yıkılmamak için kazanmak lazım.
Başarısızlık için değil başarı için mücadele etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak, ulaşmak istenen hedefe yaklaşmamızı sağlar.
Söylemek, anlamak, konuşmak, bilmek sorunun çözümü için önemlidir. Bazen de sorunların ağırlığında o bilinenler etkisizleşir.
Bu bağlamda,
Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu.
Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında Calada, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorduk.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacak.
Odanın içinde yanan sobanın ateşi içimizi ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarımızın içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demlediğimiz çayımızı yudumluyor, bir yandan da içinde bulunduğumuz durumla dalga geçiyorduk.
Sıkıntılıydık aslında. Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.
"Yollar açılmazsa ne yapacağız dedim Meriç'e.
Gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok"
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin" dedi Meriç.
Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.
"Günlerdir böyle fırtına olmadı" dedim Meriç'e endişeyle.
Yollar kapanırda kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaktık?
Bunu düşünmemiştik daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmiştik. Yabancıydık. Yörenin şartlarını bilmiyorduk. Gördüğümüz Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını bize ne soran ne de anlatan olmuştu.
Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmıştık. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceğimizi aklımıza bile getirmemiştik.

Getirmemiştik ama şartlar acımasızdı.

3 Aralık 2013 Salı

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-12


Ener hoca her daim derdi:
"Kör topal ne olursa olsun naklimi buradan aldırmama yardımı olacak biriyle evleneceğim."
Yaklaşımının yanlış olduğunu her konuşmasında karşı görüş olarak söylerdik.
"Burası da bizim memleketimiz arkadaş. Kolayı herkes sever. Kolaya herkes kaçar. Lakin önemli olan zoru başarmaktır. Yörenin çocuklarının öğretmene ihtiyacı var."
Söylediklerimizi ya anlamıyordu ya da işine gelmiyordu. Veya anlamak istemiyordu.
"Gideceğim" sözünden başka söz bilmiyordu.
Bu durumda Ener hocayla fazla ilgilenme gereğini duymadık.
Sonrasında bir gün tayini çıktı Hatay'a gitti. Hatay'da bir köy okuluna gitmişti.
Selahattin Günay yalnız kaldı bu durumda.
O sırada yeni bir öğretmen gelmiş göreve başlamıştı.
Yaşar Kaya.
Çektiğimiz sıkıntıları çekmedi.
Selahattin Günay'ın yanına yerleşti.
Bu duruma sevinmiştik. Hiç olmazsa gelen arkadaş sorunlarla boğuşmamıştı.
Bizim evin yanında ilkokul öğretmenlerinin de evi vardı. İlkokul öğretmeni arkadaşlar da iyi insanlardı. Onlarla Calada kaldığımız sürede sorun yaşamadık.
Kaldığımız ev köyün eski yapılarından biriydi. Bakımsızdı. Uzun süre kullanılmamıştı. Bir süre hayvanların konduğu evin tabanından belliydi. Hayvan dışkıları alınırken evin tabanı çukurlaşmıştı. Duvarları da pek sağlam değildi. Yağmurlu havalarda evin her tarafı damlardı. Damlayan yerlere leğen koyar suyun etrafa dağılmasını önlerdik.
Beş gün boyunca evin duvarlarını döven fırtına ve soğuğun geçmesini beklemiş, altıncı günde gerekli koşulları sağlamış, kutup koşulları olmasa da; Allahuekber dağlarının 1914'de dondurucu soğuğunda aldığı canların koşullarını yaşamıştık. Isının soğuğa galip geldiği koşullardaydık artık.
Şenlik Cengiz'e ne kadar minnettar olduğumuzu söylemeye gerek yok. Onun çabası soğuk ve ayazın ısıya dönüşmesini sağlamıştı.
İzleyen günlerde uygar dünyayla tek bağlantımız köyde bulunan ptt şubesindeki tek telefondu. Tüm köyün kullandığı tek telefon da oydu. Yakınlarımızdan haberdar olmak için sıklıkla ptt şubesine giderdik.

PTT memuru Alibey bey hoca yine mi telefon edeceksiniz diye takılırdı. Bazen telefon hatlarında meydana gelen arıza nedeniyle telefon bağlantısı kullanılamazdı. Tek yapacağımız şey mektup yazmaktı. O da haftalar alırdı gitmesi. Cevabın gelmesi ise bazen aylar sonra olurdu.